Dün ki görüşmemizde Hadis-i Şerifleri okumaya muvaffak bulamadık, bayağı uzun. Es'ad-i Erbili, Kadde Sallallahü Sırra Sultanımızın Kenzü'l-hirfan kitabından okuyorum. Özellikle Sami Efendi Hazretlerinin kitabından, hem musahabelerden, bunun yanında Bakara suresi tefsirinden vesair storyelerin tefsiri ile birlikte kendilerinin çok tavsiye buyurduğu adap Risalesi'nden ve üstadımızın da zahiri ve batıni şifa tarifesinden başlamıştı. Çok az bir mütalaamız oldu. Onun devamı şeklinde olacak. Hem de üstadlarımızın eserlerini okumak bizim için bir nurdur. Çünkü o eller Rabbamızın nuruyla tutan eller, o gözler Rabbimizin nuruyla bakan gözler, o ayaklar Rabbimizin nuruyla yürüyen ayaklar olması hasebiyle bir Evliyaullahın, bir mürşid-i kamilin Es'ad-i El Bibidi Hazretleri Futbol-ı Azam'dır. Bir Futbol-ı Azam'ın eserinden okumak bizlere hem rabıtadır hem de büyük bir huzurdur.
Gülzar-ı Sufiyye diye bir eser yazılmış. Müellifini demiyorum. Sami Efendi Hazretleri buyuruyor ki bu eser okunmasın. Bu eser huzursuz yazılmış buyuruyor. Kendileri abdestsiz bir kağıt ve kalemi ellerine almıyorlar. Onun için kardeşlerimize özellikle söylüyorum, siz de söyleyeyim, eserlerini mütalaa etsinler. Hoca kardeşlerimiz bile mütalaa etsin, çok güzel. Bugün biz şu anda belki bulurum veya bulamam, Baza suresinin tefsirinde infak konusunu işlerken hayran kalmamak mümkün değil. E biz de bakıyoruz tefsirlere vesaire eserlere ama Üstadımız Hazretleri ne güzel devrlemiş, ne güzel toparlamış. Bunu gerçekten alim olan İbrahim mekan hocamız üstadımıza söylemiş. Demiş ki, benim böyle derli toplu bir eser görmedik diye. Nasıl girdirmiş, mevzuları nasıl alakalandırmış, bir de kendinden hiçbir ifade yok. Hep nakillerle mesela Beydavi diyor vesair Ruhul Beyan diyor. Bu gibi yerlerden almış.
Fakat alması oradan bir parça, diğer yerden bir parça şeklinde olmuyor. Birbirleriyle çok alakalı bir şekilde konuyu işlemiş hayran kalıyoruz biz. Futbol aktabtır kendisi. Bir bitirdiği okul ideal değil mi acaba? O zaman da bir lise muadili gibi bir okul olacak rüştiye gibi. Ne gibi? Oraları bitirmiş, Darülfünun hukuk fakültesinde okumuş. Kendisinin böyle bir medrese tahsilini bilemiyoruz. Yalnız duyduğum kadarıyla Es'adi Elbili Hazretleri medresede okunup bitirildikten sonra şehadetnamesinin verildiği bugünkü mana ile diplomasının o kitaplardan biraz göstermiş, Bir parça, bir parça göstermiş ama siz de okuduğunuzda göreceksiniz bir ilim ehlinin eseridir. Kendisini müsved de bu eserleri hazırlarken müsved de el yazısı ile hazırlamış olduğu bir defteri var. İ'lim ehli diye düşündüğümüz bir kimseye gösterdiğim zaman dedik ki bu gerçekten müstesna bir ilim ehlinin eseri olsa gerek dedi.
Bu ifadelere bakınca dedi ben öyle gördüm diye. Bir de Evliyaullah'ın kelamlarında şu ortaya çıkıyor. Mesela burada üstadımız bir cümle kullanıyor ledünni olduğu için Cenabı Hak tarafından mesela bir gün mektebim yok diyor ama söylediği kelamların altından ledüniyet büyük nurlar, deryalar taşıyor sanki. Mesela okuyayım oradan bir tanesini kardeşlik hakkında hasta olanlara bakın, zinciri halkaya takın, aradan varlığı yakın burnunu kaldırdın, neden? İşte hastalara bakın, siktul-ü müminin ahul-müslim. Müslümanın Müslüman üzerinde altı hakkı var buyuruyor. Onlardan bir tanesi de hastaları ziyaret etmek. Zinciri halkaya takın bir vagon düşünelim. Biz vagonu böyle kendi gücümüzle iteliyoruz. Ne kadar iteleyebilirsek o kadar gider ama bir lokomotife bağlanacak olursa bir halkayı lokomotife taktığı zaman o gittiği yere kadar götürür onu.
