Kelam-ı İlahi ve Ruhani Beslenme kaydında Elhamdülillahi vahde. Bu elimizdeki notlar Ehlullah'ın ifadeleri, Allah'ımızın dostlarının sözler makam ve mertebeye göre değişir. Mesela kelamı ilahi, Allah'ımızın kelamı, Kuran-ı Azimüşşan. Nedir? Cenabı Hakk'ın Azameti Kibriya'sına Göredir o. Öyle bir kelam ki buna bir söz demeler neler, Allah korusun basitleştirir diye çekiniyoruz.…
Kelam-ı İlahi ve Ruhani Beslenme kaydında Elhamdülillahi vahde. Bu elimizdeki notlar Ehlullah'ın ifadeleri, Allah'ımızın dostlarının sözler makam ve mertebeye göre değişir. Mesela kelamı ilahi, Allah'ımızın kelamı, Kuran-ı Azimüşşan. Nedir? Cenabı Hakk'ın Azameti Kibriya'sına Göredir o. Öyle bir kelam ki buna bir söz demeler neler, Allah korusun basitleştirir diye çekiniyoruz.…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 14 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Elhamdülillahi vahde. Bu elimizdeki notlar Ehlullah'ın ifadeleri, Allah'ımızın dostlarının sözler makam ve mertebeye göre değişir. Mesela kelamı ilahi, Allah'ımızın kelamı, Kuran-ı Azimüşşan. Nedir? Cenabı Hakk'ın Azameti Kibriya'sına Göredir o. Öyle bir kelam ki buna bir söz demeler neler, Allah korusun basitleştirir diye çekiniyoruz. Biz Kuran Azimüşşan'a ne deriz? Kelam-ı Kadim deriz. Kelam-ı Kadim deriz. Allah'ımızın sıfatları da Azameti İlahiyesine göredir. Rabbimizin sıfatlarından birisi de nedir? Kelamdır. Onun kelamı da sözlerin en güzeli. Ela inne ahsenel kelam. Kelamların en güzelidir. O kadar üzerlerinde durulduğu, üzerinde durulduğu Kuran Azimüşşan'ın hiçbir eksik mümkün değil. Hep eksiklikleri ortaya çıktı. Sayya vurdular. Hep büyük sıkıntılara girdiler. Velhasıl mümkün değil. Çünkü Allahüm kelam.
Yalnız bu kelam ı ilahi haber verildiğine göre olduğu gibi şekli üzere gelmiyor. Olduğu şekil üzere gelmiyor. Eğer buyruluyor, o haliyle inecek olsa tahammül mümkün değildir. Bu alem de dayanmaz. İnsanın da tahammülü mümkün değildir. Bundan dolayı kelama, harfe ve harfe, kelama bürünmek suretiyle bürünmek suretiyle ancak o şekilde geliyor. Çünkü biz biz vallahuullezî diye okuyoruz ya sabahları üç defa bu denir. Ondan sonra lev enzelna diye başlayan Sure-i Celile-i Cemile'nin son kısmında eğer dağın başına indirseydik biz Kuran-ı Azimüşşan'ı onun azamet-i ilahiyesinden dolayı paramparça olurdu buyuruyor. Cenabı hakk'ın Musa Aleyhisselam'ın onu görmeyi murat etmesinde ne buyurdu? Dağa bak. Dağa tecelli ettiğinde dağ böyle paramparça oldu. Şimdi bile onu müşahede ediyorlar. Bir kül yığını gibi. Tecellisine tahammül edilemiyor. Ancak ruhlaşmak suretiyle, zaten görüş ruhun görüşüdür.
Beden de ruha inkılap edince ancak o şekilde. Kelamı da aynen öyle. Mesela Ashab-ı Müzi'nin bakıyoruz, mesela bir Ayet-i Celile nazil oluyor. O Ayet-i Celile'de tahammülleri yok. Mesela bir sahabe efendilerimizden biri söylüyor. Diyor ki benim diyor dizim Resulullah'ın sallallahu teala aleyhi ve sellem mübarek dizinin altındaydı. Kırıldı zannettim diyor. Meğer ilahi vahiy gelmiş. Efendimiz devenin üzerindeyken gelecek olsa deve tahammül edemiyor ve mübarek rengi alileri de değişiyor zaten. Sahabeyi hüzün ondan bilmiyor. Mübarek renklerinde bir farklılık. Nuru ziyadeleşiyor. Daha bir başkalaşıyor. Tahammül zor. Ondan dolayı ne yapıyorlar? Geçmiş olsun diyorlar. Mescid-i Saadet'te mesela bir Ayet-i Celile dinliyor. Bayılıp düşüyor. Çok mu oynuyor? Evliyaullah'tan dönüyor. Mesela bir tanesi diyor ki ben Kuran'ı hatmetmeye çalışıyorum.
