Kuran-ı Kerim. Ebu Suud Efendi'nin açıklamasıyla devam ediyoruz. Hakkı duymayanların ve görmeyenlerin şerde ve hayırsızlıkta gayet ileri derecede bulunduklarına işareten lafzı varid olmuştur. Fahrüddin Razi'nin beyanı da şöyledir. Kuran'ın hidayet olması her türlü hayra delalet edip her saadete irşad etmesidir. Şifa olması da küfür ve cahillik hastalıklarından iman edenleri kurtarmasıdır. Fakat şeytana ve hevayı nefsanisine uymakla sapıklık deryasında boğulan ve mahrumiyet vadisinde şaşırıp kalanların dahi kulaklarında sağırlık ve gözlerinde körlük vardır. Kuran-ı Azimüşşan'a iman ve ittiba edenler için Kuran bizatihi şifadır. Kuran hakkı, hidayet yolunu, doğru yolu gösterir. Müminler için gizli ve açık bir şifadır, buyrulmuştur. Kuran-ı Hakim'de şifa olduğuna dair birçok ayet-i kerimeler vardır.
Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir. Müminlerin gönüllerini ferahlandırsın. Arıların karınlarından insanlara şifa olan çeşitli renklerde bal çıkar ki onda insanlar için şifa vardır. Biz Kuran'dan müminlere şifa ve rahmet olan ayetleri inzal ederiz. Hasta olduğumda bana o şifa verir. De ki bu Kuran inananlara doğruluk rehberi ve gönüllerine şifadır. Keza Kuran-ı Kerim'in Fatiha'dan sonra Bakara Suresi'nin başında Günahlardan kaçan muttakilere doğru yolu gösterici ve hayırlarına delalet edicidir. Peki hangi muttakilere? O muttakiler Cenabı Allah'tan korkanlar ki gayba iman ettikleri gibi bütün azalarıyla namazı ikame ederler. Ve bu suretle namazlarına devam suretiyle rızayı İlahiyi elde etmekten geri durmazlar.
Ve Cenabı Hakk'ın lütfu kereminden in'am, ihsan ve infak buyurduğu rızıklardan da fukaraya, zayıflara, miskinlere, muhacirlere infak ve ihsan ederler. Kuran-ı Hakim müminler için cennete de davet deskeresidir. Çünkü buyurulmuştur. Cennetin bir adı da Darüsselamdır. Asıl hakikatte selamet yeri. Darı karar da cennettir. İşte ancak Darüsselam'a, selamet evine, beka evine, cennete varabilmek de hidayet yoluna tabi olanlar içindir. Nitekim Habibim, sen Kuran'a itiraz edenlere dedi ki Allahu Teala'ya yemin ederim ki eğer insan ve cin birbirine yardım eder olduğu halde şu Kuran'ın benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, Kuran'ın benzerini getiremezler. İsterse bazısı bazısına yardımcı olsun buyrulmuştur. Hazin tefsirinde beyan olunduğuna göre biz Kuran'ın mislini getirmek istesek getiririz demeleri üzerine onları red ve tekzip için bu ayet-i celile nazil olmuştur.
Müşrikler çok çalıştıkları halde kısa bir surenin bile benzerini getirmekten aciz kalmalarıyla bu Ayet-i Celile'nin sırrı o zaman tahakkuk etmiştir ve kıyamete kadar da bu tahakkuk geçerlidir. Kuran-ı Azimüşşan'ın benzerini getirmek insan kudretinin dışındadır. Mahluk kelamı olmaktan çok yüksektir. Çünkü Kuran'ın nazmı ve lafızlarının ve ayetlerinin birbirleriyle ilişkisi ve gayb aleminden haber vermesi mucizedir. Dolayısıyla belagatın en yüksek tabakasından olduğundan beşerin söyleyebileceği sözlerden değildir. İkinci ayet I kerimede şöyledir. Zat-ı Uluhiyetime yemin ederim ki muhakkak şu Kuran'da biz insanlara her türlü manayı ve örneği tekrar tekrar beyan ettik ve asla şüphe bırakmadık. İşte biz Kuran'da her şeyi izah ettiğimiz halde insanların çoğu kabulden kaçındılar. Ve asla sakınmadılar. Ve bu örnekler onların ancak şiddetli bir şekilde inkarlarını arttırdı.
Yani biz insanlara şu Kuran'da dünya ve ahiret hükümlerine müteallik ve nübüvvete ve ilahiyata ve ibrete ve geçen ümmetlerin ahvaline müteallik ve cennet ve cehenneme ve vaide müteallik her çeşit örnekler getirdik ve maksadı izah ettik. Biz böyle tekrar tekrar beyan edince insanların vazifesi mucebiyle amel etmek lazımken onlar küfranı nimet ederek Kuran'ı kabulden kaçındılar. Nübüvveti inkarla şirkte, küfürde kaldılar.