Burada gönül bağımızın ehlullah ile kurulmasına işaret ediyor. Zaten ehlullah ile gönül bağı Kuran insanın fahri kainatla da elbet münasebeti vardır Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve Cenabı Hakk'a doğru gider. Hiç şüphesiz onun ilahi yardım halkasına, onun yardım halkasına dahil olmak hiç şüphesiz başarının en yükseğidir. Aradan varlığı yakın, mesela varlığı şeytanın sıfatı enahayrum min halaktenim nad ve halaktenum min tim sıhhullahu lazim, bir benlik kendisinde gördüğü için helak olmuştur. Nisa uzar durur, Hadis-i Şerif'e geçecek olursak Bir de mutlak siz de bunu görüyorsunuz. Aleyhisselatu Vesselam Efendimizin kelamları mucize. Öyle bir fesat, öyle bir belagat var ki ayıran kalmamak mümkün değil. Sonra Mucemül Kelim az bir kelimelerine çok büyük manalar ifade ediyor. Bakıyoruz Kelam-ı Muhammedilerin de Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir insicam var, bir güzellik var.
Mesela biz Fatiha-ı Şerife'yi her namazda ne yapıyoruz? Okuyoruz, her namazda. Zaten Fatihasız namaz olmaz. Bunu idrak edenlerimiz dediler ki Fatiha zaten Kuran-ı Azimüşşan'ın hepsini içerisine alan Sure-i Celile-i Cemiledir. Orada besmele onu da içerisine alır Fatiha'yı. Fatiha'yı da içerisine alan oradaki besmelenin altındaki bağdır ki bayi İshak denir. Bu yapışma manasına gelir zaten. Cenabı Hak ile kul arasında kurulan bağdır o ki bizim hiçbir zaman Cenabı Hak'tan bağımızı kesmememiz icap eder. Burada hidayet konusunu işleyen Sami Efendi Hazretleri buna değinmiş. Mesela avamın hidayeti diyor, has insanların hidayeti, hasül hasıl olan insanların hidayeti, kalbi yönde güçlü olanların ruh yönünde, sır yönünde hidayetini anlatırken orada bir noktaya işaret buyuruyorlar. Diyorlar ki kalbimiz murakabe ile her zaman Cenabı Hak ile alakalı olsun. Gerçekten öyle.
Devre bakıyoruz, zamana bakıyoruz. Esad Erbili zamanında yirmi beş istiğfar vermişler. Bakıyoruz, Hami Efendi Hazretleri yüz on bir istiğfarıydı. Üstadlarımız, Acasen Efendi, Hadisallahu Sırra üstadımız aman ha sohbetsiz zaman geçirme, burada işlemişler, fırsat kuşunu uçurma, aldığın dersi kaçırma, kıymetini bilmen neden? Her zaman alakalı olmamıza işaret eden bir kelam söylüyor, sohbetsiz zaman geçirme. Sohbet dindiği zaman karşılıklı bir konuşma da değil. Kalbi bir iletişimdir bu, gönlün bir alakasıdır. Öyle sohbet yaparlar ki hatta hiç konuşmaya gerek kalmaz. Mübarek gözlerini yumduğu zaman Allah'ımızın lütfuyla alacağı büyük nimeti, büyük bir ikramı, ihsanı, o anda Rabbımız lütfeder, ihsan eder. Onun tarifi yok. Bu hakka dair çok sözler var. Bir misal verebilir miyim diye düşündüm. Allameyi Taftazani ile Seyyidi Efsane hatırıma geldi. İkisi de kelam alimidir.
Allame-i Taftazani hocasıdır. Şehit-i Efsane bir meşayihle buluşurlar. Bunlar irşad için mübarek üstazarımız yola çıkarlar. Yolda bir tanesi hemen karşılarına gelir. Der ki Hoca efendiler nereye gidiyorsunuz durumu ifade edince dört tarafı inşikak ettidirler, istinşak etti, kokladı. Sizi bu fakirden başkası İrşad edemez değil de biz gösteriliyoruz der irşad için. Allah'ım öyle ayarlamış ki orada rabıta noktasında Allame-i Taftazani Hazretleri biraz durmuş, evradını almış ama Seyyidi Efsanevi tam manasıyla teslim olmuş, ona mübarek gözlerini yumup bir teveccühte bulunmuş. Daha sonra Hoca Efendi nasıl bir şey hissettin deyince aynen bacanın korumunun döküldüğü gibi, böyle derinin, kılının, kılçığının temizlendiği gibi gönlümden bazı noktaların, bazı kirlerin gittiğini gördüm deyince, ilmin gurur rakibileri gitti Hoca Efendi buyurdu.