Eshabübillah el-gariah, bu sureye geldiği zaman, surei celilei cemile'ye geldiği zaman diyor okuyamıyorum, bayılıyorum ben diyor. Çünkü gönülleri arı, duru, pak, temiz olduğu için tahammülleri zor. Mesela bazen rahatsızlıklar oluyor. Mesela deyin birisini ameliyat ediyorlarmış. Böyle uyuşturmuşlar. Uyuşturmuşlar. Yalnız ameliyatın son bölümünde o uyuşma geçmiş. Geçince hemen bırakmışlar. Demişler ki aman ameliyat yapamayız. Acısına tahammül edemez. Ama o uyuştuğu zaman ne yapıyor? Tahammül edebiliyor. Şimdi bizi nefis uyuşturuyor. Şeytan uyuşturuyor. Şeytan ispatlı insanlar. Dünyanın geçeceği süsü püsü. Böyle değersiz, Rabbimizin kıymet vermediği haller bizi uyuşturduğu için hissedemiyoruz. Yoksa tahammül edilmesi mümkün değil. Ama Rabbimiz tahammül gücünde onlara lütfediyor. Allah'ımızın kelamı Azameti İlahiyesine göre.
Efendimizin mübarek sözleri sallallahu teala aleyhi ve sellem risaletine göre, nübüvvetine göre, Makam-ı Mahmud oluşuna göre, Habibullah Allah'ımızın sevgili oluşuna göre. Hadis-i şeriflerdeki esrar, birçok kimselerin de imanına vesile oluyor. Yani bu kadar güzel bir söz diyorlar. Yuh. Her hususta söylemişler. Mesela tıbba dair Efendimizin mübarek sözleri adına İslam denilmemek suretiyle onlar, o Batılılar uygulamaya çalışıyorlar. Her hususta. Mesela Evliyaullah'ın sözü nedir? Veayetine göre. Müttakilerin takvasına göre. Ama böyle bir avam, bizim gibi halk, onların sözü ne olacak ki? E nefsani olacak. Yerine göre hevai, nefsin arzu ve isteklerine göre sözlerin manası yok. Yok. Hiç önemi yok. Mesela efendimizin nazil olan bir ayeti celile şairlerden birisinin kızı o Ayet-i Celile'yi hıfzediyor.
Gelip babasından okuyunca diyor ki, bu sözün karşısında bizim diyor sözlerimiz hiç mesafesinde kalır olduğu gibi irtibatıyor. Şimdi Allah'ın dostları da kalpleri Efendimize ve zatı kibriyaya aşık olduğu için onun nurundan istifade etmeleri sebebiyle ondan münakis oluyor. Yani ondan aksediyor. Ondan muktebis oluyor. İttibas ediyorlar. Oradan geliyor. Bak efendimizin dahi şiirinde geçiyor. Oradan gelir söz bizdedir. Arada tercümandır bu. Bak bir gün mektebim yok diyor mesela. Bir gün mektebim yok diyor ama söylediği sözler aynen Bayezid-i Bistami Hazretleri'nin bir tımarhanenin önünden geçerken hastalara ilaç yapan, doktora aşk hastasına da bir devam var mı dediğinde deliller içerisinde en ileri olan birisi ben söyleyeceğim. Bu soruya ben cevap vereceğim diyor ve söylediği söz karşısında Bayezid-i Bistami Hazretleri hey gidi dünya diyor. Seni de deli deyip buraya hapsetmişler diyor.
O söz nereden geliyor? Rabbımızdan geliyor. Hani şöyle düşünelim biz. Bu bizim her alanımıza hitap eder. Sadece söz söyleme değil, işimize de akseder bu bizim. Yani evimize, girişimize de, hani aile hayatına da, çocuklarla olan münasebetimizde de, insanlarla olan ilgimizde de her hususa yansır bu. Çünkü kalp ıslah olursa bütün vücut ıslah oluyor. Kalp fesahata giderse bütün bütün vücut fesada gidiyor. Nasıl? Onun işinde gücü de mesela ticareti ne diyenin haksız kazanca dayanıyor kalp bozulduğu zaman. Ondan sonra el ne oluyor? El artık hilekarlık yapmaya başlıyor. Ayak hayırlı yolu seçeceği yerde şer yolları seçmeye başlıyor. Ama kalp ıslah olursa onun her şeyi güzelleşiyor. Yani aynen saydığımız gibi, o saydığımız hususlar da çok güzel geçiyor. Zaten öyle olursa buradaki hayatımız güzelleşirse öbür alemde de güzelleşiyor. Bu sözler, velilerin sözleri, şeyi süluk. Şehir süluk nedir?
