Kalbi selim. Ali Ramazan Dinç Hoca Efendi'nin dilinden gönül sohbetleri. Efendimiz dua buyuruyorlar sallallahu aleyhi ve sellem. Ya Rabbi beni senin muhabbetinle rızıklandır. Biz rızık dindiği zaman ekmek deriz, peynir deriz, zeytin deriz, çorba deriz, türlü deriz, pilav deriz, hoşaf deriz, salata deriz, tatlı deriz, çay deriz, kahve deriz, meyve deriz. Bu o değil. O maddi olan rızıklar. O rızkın yenme sebebi de manevi rızkın usulü için. Mesela bizim şu bedenimizi doyurmamız, yemek ile içmekle, ruhumuzun güçlenmesi ve kuvvetlenmesi için. Aynen şunun gibi mesela evimizi hazırlamışız. Misafirimiz gelecek, evi hazırlıyoruz. Tepeden tırnağa evi, kırıl kırıl ediyoruz. Pencerenin ünlerini siliyoruz, camları siliyoruz, sehpaları siliyoruz, halıları, merdiven ayaklarını, her şeyi tertemiz bir hale getirin. Yemekleri hazırlıyoruz.
Çaylarını, kahvelerini artık ne gerekiyorsa bir misafir için her şeyi hazır bir hale getirmiyoruz. Sebebi misafire ikram edeceğiz. Şu bedenimizde, ben ruhumdan ruh ipledim buyuruyor. İnsan Allah'tan gelmiştir. Biz Allah'tan geldik ve tekrar ona döneceğiz. Biz Allah'ımızdan bir parçayız aslında. Yalnız Allah'ımızdan bir parça oluş, onunla aynı olmak demek değil. Ayrı da olmak değil. Biz onunla bir de değiliz, ondan ayrı da değiliz. Ne muttasılız ne de muntasılız. Yani muttasıl değiliz ama muntasılız. Ayrıyız. Dediğimiz gibi ne muttasıl ne de muntasıl. Diyelim ki bir buz parçası. Buz parçası su değildir. Su değil ama sudan dahil değil. Sudan olmuştur. Mesela bir kayısı çekirdeği kayısı değildir. Kayısı olur mu? Değildir ama kayısı dan da ayrı değil. Mesela şu aldığımız, verdiğimiz nefes nefes alıyorum. Bu biz değiliz. Bu bizden dahil değildir. Aynen bunun gibi. Gibi. O nedir?
Allah'ımız hiçbir şeye benzemez ama biz ondan daha ayrı değiliz. Yaratma sıfatının eseriyiz. O zaman bizim şu bedenimizde olan ruhun güçlenmesi için ne yapıyoruz? Yerse onun için yiyeceğiz. İlahi güç ve kuvvetlerin usulü için olacak. İçersek de öyle, yatarsak da öyle, eğlenirsek de öyle. Ruhumuz gıdalansın diye. Eğlenirken ruhun gıdası nedir? Biz mevsim itibariyle dışarılara çıkıyoruz ama bizim kafamızda hiç böyle bir düşünce yok. Biz eğleniyoruz. İşte o eğlenme ruhun güç ve kuvvet olması. Nasıl olacak? Bu ne demek? Mesela yüksek bir yere çıktık. Oradaki havanın güzel oluşu Allah'ımızın nimeti olarak. Her dağın ve taşın yemyeşil olması Allah'ın ölü olan hayatı sen rahmetinle, güneşinle dirilttin. Benim de ruhumu, ulvi değerlerimi, kutsi yönlerimi lütfumla ihsanınla geliştir. Mesela biz dağlara çıkıyoruz.