Sonra Seyyid Efsanevi Hazretleri konuşurken Allameyi Taftazani diyor ki Rahmetullah Ali bir gün, şehit ben seni okuttum ama bu ilim birden diyor. Efendim siz rabıtaya pek gönül vermediniz. Biz ise tamamen inandık. O anda mübarek gözlerini yumup kalbime teveccüh buyurdular, ne olduysa o anda oldu der ki sohbet dindiği zaman asıl sohbet de budur zaten. Uzayacaksınız hatırladığım çok bu sefer. Sami Efendi Hazretlerini ziyarete gitmiştik. Biz dört kişiydik fakat içimizde gayri ihtiyari bir muhabbet hazır oldu. Böyle yanıyoruz sanki, yanıyoruz. Konuştuğumuzda beraber yolcu olduğumuz arkadaşlarla diyoruz ki bu muhabbetin eseri ömürden infak olmaz dediler. Ömrümüzü veriyoruz biz. Diyoruz ki ben diyorum ömrümü veririm Efendime diyorum. Böyle muhabbetler, sevgiler. Sonra görüşme yasak dendi. Bir sıkıntı olmuş nasıl olduysa görüşmeyi yasaklamışlar.
O anda biz mescitlerine de secdeye kapandık Rabbim bizi görüştür o zaman futbol aktabıyla diye. Bir türlü müsaade olmadı. Yalnız orada yakınlarından birisi Hacı Mehmet Öztürk diye dedi ki bizim için sen dedi hediyeleri götürme bahanesiyle izin al dedi. Bal götürmüştü iki çerçeve. Onu aldı, kapının ziline bastı huzurlu bir şekilde inşallah öyle olur. İçeriden ses geldi. Dedim Hasan Efendi'nin evladıyım, hediyeleri getirdim, buyurun dediler. İçeri girdim, yalnız dedim efendim bizimle gelenler de var. Biz oturunca ben aşağıya oturdum, o da aşağıya oturdu. Üstadımız da demişti, bizi sorunca aman dergah edebilir, kalk mübarek ellerinden öp diye, mübarek ellerini öptüm. Böyle bir coşmaya başladı ama ilk girişi çok başkaydı. Öyle bir tebessümle girdi ki çok müstesna. Böyle biraz konuşuyor gibi hissettim, konuşarak ama çok tebessümlü girdi. Konuşarak ama çok tebessümlü geldi.
Önümüzde kandil geceleri var, Regaip gecesi var, Miraç Kandili var, Beraat gecesi var, Kadir geceleri var, başladı, coşuyor böyle, coşuyor. Sonra diyeceğim ama şimdi diyeyim. Meğer burada üstadımız hep kontrol ediyormuş biiznillahi teala. Sonra Hızır Aleyhisselam'la münasebet vurmuş. Buyurmuş ki evlatlarımı görüştür efendim demiş, görüştürün. Ondan böyle bir heyecan hali zuhur etmiş. Dedim bizimle gelenler var, bizi görmüşler mi dedim. Gördüklerini biliyorum. Fakat gönlümden dedim ki sizi kim görebilir? Fakat o anlıyor, Hani bu sözleri söylerken gönlümden geçen düşünce sizi kimse göremez hakkıyla demek istiyorum. Gerçekten öyle. Onların mana alemi Hadisi putşide de bildirildiği üzere la yarifu umgayri, benden başkası bilmez buyuruyor ama şeklini biliyoruz, şemalini biliyoruz, ismini biliyoruz, cismini biliyoruz ama ruhani yönlerini bilemiyoruz.
Ora Cenabı hak ile kendi aralarında her an, onlar bir terakkinin içerisindedir hiç şüphesiz. Mesela bizim bu kasaba yıllar olur, bir türlü nüfus artmaz ama bakarsınız İstanbul'a Samsun kadar büyür bir senede. Neden? Büyüklüğüne göre. Onlar kemalatına göre kemal kazanıyorlar. Bunun tarifi yok. Bu Cenabı Hak'la kendileri arasında, sonra onlar da geldiler. Konuştular ama okudukları Ayet Celilü'l-i İbizna'yı hatırlıyorum. Allahü tealaühu'l-ü anh böyle ayet ice ırmak gibi akıyor. Irmak gibi akıyor. Yalnız nasıl oldu bilmiyorum, sandalyedeyim, aşağıya iniyorum, tekrar yukarıya oturuyorum. Kendimden geçtim zaten. Sonra üstadımızla buluşunca buraya geldiğimde oğlum size teveccüh etmiştin. Hani halimiz başkalaştı zaten değişti. Ankara'ya geldim, görüşmeyi müteakip dua ediyorum, dua da Allah deyip bağırıyor. Dinler size bir şeyler olmuş. Ne olmuş? Araba refteh olmuş.