Seyip yürüme manasına. Sülük nedir? Sülük bir yola dahil olma. Mesela askeriyeye dahil olmuş. Diyelim bir okula girmiş. Bunun gibi işte. Tarikat-ı Aliyyeye giriyor. Sülük mu? Seyir nedir? Seyir yürümektir. Şimdi bizim maddi olan yürüyüşümüz neyledir? Şu ayakladır. İşimize gideriz. Gücümüze gideriz. İşte seyahat ederiz. Bu ayakla. Ama gönül ayaklarıyla da biz bu seyri yaparız. Bu gönülle olur. Mesela Evrad ve Ezkarımız Zikrullah, yaptığımız zikir. Nedir? Eğer bu zikir bizim dilimizden kalbimize geçecek olursa bizzat mükafatını Rabbamız veriyoruz zaten Celle Celalühü O zaman diğer detayifler dahilinde. Hele murakabata geçerse, ahlakını da güzelleştirirse, okuduğumuz eserlerde haber verildiğine göre, onların kıymetini ve derecesini bizim ölçmemiz mümkün değildir. Çünkü kalbiyle yürüyor. Mesela Efendimizin Sallallahu Aleyhi ve Sellem Miraç hadisesi mübarek ayaklarıyla mı oldu?
Evet, cismen de yapmıştır. Fakat mübarek yatakları, mesela sıcaktır yattıklarında, daha yatak soğumadan Miraç hadisesi tamamlanıyor. Nasıl? Hal. Gönülle yürüyor. Diyelim ki kişi nereye erişiyor? Bu namazda okuduğumuz sureler. Mesela mesela Allah onları Darüsselam'a. Darüsselam deyince sadece cennet zannediyoruz biz. Darüsselam insanın gönlünde de cennet var. Darüsselam dendiği zaman ilimde de bizim cennet var. Aynen yakini var. Hakkal yakini var. Daha sonra nedir? Nefsimizin mertebelerini, buralara geçiş, bu hallere giriş nedir? Kalbin ayaklarıydı. O zaman Yunus Emre'nin dediği gibi, temiz et gönül evini dost gerecek kondurmaya. Sür çıkar ağyarı dilden. Ta tecelli iyi daha. Mesela tecelli nerede? Bir nurdur o. Yani bir arabanın, arabanın yerine göre bir temizliği oluyor. Tepeden tırnağa bir temizliği anında yapılabiliyor. Hani hiçbir şeye benzetemiyoruz biz. Bunu anlatamıyoruz.
Mesela madde anlatılırken madde diyorlar ki maddenin ilk haline dönüldüğü zaman hiçbir şey yok. Bu ilmen tespit ediliyor. Mesela deniyor ya Allah'ımız alemi yoktan halk etmiştir. Bu inançsız insanlara en güzel cevap. Onlar diyorlar ki yok. Bir oluşumdur diyorlar. Onların oluşum deyişini yani kendi kendine oldu diyorlar. Eğer öyle olsaydı alem genişlemezdi. Devamlı da genişliyor. Bu tespit ediliyor. O zaman başlangıcı vardır deniliyor. Yani bu söz çok yerinde. Mesela yoktan Mevlamız Kün ol dediği zaman EQ oluyor. Şimdi bu tecellide insan yok oluyor. Bunu beden olarak bilemez. Mümkün değil. Ama ruh olarak kendisi ortadan kalkıyor. Nasıl oluyor? Yani biz burada ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz. Özeti şu. Sen çıkınca aradan kalır seni yat. Bu. Seyr-i süluk bu. Bunu Bayezid-i Bistamiye haddesallahu sırra Rabbimiz tarafından ilham oluyor. Bu çok önemli bir husus. Bu Nil olur?
