Cenabı Hakk'a kulluğumuzda ibadette ve taatte daim olmamız hususunda Şeyh Mustafa Hulusi Gadde Sallallahü Sırrı Hazretleri şöyle buyuruyor. Bir nazım halinde, rüyadan olsan beri, riya, gösteriş, ondan uzak olsan ara sevgili yari, tabii onun yar demek istediği Allah'ımızdır, celle celaluhu, Habibidir. Allah'ın ve resulünün muhabbetine vesile olan kimselerdir. İbadete ver seri, daim sürünmek lazım. İfadesi kendisine mahsus, ibadete ver seri demek kendini ibadet ve taate ver. Devamlı bu yolu takip et manasını. Burada yine üstadımızın da tavsiyesinde bizlere nazmen ifade buyuruyor. Salih sohbetine alış. Bu salihlerle beraber olmak hususunda. Salih, Kuran'ı azimüşşan'a uygun amel yapan demektir. Asıl anlamı o. Salih sohbetine alış. Kamil müminlerle buluş. İmanda kemale ermiş, kalben tasdik eden kimse demek. İllumehar ilme çalış. Yani ilimden bıkma.
Sabah akşam mesleğinden bezme kuzum buyurmuş. Cüneydi Bağdadi sırra kırk yıl yatsı abdestiyle sabah namazını kıldı. Bunda şu şekilde anlaşılmasın. Yatsı vaktinde abdest almış, işte sabahı öyle kılmış, bunların zaten yeme içme noktasında çok hassaslar. İki lokma yetecek şekilde böyle olunca ihtiyaç duymuyor. Bir bu tarzda, bir de illa bir abdestle değil, tazeleyebilirler. Mesela yatsı abdestini almışsa sabah namazı için de alır. Teheccüd namazı için de alır. Nurun ala nur olur. Buradaki beyan geceyi taatle geçirmelerini ifade ediyor. Bunlar aynı zamanda bir beşerdir. Cüneydi Bağdadi dediğiniz zaman ve emsali olan kimseler yani olağanüstü bir varlık değil bizim gibi. İstirahatler olmaz mı? Olur. Ama az bir kısmında gecenin az az bir kısmında ve sabah namazında, içraktan sonra kaylule yaparlar. Bunun en sağlıklı kaylule öğleden sonra yapılandır.
Hani istirahatlerini yapmıyor diye bir şey hatıra gelmesin dinimizde zorluk yoktur. Hep kolaylık var. Bu sebeple bazı insanlarımızda kafada oluşan işte biz bu mübarek yolda olursak yemeden dolacağız, içmeden dolacağız, hayatımızda görevlerimiz var. Onları yapmamız, çoluğumuz, çocuğumuz, evimiz, barkımız, geçimimiz bunlar hatıra gelmemeli. Bunları Allah'ımızın emrine uygun bir şekilde yapmak vardır. Cüneydi Bağdadi kırk yıl abdestiyle sabah namazını kıldı. Namazda gece o kadar ayakta durur idi ki Kuran-ı Kerim'i hatmediyor. Nasıl hatmediyor? Onun ayağında yorgunluk olmaz. Biz kendimize göre üştüğümüzden bu zor geliyor. Onun ruhu melekut aleminde. Onlar rahmanın huzurunda celle celalühü, vücudundan bir eser yok. Ruhani bir hal var. Sonra Kuran-ı Kerim tayyi lisan olmak suretiyle çok kısa bir zamanda da okuyabilir. Allah'ımız o kabiliyeti vermiş.
Hani ölçüleri bizim indi mütalaamıza göre yapmamalıyız. Kendi beynimize göre yapmamalıyız. O seviyeye göre yapılması gerekir. Namazda o gece o kadar ayakta durur idi ki bu kadar ibadet ve riyazat ile meşgul iken bir gün hatırından geçti ki, işim tamam olup maksadum hasıl oldu mu? Böyle bir düşünceye dalınca Allah'ımız bundan razı olmadı. Çünkü devamlı ona muhtaç olduğumuz için bu gönlünden geçti ama yüksek bir makamda, kurbiyet makamında, müşahede makamında buna bile Cenabı Hak razı olmadı, işim tamam oldu mu demesine bile sonra zünnarı kuşanasın. Zünnar küfre ait bir kuşak. Üç gün böyle secdelerde vaktini geçirdi. Dediğimiz gibi tekrar söyleyecek olursak böyle çıtayı ehli irfana göre ayarlamak lazım. Bunu beyan etmişler, avam demişler. Çok yerinde söz bunlar. Avam halk demek. Has denen daha bir seçkin. Daha bir üstün. Bu bizim toprağımızda da var. Toprağın normal bir toprak da var.
