Bize yol gösteren, mürşid-i kamilin hususiyeti, özelliği hakkındadır. El ula birinci alameti. Birinci olarak bize yol gösteren kimselerde aranan hususiyetlerden birisi. Haramlarda, helallerde, şüpheli olan işlerde son derece Cenabı Hak'tan korkan kimselerdir. Üstadımızın, üstazı gelmiş olduğu bir şifalı bulurlar. Bıçağını bulurlar. Bıçağın sağına bakar, soluna bakar. Bu aynı benim bıçak gibi. Ona benziyor. Ama bir başkasının da böyle bir bıçağı olabilir. Dev ve almaz. Halbuki kendisinin bıçağı. Şekli şemaili biçimi bıçağın kendisinin. Haram olur düşüncesiyle almaz. Yine böyle bir yerde kendisine bir kadın eteğinde, yaz günlerinde veya güz gününe yakın durabilir. Meyveleri bırakır ve ayrıdır. İçinde elma var, armuttan var, erikten var vesaire. Mivelerin bulunduğu bir çıkın bunu getirir. Önüne bırakır ve kadına aittir.
Bu şifalı sularda da aç karnına sular içildiği için karın boşaldığından insanın yemeğe ihtiyacı çok fazla olur. Bazı etrafında bulunan kimselerden ellerini uzatmak isteyenler olur. Mani olur, almayın. Diye. Almamaya hiçbir sebep yok. Kadın getirmiş bırakmış gitmiş. Ondan sonra bizzat gelir der ki efendim biraz önce size meyve getiren kadın, daha mirasa bölünmemiş hak ve hukuk olan bir bahçeden Tabi Tabi kerametidir Evliyaullah'ın, kabul buyurmaz. İstanbul'u teşrif buyurduğunda kendisine bir ev alınır, evin pazarlığı yapılır. İşte elliydi altmıştı yapılır pazarlık. Ondan sonra adam der ki ben altmış demiştim. Altmıştan düşerler elliye. Yok dedim ben altmış demiştim. Yahu böyle demedin şahitleri var. İşte şu şu kimseler o huzurda vardı anlaşmada. Sen buna atmış dedin ve böyle sulh olduk. Bunu nasıl olduysa, üstadımızın üstazı duyarlar. Buyururlar ki ben o evde oturamam.
Çünkü o ev hakkında yalan söylendi. Adam satışında altmışken elli dedi. Ben evlatlarımla orada görüşmekten haz duyacağım. Bu kadar Cenabı Hak'tan korkan bir veli. Burada hacıları daha ziyade hacca gidecek kimseleri, ünü şanı olan imtiyazlı kimseler vesilesiyle toplarlar. İşte bizim bu sene haccımızda şu evsafta kimse vardır derler. Onun namına insanlar toplanır. Üstad zalimizin ismi verilince tabi her yerden arzu edilir. Onu bilenler, bilmeyenler onun evsafını duyanlar. Gönüllerinde kalplerinde muhabbet ile gidenler. Gönüllerinde muhabbeti yer edenler hep oraya hücum ederler. Şimdiki şekil değil. Eski usullere göre Arafat'ta çadırlar tutulur ve çadır parasaldırlar. Derler ki üstadımıza efendim sizin paranızı almaya hiç gerek yok. Hatta biz size üste para vermemiz lazım. Sizin hürmetinize biz bu kadar insanları toplayabildik. Hayır buyur. Buyur. Ben ihlasımı bozamam.
Bana da ne düşüyorsa, fert başına ne düşüyorsa ben de onu vereceğim der. Sonra dua yapılacak parafatta vakfeye durulur. O andaki dua da makbuldür. Eğer kişi büyük günahlar arasında sayılır. Affolunmadım diye düşünürse büyük günahtır Arafat'ta, vakfeye durulduğunda. Dua ederler bir kısım ilim ehli insanlar. Fakat cemaatin arzusu bir gözyaşı dökmek. O gibi mekanda bir ağlamak istiyorlar. Mürşidimizi arzu ederler. Arzu ederler. Hacca getirmeye vesile olan kimse der ki, bir çadır parasının dahi almamız icap etmezken iflasın bozulur diye veren Hasan efendi dua buyuracaktır. Cemaatinde gönüllerine işlemek suretiyle kalpler yanar. Gönüller yanmak suretiyle gözlerinden de yaş dökülür. Mütevazi haramlardan öyle kaçıyor ki bile dikkat. Aman haram olur mu diye ve şüpheli işlerden de kaçınıyorum. Bir ara yabancı ülkelerden memleketimize süt tozu gelir. Bu umum dağıtılır. Derler ki bu bir hibedir.
Herkes bundan istifade edebilir. Haram olur düşüncesiyle içinde şüphe vardır diye mürşid-i kamilimiz kabul etmezdir. Halıkımızdan son derece korkan ve riayet eden kimsedir. Bize yol gösteren insanlar. Onlar öyle kimselerdir ki yakin yakin tereddütsüz bir inanç. Bu tereddütsüz bir inanç şu şekilde olur. Diyelim ki siz buraya geliyorsunuz. Uzak olan memlekette diyorlar ki Kayseri'nin Yahyalı kazasında, Kavacık mahallesinde Kalender Camii var. Onun içerisinde de Allah'ımızın sevgili bir velisi bulunuyor. Siz duyarsınız bunu. Şimdi bir duymak var. Biz bunu zaten Kayseri dendiği zaman coğrafya kitaplarında görürdük. İşte Türkiye'nin o güne göre söylüyorum. Altmış yedi vilayetinden, bir tanesi de Kayseri. Bu malum. Ya bir tanesi de Kayseri. Bu malum. Yayyalda onun kazası ellili yillardan beri. Kavacık diye bir mahallesi de var. Bunu şimdi böyle bir bilme var, bilme var.
Bir de bizzat gelip müşahede etme var. Biz anamızdan, babamızdan, bizi okutan hocalarımızdan neyi öğreniyoruz? Allah'ımıza imanı, resullerine, onların risaletini peygamberliğini tasdike, kitaplara, ahiret gününe vesair, inanıyoruz. Bunu bize öğretiyorlar. Bunu öğretmekle birlikte Allah'ımızın varlığı hususunda La ilahe illallah Muhammedun resulullah derken bizim içimize bir zevk geliyorsa, gönlümüze bir tat damlıyorsa, dilimiz de Allah'ımızın zikriyle ıslanıyorsa, Rabbımızı andığımızda vücudumuzun her zerresinde bir ürperme, Mevla dediğimizde bütün hücrelerimiz harekete geçiyorsa, bu yakine eriyoruz demek. Kesin bir inanç. Allah dindiği zaman yanıyor böyle. Tahammül edemiyor ve sonra Rabbimizi zikrettiği zaman, Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Allah dediği zaman Rabbimizin af ve mağfiret nidasını duyabiliyorsa, bu yakine geliştir işte. Bu kesin bir inanç. O taklidi değil artık.
Tahkiki. Böyle bir kimsenin evradına, ezkarına, emri ilahiyeye, hocasına olan itaati, kocasının hanımına olan ikramı, çocuklarına olan saygısı, onları İslami edeb ile edeblendirmesi, komşuluk münasebeti, akrabalık vesaire her türlü ilişkisinde ticari alakasında düzgün olur. Çünkü inanç yakin haline gelmiştir.