Füyuzat-ı İlahiye gönle yağtıkça ilhamat kendiliğinden gelir zaten. Yeter ki o duruma gelsin. Demişler ya, sen Mevlana olur. Şems gelir. Sen Mevlana ol yeter ki. Şems gelir. Mesela çöp büyüklerimizi arayanlar var. Ricar, rubay arayanlar var. Şu mu? Bu mu? Hiç gerek yok. Eğer biz ehli olabilirsek onlar gelir bizi bulur. Burada ne olacak? Bizim nefsani hallerimiz çıkacak. Hepsi bu. Ya Rab ben sana nasıl erişebilirim deyince da nefsek bir taarık. Nefsinin arzu ve isteklerini bırak ve gel. Onun için biz ölüm tefekkürü yapıyoruz zaten. Ölümü düşünürken düşünürken ne oluyor? Bu artık bizimle dünyayı gözümüzde hiç mesafesine getiriyor. Elimiz meşgul oluyor ama kalbimiz meşgul olmuyor artık. Mesela bir ölüm hadisesinde üç gün bir yas şeklinde. Yas olmaz da ancak bu şekilde tabir edebiliyoruz. Dertleniyor diyoruz ki, mesela o yakınımız diyelim, cenazeyi görüyoruz.
Ağıtlar, figanlar, o adınluyor, yani o kıyılmayan, kıyılamayan vücut yıkanmıyor. Kefenleniyor. Kabre konuyor kuru toprağın içerisine. Mesela evler beğenmeyenlerimiz. Yataklar beğenmeyenlerimiz. Ne oluyor? Kuru toprağın içerisinde. Bunu görünce ne diyoruz? Ya, dünya hiçbir şey değilmiş. Diyoruz. Bunu biz ne yapacağız? Devam ettireceğiz. Bu ölüm tefekkürü egzersiziyle devam ettireceğiz. Mesela evradımızı sormuyoruz. Neden? Bundan sormuyoruz işte. Gelin soralım demeye hiç gerek kalmaz tefekkürü, mevtini güzel yaparsa gerçekten gönlünde ilahi bir sızı meydana gelirse dünya gözünde basitleşmeye başlayınca artık rabıta-ı Şerife'de Allah'ımızın nuru akınca duramaz zaten. Mutlak görüşmem gerekirdi. İşte bu yürüyüş ne ile olur? Hal ile olur. Ruh ile olur. Sır ile olur. Yani Mevlamıza kavuşmak öyle ayağın yürüyüşü değil. Eğer bu gönül olarak yürüdüğümüz zaman ayağın yürümesi de değişecektir.
Yani arzın şu dünyanın bir yüzüğün içerisi kadar kalması, bir yüzüğün içerisi kadar kalması gönülden iç alemi ile alakalıdır. İç aleminde seyri, iç aleminde nefsin mertebeleri olsun, ruhun mertebeleri, sırrın mertebeleri olsun, onları biz aşmaya başladığımız zaman ömrün ayaklarıyla yeryüzünü gezmek, dolaşmak anı vahittir. Bir andadır onun için. Bir. Bunun için tayyi mekan demişlerdir. Bir anda dünyayı görüp gözetleyebiliyor. Neden? Çünkü iç aleminde ne yapmış? Bu gezinti meydana getirmiş. Ruhunun mertebelerini dahi açmış. Sırrın mertebelerini açmış. Onun için dünya hiçbir şey değil. Sihirli süluk, Allah Teala'nın istediği kişi olmak ifade bu. Ne kadar güzel. Allah'ımızın istediği kişi nedir? Hemen açarız Müminun suresinde. Ona ekler. Esselama gadeflaal müminun diye başla. Orada nedir? Müminler felaha erdi. Sonra namazda huzur ve huşu erenler diyecek. Daha sonra zekat verenler diyecek.
Onun yanında lav boş söz ve boş işlerden uzak olanlar diyecek. Hani bunlar öyle bir ifadeler ki sonra Rabbimizin ahdine vefa gösterenler, emaneti koruyanlar, tekrar namazın muhafazası zaten budur. Birincideki ifade Allah'ımızın azametine karşı saygı. İkinci deva geçmesi onu muhafaza etmek demektir. Vaktinde eda etmek, korumak, namazlarımızda riayetkar olmak demektir. Mesela bunlar o Lao mesela boş sözlerden ve boş işlerden uzaktırlar. Diyelim ki biz şimdi basit gibi gördüğümüz haller oluyor. O basit gibi gördüğümüz, gördüğümüz hallerden dolayı çok kayıp meydana geliyor. Mesela bir ticarette dahi oynuyor. Mesela bir şey olmaz. Bu da böyle olsun. Bu da böyle olsun. Ne diyeyim ya? Başladığımız zaman zarara gider o. Bak basit gördüğümüz. Mesela alışverişimizde alışverişimizde dengeyi sağlayamazsak, dengeyi sağlayamazsak mesela aldığımızda verdiğimiz bu ölçülü olmayacak olursa ne olur?