Böyle ne diyeyim? Kumlu olan toprak var. Tınlı olan toprak var. Bunun yanında çok üstün verim elde edilen toprak var. Senede üç defa verim alınan toprak da var. Bak kısım kısım. Taşlarda bile var. Hayvanatta bile var. Kısım kısım. Meyvelerimiz de var. Bunun gibi Cenabı hak eşya ile de bize misaller veriyor. Avam halk, has daha bir seçkin. En üstünü. Bu seçkinlikleri takvaya göre ayarlanır. Bayezid Bistami Hazretleri yine yillarca uyumadı. Sabaha kadar geceyi ibadetle ihya eylerdi. Gözü şişmez miydi? O biziz. O bizim bir saat uykudan eksikliğimiz olsa gözü şişen biziz. Onun ruhu dinleniyor. Ibadet ve taatle vücudu onun güç ve kuvvet kazanıyor. Bir huzurun içerisinde. Ah bunu bir yaşayabilsek aslı şudur. Vücudu aynen durur ama kendisini bulamayacak şekilde ilahi alemde o manevi tecelliyatın içerisinde kaybolmuştur. Bunu nasıl anlatalım? Adam hiç görmemişse diyelim ki bir meyve, çilek.
Şimdi tam mevsimi. Diyelim hiç görmemişse ona ne kadar anlatsak anlattığımız kadar bilir ama yediği zaman bir başka olur. Bunların hepsi de öyledir. Beynimize zor gibi gelir, güç gibi gelir ama o hale irildiği zaman doğruymuş ama biz bilememişiz demeye başlanır. Bazen de sabaha kadar namaz kılardı. Gözlerinden kanlı yaş akardı. On iki sene zarfında Kabe'yi ziyarete gelir, her adımda iki rekat namaz kılardı. Mekke'ye varınca ne yüzle Kabe'yi tavaf edeceğim diye Beytullah huzuruna çıkmaktan haya eyledi geri döndü. Bir sene daha ibadet yaptıktan sonra Kabei muazzama'yı tavaf eyledi. Aslında her zaman Kabe'de. Şimdi biz zannediyoruz ki işte gitmiş Kabe'yi tavaf etmeden geri dönmüş. Bir sene sonra değil her an Kabe'de zaten o. 0 ispatı vücuttur. Vücudunu orada ispattır. Yoksa ruhen her zaman Kabe'de.
Abdülkadir Geylani, katdesallahu sırra yine o da sabah namazını taatle geçirerek geceyi kılardı. Toprağa secde edip ağladığından gözyaşları toprağı çamur eder, çamur yüzüne sıvaşır idi. Abdülkadir Geylani, Gatta Sallallahü Hazretleri'nin ağıdı. Öyle günahından da değil. İşte çok sevdiği bir kimse var da ondan ayrılmış gözyaşı döküyor, ondan da değil. Aşk-ı İlahi dendi. Bizim çok kıymetli bir kimsemiz vardı. O dersini şöyle anlattı. Dedi dersimi yapıyorum. Dersimi tamamladıktan sonra ince bir ağıt geliyor içimden dedi. Anca o kadar tarif edebiliyor. Bu ruhunun rahatlaması gönlünün bir huzurudur. Bunu yazan Sami Efendi Hazretleri, Kaddesallahu Sırra, Ömer Bin Abdülaziz tevazudan kuru yerde namaz kılar ve toprağa secde ederdi. Abdullah Bin Abbas radiyallahu anhuma her gün bin kere secde iyilerdi. Bak yine kafamız oturmadı. Mekan içinde mekan, zaman içinde zaman yaşayan kimseler bunlar.
Evet efendim. Kendisine çok secde iilediği için seccaat denilirdi. Mübalağa ile. İmamı Azam Ebu Hanife malum. İşte bir yerden geçiyor, diyorlar ki üç yüz rekat namaz kılıyor. Eğer o kadar kılmazmış onu haksız çıkarmamak için sözünü de doğrulsun diye kılıyor. E birileri beş yüz diyor, beş yüze çıkarıyor ve böyle gecesini taatle geçiriyor. Sa'd İbni Muaz radiyallahu anh demiştir ki, namazdan ayrıldıktan sonra dünya umurundan bir hatıra, hatırıma getirecek namaz kılma bende asla vaki olmamıştır. Diyor namazımda hiç benim dünya hatırıma gelmedi diyor.
Cüneydi Bağdadi, kudsiyesirruh, dayısı ve üstadı sırr-ı sakatinin terbiyesinde küçükten beri, yavruluğundan beri büyüdüğü, zahiri ilimleri de küçükten beri tahsil ettiği ve hiçbir namazın da küçükten beri terk etmemiş olduğu halde huzur-u batıniye muvaffak olunca, artık namazdaki huzuru elde edince kıldığım namazlar tam değil diye tekrar kaza etmiştir. Gerekir mi? Gerekmez. Cüneydi Bağdadi olursak, sırrı sakati olursak böyle yaparız. Ancak bunun çıkış yolu yok. Günümüz Cüneydi Bağdadi'leri, sırrı sakatileri yok mu? Bilebildiğim kadar iç alemlerini haber vermezler. Anlatılan şudur. Ehlullah'tan anlatılan bu tuluğu şimdi pek bilmiyorlar. Eskiden deriden yapılıyor, içerisine mesela bal konuyor. İçerisi bal dolu. Bu da, bu bal bazen dışına sızıyor. Dokuz yüz altmış dörtte Sami Efendi Hazretleri Kuddise sirruh, Yeşilhisar İçmecesine geldi. O gelmeden önce üstadımız şöyle bir sohbet buyurdu.