Gönüllerimiz onların elhamdülillah Cenabı Hak'tan gelen esma tecellisi, sıfatlarının tecellisi, zatı sıfatlarının tecellisi, varidatı ilahi ki tarifi yok. Denizler onun yanında damla bile kalmaz. Verdikleri zaman buyuruluyor ya sel tuta habibin is de verilecek buyuruyor. İslamnel ve lesefa yuhtike rabbüke fetarda. Rabbin sana verecek, sen de razı olacaksın. Hani verildiği zaman onların vermesi bizim vermemize benzemez. Bakın, seha hali olur, sahih olur insan, cömert sahih olur. Bunun yanında bir de cud vardır, cevvad, bu cömertliktir. Bunun ötesinde bir ikram daha vardır ki buna isar dediler. Mesela bu isarı biz kurbanda göreceğiz. Onlar kurbanda hiçbir şey almazlar. Bizi o doğrultuda görmeyin de bir şey diyeceğim. Yani o seviyede görüp ne yaparsanız razı olmak. Allah'ımızın en aciz bir kulu. O zaman anlattığımda boşa gider Allah korusun.
Üstadımız diyor ya, burnunu kaldırdım neden diyor biz Allah muhafaza etsin. Dedim ki bir tanesine sadece böbrek ve ciğerlerini alırım ama senin kestireceğim kurbandan alırım, kendiminki zaten gidi. Bu isardır. İşte burada Rabbimizle münasebet, bağ-i İshak diyoruz ya, resmenlerinin altındaki bağ Rabbimizle kurulan münasebettir. Şimdi düşünün, ticarette derler ki ya zengin olacaksın ya da zenginin yanında bulunacaksın. Hangi zenginin yanında bulunacağız? Olan Mevla'nın muhabbetiyle dolabilmek, essauve vahuve makumeynemaküntum olabilmek. Siz nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir Celle Celalühü, bu beraberliğin meydana getirmiş olduğu lütuf kadar, ihsan kadar, ikram kadar ne olabilir? İşte buna erdiği için Ehlullah, dünya gözlerinde bir hardal tanesi kadar da değil, bir buğday tanesi kadar da değil. Hep zamanını bekler dururlar. Biz nereden nereye geçtik? Sohbetten oraya geçtik.
Sohbet ve ala ile mevsuf olanlardan ahbabı çoğaltınız zira onlar şefaat eder. Sıbr-u salah, doğru ve salahen. O sıbr-u salah dendiği zaman sadece bir Ayet-i Celil'e okuyacağım layık olmayarak. Burada, neher kelimesine baktığımız zaman tefsirlerde şunu göreceksiniz. Muhammed suresindeki on dördüncü Ayet-i Celileyi göreceğiz, on dördüncü Ayet-i Celileyi göreceğiz. Orada sütten, baldan, baldan, sudan, şaraptan neler var? Irmaklar var. Yalnız bu ırmaklar ilmel yakimi, aynel yakimi, hakkal yakimi ifade eden ırmaklardır. Marifetullahı temsil eden ırmaklardır. Mesela biz yine görürüz İbrahim Aleyhisselam'ın yıldızı, Ay'ı, güneşi görmesi, burada İbrahim Aleyhisselam zaten imanda ihana eren müstesna bir peygamberimizdir. Burada yıldızı görmüş de bu benim Rabbim olamaz, bize yol gösteriyor. Çünkü Ayet Celillenin başında ayeti celilesinde beyan duyurulur.
İmanda bir kane kesin bir inanç, semavat ve arzın esrarı görülüyor. Burada zaten İbrahim Aleyhisselam bunların içerisinde onu şahit eden bir peygamberdir. Bize yol göstermek için ifade ediliyor. Buradaki sık, sadakat peygamberliğe yakın bir noktadır. Katiyen bu peygamber dinlemez, itikaden zaten yanlış olur. Onlar masumdurlar. Yalnız özellikleri var velayet ölçüsü içerisinde buradaki sıd-ı kıyyet koltuğundadırlar onlar, peygamberliğe yakın bir makamdır. Sıdkı salah ile meczuf olanlardan ahbabı çoğaltınız. Zira onlar şefaat giderler diye buyurdu. Yoksa öyle şu bu Ahmet'tir, Mehmet'tir, Veli'dir, şu bununla değil. Evet, olur da bu evsafı haiz olan kimselerle dostluğu temin ediniz ki onlar birbirine şefaat eder diye buyuruluyor. Mesela Sami Efendi Hazretlerinin etrafı bütün cemaatiyle dolu. Bak onların içerisinde bir tanesini seçiyor. Allah'ın izniyle onu da Rabbimin lütfuyla biliyorum.