Artık kesada doğru gider. Bak çok basit. Bunu dengeleyebilmek. Yani alışla, veriş arasında dengeyi sağlamak. Çok yani. Bunun misalleri pek çoktur. Mesela bir kardeşimizdi. Şu burun kısmının önünde küçük bir sivilce meydana geldi. Çok küçük. Dediler ki bunu tedavi ettin, önemi yok dedi. Onunla da oynadı biraz. Kendini kurtaramadı. Hayatı bitti. Yani çok basit dediğimiz işlerden neden? Kaybımız büyük oluyor. Mesela dilimiz, ya boş konuşmayalım. Ne olacak canım? Konuşmayıp da ne olacak? Tabii birbirlerimizle konuşacağız, görüşeceğiz derken eğer bir nemime gibi hallolursa, ondan sonra hems ve lems göz, kaş işaretleri, bir diğerlerini küçük görünmek gibi haller zuhur ettiğinde işte büyük kayıplara buradan gireriz. Bunlara sahip olacağız. Bir ara bu tefsirlerden de bakındı. Acaba diyor gönlümüzü biz niye toparlayamıyoruz?
Yani gönlümüzdeki şu kalabalıkları atıp da gönlümüzü toplayıp Mevlamıza niye eğilemiyoruz? Mesela sabah biz kahvaltı yapıyoruz. Zeytinle yiyoruz. Peynirden yiyoruz. Diğerini saymaya gerek yok. Zeytinin zeytin tadını, peynirinde peynir tadını alıyoruz. Ama insan düşünüyor. Diyoruz ki ya bu gözümüz bizim kainata bakıyor da ibret tadını nasıl alamıyor? Kulağımız duyuyor ama duyduğumuz seslerdeki hikmeti nasıl anlayamıyoruz biz? Yani nasıl tarif edelim? Taatlerimizi yapıyoruz, istiğfar okuyoruz. İstiğfarın af ve nedamet tadını nasıl alamıyoruz? Tevhid okuyoruz ama Tevhid'in şuhud oluşu bizde neden meydana gelmiyor? Tabii düşündürüyor bunları bizleri. Ne yaparız? Bunda azalarımızı koruyacak olursak Allah'ın izniyle kurtuluruz. Biz bir Sami Efendi Hazretlerinin evladını gördük. Dedi ki ben iki gündür kendimi toparlayamıyorum. Çok rahatsızım dedi. Hiç dedi oturuyorum birisi geldi dedi.
Ya benim hiç alakam yok dedi. Öyle bir söz etti dedi. Dünya sözlerinden konuştu dedi. İnanın dedi iki gündür kendimi toparlayamıyorum dedi. Şu dünyevi sözleri neleri bizi dedi berbat etti. Çok hassastır artık onlar. O gibi sözlerindene de bir kimse vardı. Kulağa hasta derlerdi ona. Hastane değildi. Kulağına pamuk tıkardı. Manevi haberlerin ilk geldiği kimseydi bu. Üstatımız da her zaman iletişim içerisinde olan bir kimseydi bu. Niye? Dünyanın çirkin sözlerini duyup da ruhi ve manevi tarafımıza sıkıntı gelmesin diye. Mesela şimdi son zamanda bir böcek meydana geldi. Gözle görülmesi de zor. Mesela meyveye dokunduğu zaman hiç belli olmuyor. Hiç belli olmuyor ama meyvenin ta içine kadar. Yani bu beyne kadar o hastalık orada zuhur ediyor. Onu yenmez hale getiriyor. Yani bizim ibadet ve taatlerimizde de öyle. Mesela bir aldırış etmediğimiz bir ucuptür, kibirdir, benliktir vesaire.