Dağlara çıktığımızda da dağları biz nasıl birbirine yaslı kıldık, birbirlerine ekli bir şekilde bu ayeti celleyi düşünerek Allah'ımızın kudretini görmektir. Semaya baktığımız zaman nasıl yükseltildiğini. Halıkımız Mülk suresinde bakın bir yarık var mı buyuruyor. Bir çatlak var mı ve o semadan avizelerini uzatmış yıldızıyla, avizelerini ışığını bize sunmuş ayıyla. Yine çünkü biz bu yıldızlarla yıldızlarla kutup yıldızıyla yönümüzü tayin ediyoruz. Ayıyla vaktimizi tespit ediyoruz. Vakti ayarlıyor ve aydınlatıyor. Güneşiyle de her tarafı aydınlatmakla birlikte ısıtıyor da bizi. Böyle bir tavan ve ilel cibeli keyfe nusubet Dağları birbirine nasıl yasladı? Yeri nasıl döşemiş altımıza. Şimdi eve sergiler oluyor. Bir müddet sonra sergilerin rengi de değişiyor. Toprakta eskime var ve böyle bir sergi görülmüş mü? İçinden sular çıkıyor. Madende çıkıyor.
Her taraf çayır, çemen, sonra fasulyesi, nohudu, domatesi, patlıcanını, biberi, salatalık, buğdayı, arkası, yulafılamayacak kadar nimetiyle de sofra açıyor bize. Dağ taşa gezmeye girenlerimiz bu gözle bakarsın ruhu güçlendirir. Yok. Şöyle bir güzel mangal yakalım. Şöyle bir biz de bir kilitlenelim. Evet bu mangalı yakarken bu nimete erişemeyen kulların da var sana hamdolsun ya Rab deyip iki kilo, üç kilo götürmüş olduğumuz iki kişi için o yiyeceklerden artanını fakirlere hazırlayacak olsak ruhumuz güçlenecek, kuvvetlenecek. Yani bu anlayışla alakalı, bu tefekkürle alakalı. Bu büyüklerimizin hali. Bu şekilde bakmış ve kazanmış. Diyorsunuz ki adam çok kazanıyor. Niye işi bildiğinden kazanıyor. İşi biliyor. Hesap ediyor. Alınacak zamanı biliyor, satılacak zamanı biliyor. Her şeyi ayarlıyor. Alışıyla verişi birbirleriyle denkleştiriyor bunu.
Yok canım çöp kazanalım deyip de değerini düşürdükçe küt aşağı gidiyor. Küt aşağı gidiyor. Şimdi değerini korumuyor. Ne alışını biliyor ne de satışını biliyor ama evliyaullah alışını da biliyor, satışını da biliyor. Bir abdesti alırken her azanın günahlarına tövbe ederek alıyor, son damlasına kadar küçük günahlar dökülür. Biz de alıyoruz ama biz alırken yanımızdakine bir sohbet etmeye başlıyoruz. Bazen de kolumuza vurarak eğlenir gibi, namaz kılarken böyle. Ne oldu yani? Ne alış belli, ne satış belli. Evliyaullah da aynı görevi yapıyor ama o kazanıyor. Rabbimizi görür gibi yapmak suretiyle mükafatı da sonsuz veriyor. İş bu, bunu ayıramadı. Mükafatı da sonsuz verir. İş bu, bunu ayıramadığımız, Allah'ımızın vermiş olduğu bu aklı çalıştıramadığımız. Çalıştırsa hiçbir sıkıntımız yok. Vermiş Cenabı Hak. Güç ve kuvvetiymiş bize. Sermayeyi vermiş.
Sen oğluna diyorsun ki oğlum senin zarar edecek hiçbir durumun yoktu. Ben sana ta gençliğimden beri iğneyle huyu kazarak bu nimeti elde ettim. Sana sermaye verdim ama sen orada eğlendin. Burada eğlendin. Canım dükkanı açmasak da olur bugün dedin. Müşteriye saygını da göstermedin. Sevgini de göstermedin. İşini de takip etmedin. Al, sermayeyi bu hale getirdin. Dediler ya, sermayeyi kediye yükledi dediler. Kediye yüklemiş. Allah'ımız bize yüklemiş. Allah'ımız bize sermayesini verdi. Hem maddi hem de mani. Bize Halifetullah yeryüzünde kendi namına hilafet görevini de verdi. Bu sermayeyi de verdi. Meleklere bile vermedi, nimeti verdi. Esma'yı öğretti. İlim nimeti verdi, idrak verdi, akıl verdi, fikir verdi, anlayış verdi. Ev, ayak ve kulak boğazaları verin. Şu dünyayı verdi bize. Bu dünya üzerindeki yiyecekleri verdi. Sermayeyi, bu sermayeyi yaşlanınca yaparız. Haydi yaşlanmadan ölüm geldi.