Buyurdular ki Sami Efendi hazretlerini siz bir baltuluğu olarak düşünün. İçi tamamen irfan nuruyla dolu. Marifet nuruyla dolu. Tecellilerle dolu. Allah'ımıza ünsiyet dostlukla dolu. Ona kurbiyetle dolu. Ancak biz dışına sızanları görebiliyoruz. Şam-ı Şerif'te buyurmuş der ki bana iki rekatta, sabah iki rekatta Kuran-ı Azimüşşan'ı hatmedecek bir kimse bulun. Yakılmışlar. İki rekatta Kuran-ı Azimüşşan'ı hatmetmiş. Daha küçükken Hacı Hasan Efendi, Kaddesallahu sırra, Daha akıl baliğ olmamış o aralarda. Yani temyiz hali var. O temyiz halinde de iyi kötüden ayrı bilme durumunda bu münakaşası da yapılır. Sorumluluk icap eder diyenlerimiz de vardır. O yaşlarda şimdiki gibi ebeveyn odası, çocuk odası, bilmem falan yok. Mümkün değil. Birden gece sıçrayarak kalkmış. Dedem nedir deyince, namazı kılmamışım yatsı namazını der ve kılar. Namazın içinde de kıldığı hatırına gelir.
Günümüz aşık ve sadıkları ve onların devamı olan kimseler mevcut, eksik değil. Bir gün İpek Hocamız, Rahmetullah Ali, diyor ki üstadımıza, efendim diyor, böyle anlatıyorsunuz büyüklerden, üçlerden konuşuyorsunuz. Evtat dörtlerden konuşuyorsunuz. Yedilerden, nüceba, nükaba, işte hali yüksek olan kimselerden. Bunları hayatta iken deseniz de tanısak, biz onların duasını atsak, sohbetlerine otursak diyor. Bunları diyor irtihal ettikten sonra söylersiniz vallahi ve billahi inanarak söylüyorum aynen devam ediyor. Aynı aşıklar, aynı sadıklar, aynı gecesini ihya edenler, marifetullah'a erimiş olanlar, hakikati bulanlar, Hakk'a erenler, müşahede makamında olanlar. Elan mevcuttur. O zaman göster bize. Bunu Allah'ın sevgili kulları şöyle ifade ediyor. Sen Mevlana ol, Şems gelir.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz namaz kılan fakat kıyam, rüku ve celsesinin ahkamını yerine getirmeyen birini gördüğünde şöyle buyurmuştu, eğer sen bu hal ile ölürsen kıyamet gününde sana Ümmeti Muhammed demezler. Hatem aleyhisselam'dan çok anlatılır. Fakat biz kulluğumuzu nasıl yapmamız gerekir? Kul ne demek? O hususta az bir beyanda bulunalım Rabbimizin izniyle. Miftahul li ibade, ibadetin anahtarı nedir? Bu öyle bir ifade ki bambaşka esrar, diyelim ki biz bir konaktır, içi nimet dolu bir konak. Sonsuz ikramların yapıldığı bir mekan. Onun anahtarı olmasa biz oraya giremeyiz. Anahtar olacak. Dünyada böyle. Bu kalbimizden ilahi alemlerin çünkü melekut anlatıyorlar. Cebarut ve lahut on sekiz bin alem. Hatta la mekan aleminden konuşuyorlar. Biz ise buna eremiyoruz. Neden? Anahtar yok, elimizde anahtar yok. Vermişler anahtarı ama kullanamıyoruz.
Vermiş bile büyüklerimiz o anahtarı vermiş. Evradı ezkarımız da vermiş. Mesela o anahtar birincisi zikrullah olarak vermişler. İkincisini murakabe olarak vermişler. Üçüncüsünü sohbet olarak vermişler. Dördüncüsünü de müşahede olarak vermişler. Vermemiş değil, vermişler ama kullanmak bize ait. Miftahu la ibade huvelfikretu, o bir tefekkürdür. İbadetin afeti nedir? El kesel. Bu da tembelliktir. Bu tembelliğin sebebi şu, biz iki zıttan oluşuyoruz ya, bir nefis tarafı ver, bir de ruh tarafı ver. Nefis tarafını güçlendirdiğimiz için. Elhamdülillahi rabbil alemin el Fatiha.