Bunlar girdiği zaman Fatihlerimizin hayrını koymuyor. Hani basit gibi görünüyor ama yok ediyor bizi. Ondan hassas duruyorlar. Çok hassas. Ellerinden geldiği kadar dikkat ediyorlar. Riyayet ediyorlar. Ölçüsünü de Cenabı Hak onların gönüllerini veriyor zaten. Kendilerini korumaya çalışınca, Tehdittikçe, gayret gösterdikçe Allah'ımız hep avinin de onların yardımında oluyor. Siz Allah'ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder buyuruyor. Ayaklarınızı sabit kadem kılar, kaydırmaz Sizi Cenabı Hak. Yeter ki onun dinine yardım. Onun dinine yardım emri ilahiye riayet etmek. Elimizden geldiği kadar riayet ettikçe Efendimiz aleyhissalatu vesselam buyuruyor ya Ey Abdullah Sen Allah'ın emrini gözet ki Allah da seni gözetsin. Sen Allah'ın emrini gözet Ta ki Allah da seni gözetsin. Seni şeytanın şerrinden korusun. Nefsin belasından her türlü sıkıntıdan seni muhafaza etsin.
Sen yeter ki emri ilahiyi gözet. Yani Rabbimiz hiçbir şeyi karşılıksız bırakmıyor ki. Ve bir de bu gönül ayaklarıyla yürüdüğümüz zaman mesela dilimizle biz ibadet ettiğimizde, taat ettiğimizde, Allah dediğimizde Celle Celalühu, beden olarak yaptığımızda ne var? Bire ondan yetmişe kadar ecir ve mükafat. Ama gönül olarak yapacak olursak bunu, o ne var? Onda ne var? O zaman yetmişten yedi yüze kadar. Eğer biz zikrettiğimiz Mevla'yı zikrederken onunla münasebet kuracak bir hale gelirsek mesela namazda kul ile kul ile Mevla arasındaki perdelerin kalktığı bir zaman. Artık bunları hissetmeye başlayınca bunun kadru ve kıymeti ölçülemez diyorlar. Çünkü Rabbimiz bazı taatlerde ey melekleri, melekler diyorlar ki Ya Rabbi biz yaza yaza bunun ecir ve mükafatı bitmiyor. Çünkü bir gayrisab. Hesabı yok. Siz olduğu gibi kaydedin buyuruyor. Olduğu gibi kaydedin.
Yani büyüklerimizin göz açıp yumuncaya kadar ki amellerine insanların ve cinlerin ameli kadar mükafat verilmesinin sebebi bu işte. Büyük bir karın içerisinde. Onun bir İhlas-ı Şerif'i okuması yetiyor. Öyle ki pazarı çok yüksek onun. Artık mesela taş. Umumi isim olarak taş. Bunun yanında kömür de yerine göre bir taştı. Kurşun da taştı. Bir kobalt. Bu da bir taştı. Bunun yanında ne var? Bunun yanında gümüş de bir taştı. Daha sonra bir madeni eşya olarak söylüyorum. Altın da bir madeni eşyadır. Nasıl kömür? Kömür bir madeni madde ise bunu Ala suresinde Cenabı Hak buyurur. Şimdi bunun yanında nedir? Demir de. Bunun yanında kurşun da. Daha sonra gümüş de. Altın da. Yakut da. Zümrüt de. Bunların hepsi taştır. Bir madendir. Şimdi zümrütün mümkün mü kıymetini ve değerini bunun taklitleri var o başka. Hakiki olanlarının değeri ölçülemiyor.
Mesela bizim memleketimizde şu yakında Kütahya tarafı mıdır, Eskişehir midir bir yerde bulundu. Memleketimiz çok zengin Allah'ın izniyle ve bunun hesabını yapıyorlar. Bunun hesabını yapıyorlar. Diyorlar ki çok büyük bir nimeti Cenabı Hak nutfetti diye. Onlar amellerini ve taatlerini zümrüt haline getirilmiş kalbi ve ruhi, sırrı hale dönüştürmek suretiyle onun için değeri ölçülemiyor. Allah'ımız bu sebeple Velilerin beşeriyet çadırı içerisindedir. Onları benden başkası tanımaz buyuruyor. Niye? Bu değerleri elde ettikleri için. Bize mürşidi kamillerimizin hep uğraştığı bu insanda memnunuz gizli olan bu değerleri ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Mesela gönül yeter. Bunun yanında hapl verip damarı bilmem filan göz, el, ayak demeye gerek yok. Çünkü azalarla çok alakalı bu. Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Ören gözü kulağı, duyan kulağı tutan eli yürüyen ayağı olurum buyuruyor.