Sermaye kül oldu. İbadet edenler ne yapıyor ki? İbadet, taat ediyorlar. Onların yapmış oldukları hileler bildiğin gibi değil. Onlar gibi olacağımıza böyle gideriz. Sermayeyi kediye yükleriz. Evradımız ezkarımız öyle büyük bir sermaye veriliyor ki, Sıddıkı azamla Ali efendimize verilen sermaye veriliyor. O kağıt parçası dediğimizde. O yüz on bin istiğfar tevhid salat-ı selamlarda ölüm tefekkürü rabıta ve zikirlerde verilen sermayeyi anlatamazsınız. Değeri ölçülemez onu. Fakat yaparız bakalım. Aldık şu altı bu altı benden. Onlara imrendim, aldım. Yapılır sen. Ne olacak? Her gün yapılacak değil ya. Bunu hocası da söylüyor. Burada anlatacağım. Bunu yerine göre hocası da söylüyor. Diyor ki oğlum her zaman latife yapacak değilsin ya diyor. O bir nimet, ilahi bir nimet o. Sıddıyk-ı Azam'a emanet edilen bir nimet o. Öyle verildi ki, o nimet öyle ihsan buyrulur ki biz onun değerini anlayamıyoruz.
Kıymetini bilemiyoruz. Allah subhanahu ve teala benim sadrıma ne doldurduysa onu olduğu gibi Ebubekir'in sadrıına ilka ettim, doldurdum. Verdiği nimettir o bizim çekmiş olduğumuz evrad. Ali Efendimize vermiş olduğu sermayedir. O sohbet büyük bir sermayedir. Sikir büyük bir sermayedir. Rabıtaalar çok büyük bir sermayedir. Ölçülemez. Ama ne olmuş? Çünkü biz işini bilen ticaretini en güzel şekilde yapan insanlarla olmamışız ki. Kuruşunun hesabını yapan, kuruşunun hesabını yapan insanlarla olmamışız. Ya sen böyle yapıyorsun ama senin kuruş kuruş kuruş bunun önemi yok dediğin ben senin eline el bilgisayarları neler de verdim, el hesap makinaları neler de verdim. Gramın da hesap ettiği, santimin de çıkar diye. O senin bundan ne olacak, şundan ne olacak dediğin oraya buraya takmış olduğun taka taka taka taka sermayenin yarısına varıyor neredeyse. O senin hiç saydığın elektriğin parasını öder.
Suyu öder, kirasını öder diyen insanlarla olmamışsın ki birisi çok harcarmış. Demişler ki oğlum bu sermaye nereden? Kendin Demişler ki oğlum bu sermaye nereden kendin mi kazandın yoksa başka yerden mi? Bu babamın sermayesi. Tabii sen çalışmadın. Onun için bu sana çok rahat geliyor. Bizzat sen bu işin altına girseydin görürdün. Bu gibi insanlarla değil de hevai gönül dediler. Hep nefsinin arzusunda olanlarla ola ola ola iş de berbat ol. Nasıl o iş berbat oluyorsa bizim ruhani ve manevi Allah'ımıza kulluk vazifemiz, görevimiz ve bu kulluk sermayesi de şeytanın yoluna uya uya, şeytan sıfatlı insanların arzularına göre hareket I de I de I de bu hareket. Ne bir tadımız var ne bir lezzetimiz. Habil amel sandığı buyrulur. O amel sandığına bir şey koymamışız ki. Kılmışız namazı, çekmişiz evrak ve ezkarı. Ondan sonra da başlamışız.
