Bazı hususlarda söz söylenmez. Onlardan bir tanesi de Allah'ın yüce velileri. Hiç şüphesiz kendisini ispat etmiş. Şer'i Şerife riayetiyle ispat etmiş. Sünneti seniyyeye mutabaatıyla ispat etmiş. Edebiyle erkanıyla kendisini ispatlamış olan Üstadımız hazretleri hakkında ne konuşsak eksik kalır. O cihetle devam eden bu açtığım yer öyle maksatlı değildir. Onu bilelim. Tesadüfen açtım. Efendimizin zahiri ve batıni şifa tarifesinden açılan yerden size okuyacağım. Aşkla muhabbetle devam eden bir evladının bir ara tatile çıkmasıyla şu sözleri söylemiştir. Buradan bizim alacağımız ders bir karar üzerine gitmemiz gerekir. Şeriatimizde hav ve reca diye geçer. Tarikat-ı aliyede bunun karşılığı kabz ve bastır. Bast hali açıklıktır. Nişeli, gönlüne füyuzat-ı İlahiyenin inişi. Velhasıl manevi zevklerle dolusu bir arada bu zevklerin kalmayışı. Bu bir mürid için iki kanat mesafesindedir gelişmesi için.
Devamlı imbisat halini muvafık görmezler. Yerine göre kabz hali olur. Bundan gaye yaptığımız vazifeyi zevk için değil, sırf Mevla rızası için yaptığımızı ifade etmek içindir. Amin. Biz bu hallerde ister zevkli olalım, ister zevkli olmayalım, Biz bu yola başımızı koyduk diyeceğiz. Biz Allah'ımıza kul olmada başımızı koyduk. O zaman tarikat-ı Aliye bu kulluğun neresindedir? İbadet tarif buyurulurken birincisi kitaplarda okuduğumuz ve ehil kimselerden mütalaa ettiğimiz şekilde farzına, vacibine, sünnetine, müstehaplarına riayet ederek görevlerimizi yerine getirmek. Buna ibadettirler. Ubudiyet ise aynen dediğimiz gibi ben bu yola başımı koydum. O benim Rabbi Zülcelal'imdir. Ben ona itaat etmek mecburiyetindeyim. Mutlak ibadette bulunacağım. İbadet benim boynumun borcudur demek. Bu bizim manevi gelişimimizde bir farklılık arz eder.
O da Rabb'ımızın, Rab oluşunu ve bizim de aciz bir kimse olarak kulluk vazifesiyle mükellef olduğumuzu bilmek. Yani taati kim için yaptığımızı idrak edebilmek ve anlamaktır. Tabii ki değişecek. Kim için yaptığımızı düşündüğümüz zaman Cenabı Hak'ın sıfatları gelecek. Esma-i İlahiyesi gelecek. Ef'ali İlahiyesi gelecek. Zati olan sıfatları gelecek. Her şeyiyle azamet sahibi olan Rabbi Zülcelal'imizin yüceliğini idrak ederek, gönlümüzün bunu bunu bilmesi suretiyle yapılan taat elbette çok farklıdır. Ölçülemeyecek şekilde farklıdır. Çünkü kime yapıyoruz vazifemizi bir kere? Bunu Muhammed Bahaüddin Şahı Nakşibend Hazretleri ibadet ve taatin huzurunda beyan buyurur. Birincisi rızkın helal olması. İkincisi taharetimizin düzgün olması. Bu mürşid-i kamilimiz taharet derken sadece bedenin tahareti değildir. Aynı zamanda kalbin ve ruhun taharetidir.
Bir üçüncüsü de kimin huzurunda durduğumuzu bilmektir. Gerçekten bu çok farklı. Kimin huzurunda bulunduğumuzu bilerek yapabilmek, hayatımızın her alanını içerisine alır ve hayatımızın düzelimi, ferdi olarak, ailevi olarak, çevre olarak her hususta bize istikamet tayin eder. Bir üçüncüsü de ubudiyettir. Ubudet ise yapmış olduğumuz taatlerin esrarına ermektir. O zaman anlarız ki dünyaya geliş gayemiz neymiş? Yaşadığımız anda müşahede ederiz. Burada bir ara aşkla şevkle devam etmiş. Sami Efendi Hazretleri sormuşlar. Hasan Efendi size ihvan ne zaman gelir? Efendim böyle şevkli şataratlı zamanlarında çok geliyorlar. Olmadı böyle. İnsan hastaneye hasta olduğu zaman gider. Sıhhatliyken gitmez. O nefsani ve nefsin heva, arzu ve isteklerine esir olduğu zamanda gelecekler ki tedavi olsun. Bu devam eden bir arada diyorum ya tatile çıkan kimse için yazmışlar. Bu kimseyi tanıyoruz Allah'ın izniyle.