Yani bu artık üstadlarımızın vermiş olduğu vazifelerle bilhassa bilhassa ruhi taatlerle ulaşmışlar. Bundan dolayı diyorlar ki rabıtayı zikre tercih edin. Murakabeyi zikre tercih edin. Kalbinizi murakabeye alıştırın buyuruyor. Yani direkt istifade ediyor artık. Yani o bizim şu mahallemizde açılan bir bakkal değil. O artık uluslararası bir ticaret yapıyor. Üretimin içerisinde o. Manevi bir üretimin içerisinde. Çok yüksek. Bundan dolayı Rabbimiz esrarı Onların Cenabı Hak mallarını ve canlarını Cennet Mukavini satın aldı. Derken Caferi Sadık Hazretleri, Kaddafi Allah'ın sonra kendinizi ucuza satmayın. Sakın ha cennet karşılığı yapmayın. Cemalullah isteyin. Onun rızasını isteyin. Bu Tevbe Suresi'nde ve Rılvanum minellahi ekber diye. Allah'ın rızası her şeyden üstündür. Bunları yakalamışlar işte. Bunları elde etmişler. Bu ne olacak? Bu dünyada olacak.
Elhamdülillah okuyan, bilen kardeşlerimiz Sizler bunu idrak ediyorsunuz. Biliyoruz. Ne olacak? Etrafımızda da bu sayede çok faydalı olacağız. Çok güzel hizmetler vereceğiz. Bak insanımız bundan habersiziz. Bilmiyoruz. Zannediliyor ki alışılagelen adet habiili. Bir yerlere gidiyoruz ama eskiden babam da gidermiş. Dedemdeki hiç öyle değil. Bu gelişler, bu pazarı, bu değeri elde etmek için gider geliriz biz. Allah'ımızı bulma, vasını ilahi olabilmenin artık çalışmasıdır. Bu başka bir şey değil ki. Merdiven oturmaya değil basıp geçmeye yarar. Dünya zevkleriyle oyalanmaya değmez. Yolumuzda yolumuzda yürümeye bakmalıyız. Yani merdiven nedir? Oturup kalmak için değil. Nefsin mertebelerini aşacağımız merdiven, ilimde aşacağımız merdiven ne diyeyim başka? Nasıl anlatalım ki?
Mesela mümin olma merdiveni, müttaki olma merdiveni, Ebrar sınıfından olma merdiveni, mukarrebun zümresine erme merdiveni bunlar oturup kalmak için değil. Adım atacağız. Verilen evrad ve ezkarla bilhassa rabıta ve murakabelerle ne yapacağız? Bu merdivenleri çıkacağız biz. İnşallah en güzeli, bitmeyene, sonu olmayana, seve seve doyulmayacak olana aşık olalım. Şimdi misal acayip kaçacak. Diyelim ki şöyle diyeyim anlaşılacak Allah'ın izniyle. O misale gerek yok. Bu onu anlatır zaten. Şimdi ne dendi bunda? Seve seve doyulmayacak olana aşık olalım. Züleyha diyor ki Yusuf aleyhisselama, ya Yusuf. Ne güzel gözlerin var. Öldüğüm zaman bu gözler yüzüme akacak. Ne güzel de yüzlerin var. Onları da diyor kuruyacak. O kemiğe yapışıp bitecek. Ne güzel saçların var. Bedenden bedenimden ayrılacak. O zaman niye değer vereceğiz biz? Seve seve bitmeyen ve doyulmayan Rabbi Zülcelal bize.
Çünkü ona o güzelliği lütf eden kimdir? Rabbimizdır. Bundan dolayı evliya tarif edilirken eserden müessire geçendirmiş. Yani eserde kalmıyor. Şu dünyada kalmıyor. Bu dünyanın fani olduğunu bilerek müessire görüyor. Yani ahirete gözünü dikiyor. Bu nasıl oluyor? Cenabı Hak bir kimsenin gönlüne nur verecek olursa bu evradımızla, ezkarımızla, zikrimizle, Rabbimize dönüşümüzle o kimsenin gözünde bu dünya basitleşiyor. Ahirete dönüyor. Uhrevi amellere meyil ediyor. Rabbimize dönüyor demek yeter işte. Onun, Rabbimize dönüşün bir anı deniyor kitaplarda. Bir zerresi, bir zerresi güneşin doğup battığı her şeyden üstün. O zaman diyor zaten ömrümüzü berbat etmişiz diyor. Döndüğü zaman. Mesela, kılmış olduğu namazı kırk yıllık tatilini yeniden kılan kimseler var. Niye kılıyor? Kılamamışım ki diyor. Mevlana'mızın buyurduğu gibi iki yatış bir kalkış olmuş diyor.
