Bunun yanında, bir de imanlı olmak, müminin kimliği vardır, mümin olmanın şartları vardır. Burada mümin olmanın şartları, Mümin olanlar ehli iman ile ülfet ederler. Ülfet, birbirlerine ısınırlar, sevgi duyar, saygı duyar. Gördüğü zaman neşelenir, gamım kederim kalmadı der. Müminlerle rabıta-i ülfetten müngati olanlarda hayır yoktur. Böyle kendi başına, hiç kimseye ısınamıyor. Bunda hayır yoktur. Niye ısınacağım? Ben dervişim. Onunla konuşursam benim halim bozulur. Hayır, katiyen böyle bir dervişlik yok. En büyük derviş Allah'ın Rasuludür. Panayırlarda dolaştı. Ebu Cehlin otuz defa otuz dokuz defa kapısını çaldı. Onların da hidayetini isteyebilmek nasıl kurtulur ya Rabbi diye. Ya Rabbi diye. Eğer gücümüz yetmiyorsa, şimdi inanmayan zümre var, Allah'a inanmıyor şu güzel memlekette. Müslüman memlekette Allah'a inanmayanlar var Rabbimizin.
Varlığını ikinci bir sınıf var ki, var mı yok mu bunun münakaşasını yapıyor. Cenabı hakkı sanki, müşriklerde olduğu gibi yaratan olarak biliyor, ama hüküm de kabul etmiyor, böyle bir ortamdayız biz. Onun için mümin ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet deyince sadece aynı meslekte olanlar birbirleriyle yanıyor, yakılıyor öyle değil. Onlar da Allah'ın kullarıdır deyip, en azından selamı esirgemeden, bir bahane ile bir vesile ile, herhalde bir düğün olur, derine olur, nişanı olur. Hastalığı var. Cenazesi olur, bunlar vesile kılınır. Konuşulur, görüşülür, ülfet budur işte. Allah'ın Resulü öyle bir ülfet kurdu ki, öyle bir ülfet kurdu, o seriyyeler etrafa göndermiş olduğu kabilelere, Esad bin Zürare'ler, Mus'ab bin Umeyrler, ülfet için ta Medine'ye gönderdi. Neredeyse Medine'de iman etmedik ev kalmadı.