Konuştuğu için diyorum, bize şunu anlat. Çok istiyorlar Sami Efendi Hazretleri, Ahmet Efendi gelsin görüşeceğim buyuruyor, Ahmet Efendi gelsin. Diğer kimseler demişler ki dersin yok, evrak yok, ezkar yok. Sen Sami Efendi Hazretleri'nden böyle bir inabe almış da değilsin. Nedir bu kadar sizin aranızdaki alaka diyenler başlanır. Hani öyle kimseler olur ki mesela Hazreti Selman Radiyallahu Anh, Hazreti Bilal Radiyallahu Anh, Suheyb-i Rumi Radiyallahu Anh Efendimiz bizzat ehli beytin diye buyuruyor. Yani bu sırdır. Ashab-ı Güz'in içerisinde Hazreti Selman'la geceleri müsaabet eyliyor. Cenabı Huzeyfe Radıyallahu Anh'ı Hazreti Ömer'e vermediği Radıyallahu Anh, sırrı ona veriyor. Yani bu kendi aralarında çok değişik. Ahbap ve yaranı fazladır, değişiktir. Mesela ben dostum Sıddık buyuruyor. Radıyallahu anh, benim dünya ve ahiret yoldaşımdır diye buyuruyor.
Sıddık'ın cebi benim cebimdir buyuruyor Radıyallahu Anh. Demek ki değişik şekillerde olanlar var. Bunlar tecelliye mazhar olanlar. Sonra biz bunu ölçüp biçemeyiz Allah'ın Resulü bunu ayarlıyor. Burada Sami Efendi Hazretleri diyor ki Ahmet bizi tanımıyorlar diyor. Derdini ona açıyor. Hatta rahatsızlığında Medine-i Münevvere'de diyor bu zatı bulun, bu zatı bulun, bana bir okusun, bu zatı bulun diyor. İnanın öyle dostları var. Kapımı onlara açık tutun. Geldiği zaman hiçbir engel koymayın. Bunlardan birisi Hacı Hasan Efendi Kaddesallahu Sırra. Vekaleten değil, asaleten onun halifesidir bizzat Resulullah'ın mührüyle Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in. Onun işaretiyle gelmiştir. Onlardan bir tanesi Ricalü'l Gayb'den. Sarı emmi diye mübarek bir insan. Bir buçuk saat görüşüyor. Sohbetin illa dille değil, gönülle olduğuna misal olarak da aynen diyor bir büyük bir boru, o öyle tarif ediyor.
Bir deryaya atılmış, benim kalbime diyor onun teveccühüyle akıyordu diyor. Zaten kendine geçmiş o anda. Orada hizmetinde bulunanlar diyorlar ki biz çok Konya'ya girip geliyoruz ama sizi hiç görmedik. O da diyor ki bizi diyor, öyle yüze alıp işte bu da bizim sohbetimizde bulunsun, işte ikramımızda bulunsun diye bizi kabul etmezler diyor. Allah'ın Resulü buyuruyor Sallallahu Teala aleyhi ve sellem, Hadis-i Kudsi'dir. Allah'ın öyle kulları vardır ki Kumreyni diye geçer. Elbiseleri böyle sökülmüş bir vaziyette eski, saç çakal birbirine karışmış, kapılardan onları defederler ama Allah'ımızdan bir talepte bulunduğu zaman Cenabı hak onların taleplerini geri çevirmez. Çünkü Cenabı hak gönüllere nazar ediyor. Demek ki sadık dostlar sıdk-u salahine mevsuh olanlardan ahbabı çoğaldınız. Zira onlar şefaat ilerler diye buyurdu. Cenabı Hak onlara tam cani gönülden teslim olmayı bize nasip buyursun.
Onların sözlerinin üzerine bir söz ifade edilemez. Ne diyorsa odur. Çünkü sonunda belli olur o sözlerinin hakikati. Cenabı Hak daim ve kaim eylesin. Elhamdülillahi Rabbil alemin El Fatiha.