Hani bu derine daldığı zaman Mevlamızı bulduğu zaman artık tahrif edilemez o. 0 yolda yürüyen gibi değil. Yaya yürüyene benzemiyor. Bisikletle yürüyene benzemiyor. Motosikletle yürüyene benzemiyor. Motorlu taşıtlarda yürümeye benzemiyor. O tren hızlı trenlere de benzemiyor. O uçağa da benzemiyor. Füze diyeceğin zaman ancak misal olarak bununla diyebiliriz. Füze gibi. Misal verdiyseniz çok uzar. Bir tanesiyle böyle arabada gittik. Bakın güzelliğine. Bize çok şeyler anlattı da. Şöyle yiyecek kabı var. İçinde fındığı var. Fıstığı var. Bademi var. Daha başka üzüm gibi var. İnanın bir tanesinden de almalı. Bu bize çok garip gelecek ha şimdi. Dedi ki ben alamam. Çünkü birini diğerine tercih gibi olur. Allah'tan korkuyorum dedi. Bak o diyebilir. Çünkü o öyle bir halin içerisindeki, şimdi biz bunu tarif edemeyiz. Anlatılmaz ama anlattım. Çok müstesna. Dinle artık.
Sadece imrenmek için söylüyoruz. Yani yaşantıları müstesna efendim. Mesela bakarken hiçbir zaman boşa bakmıyor. Hep ibretle bakıyor. Duyduğunda da öyle her hali dolu. Yani lav yok boş yok. Bir işten boşaldığı zaman tekrar yorulun. Anil lavi more'un. Mesela cennet ehli hala anlatılırken lavan ve lekizaba buyuruyor. Orada boş söz de yok. Yalan da yok. Yani cennet yaranında hiçbir boşluk yok. Ama oturuyor böyle. O oturduğunda Rabbımızla alışverişin içerisinde o. Gönlüne Rabbi zülcelal'imizden nur olarak görüyor. Mesela Davut Aleyhisselam'a Cenabı Hak vahiy diyor. Ya Davut benim öyle kullarım var ki ben onların kalplerinden bir pencere açarım. O vasıtayla ben onlarla görüşürüm. Onların kalbinde öyle bir nur var ki nasıl ay ve güneş yeryüzünü aydınlatıyorsa onların nuru da benim arşımı aydınlatıyor. Onlar bu işte.
Evet, en güzele, bitmeyene, sonu olmayana, seve seve doyurmayacak olana aşık olalım. Bir kıvılcım malı, Mesela bir elektrik diyelim kontak veya diyelim bir kaçaklık yapacak olsa ne yapıyor? Allah korusun koskoca eviyi, parkı, malı, mülkü, koskoca fabrikayı mahbedip gidiyor. Bir sivilce güzelliği alır. Ölümden ölümden mal ve güzellik kaçırılmaz. Ancak mal ve güzellik hak için sevenlerde mevcuttur. Sığara gibi değerlendirdiğimizi, sığara gibi değerlerimizi taksit taksit kaybettik. Sığara'yla para ve ömrümüzü ufak ufak zehirlerle, ruhumuzu da isyanla kaybettik. Senden öte seni sevdireni sev. Bu çok önemli. Senden öte seni sevdireni sev. Değil mi? Allah'ı sev. Çok güzel bir ifadede bulunulmuş. Aşıkların ancak sözü böyle olur. Mesela diyor ki atıyla ahıra giren atın yediğinden tadarsa huzursuz olur. Ömrünün sonunu getirir.
Ahıra benzeyen dünyada nefis ve beden atının gıdası ile ruhunu besleyen de huzursuz olur. Manevi hayatına son verir. Mesela insan ahıra atıyla giriyor. At ne yiyor? Saman yiyor. Küspe yiyor. İnsan da onu yese ne olur? İnsan da onu yiyecek olsa hayatına çok büyük bir zarar açar. Şu dünya ahırına da biz girdirdiğimiz zaman, girdiğimiz zaman nefis ve beden atıyla giriyoruz biz şu dünyaya. Nefsin yediklerini biz de yiyecek olsak, gıybeti biz de yiyecek olsak, kovculuğu biz de yiyecek olsak, Allah korusun iftira gibi ne gibi, sonra şehevi hayvani duygulardan biz de yiyecek olsak ne olur? Ruhani hayatımızdan hiçbir eser kalmaz. Cenabı Hak muhafaza buyursun.