Vay şunun yüzünden, vay bunun yüzünden, şu şöyle etti, bu böyle etti. Ya bu yüzünden, şu şöyle etti, bu böyle etti. Yahu diyor, oğlu söylüyor. Yapma baba bunun aslı yok, parası yok. Gördün mü sen bizzat yok, yok duydum. Öyle konuşuyorlardı diyor. İslam'ın esasında bilmiyor. İnsanın her duyduğunu olur olmaz etrafa yayması kendisine günah olarak gider buyuruyor Allah'ın Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem. Böylece sermaye yoktur. Hasetlik, ateşin odunu yediği gibi amellerinizi yer. Hasetlik de bitiyor. Gıybetle de bitiyor. Dedikoduyla da bitiyor. Bir başkasının namusuna bakarak da bitiyor. Ağzımızı yüzümüzü bozarak da çünkü biz kazancın esasını bile kimselerle olmamışız. Çok zengin birisine Türkiye'de en zengin sayılan birisi iş yerine girerken evine girerken biz iki lamba yakacak kadar zengin değiliz diyor. İşte bu kazanıyor. Biz diyor iki lambayı yakacak kadar zengin değiliz.
Şimdi böyle riayet eden insanlarla olmadığımızdan, saçıp savuranlarla olduğumuzda her şey biçim. Biz ağzını saçıp savuruyor. Elini saçıp savuruyor. Eli nasıl saçıp savuruyor? Eliyle bir başkasını arkasından işte şunu görüyor musun işte şu şu şu değil. Gözün de saçım savuruyor, göz kaş işareti yapıyor. Ağzında ve eğleniyor. Demek ki mürşid-i kamillerimizin dağlar başında yalnız oturmasının sebebi buymuş. Diyelim ki evde yılan var akrep var. Oturamaz. Bizim ahlaklarımız Allah korusun yılan ve akrep gibi olduğundan veliler bizim oturursa bile çoğaz. Bizim rızkımız manevi olmalı, taatlerimiz olmalı, Allah'ın yolunda cihad olmalı, gayret olmalı, birbirlerimize silah olmalı, irşad olmalı, Hakkı duyurmalı. Duyurmalı. Bir araya gelip en azından evimizi toplayıp, evimiz gelin kadınlı, erkekli sünneti seniyyeye elimizden geldiği kadar yapışalım demeli. Sonra yakın bulduğumuz etrafımızı çağırmalı.
Onları ziyaretimizde gelin gayrı aklımızı başımıza alalım, dünyayı görüyorsunuz. Her yer bambaşka bir halin içerisinde. Ölüp gideceğiz, tutup durma seni sıhhat. Gönül sana demedim mi? Bu alem öyle geçip gitmez. Ne olacağı belirsiz gelin, Allah'ın ve sünnetine ve evliyaullahın yoluna, ulema-i kirama sımsıkı yapışalım, kurtulalım, demedik, demmedikçe bugün değil. Bunu demeyi sebebimiz de ortamdan, bulunduğumuz çevreden hep aynı. Şimdi biz taksiye bindik. Bir otobüse bindik. Bir trene bindik. Bir uçağa bindik. Fakat uçağa binenler hep aynı. Pilot yok. Gemide hattan yok. Arabada şoför yok. Ne olacak? Nasıl gidecek o araba? O tren nasıl yol alacak? O uçak nasıl seydusefer yapacak? Önümüzde Allah'ın kitabı, rasul Allah'ın hayatını yaşayan insanlar olmadıkça, onlar da onun bunun yanlış sözleriyle sarstıkça, kafadan ve gönülden onların ihtişamı giderildikçe biz kime uyacağız?
Gerçek alimler dünyanın ve ahiretin ışığıdır. Şu karanlık alemde güpegündüz aydınlık da olsa nefsani arzularımızla kararan dünyaya gelin ticareti helal yolla yapalım diye Allah'ın kitabından ayetler okuyarak bize ışık saçan evliyayı ve ulemayı takip etmedikçe nasıl biz aydınlığa kavuşacağız? Elhamdülillahi rabbil alemin. Ali Ramazan Dinç Hoca Efendi'nin kalbi serin sohbetini dinlediniz.