Kanaatkar Olmak ve manevi Rahatlık kaydında Kanaatkar olmak. Kanaat ne demektir? Sözlük anlamı, kanaatin şudur, errida bil-gase. Şimdi, kasem yemin manasına da gelir, taksim anlamına da gelir. Allah'ımızın taksimine razı olmak. Mesela daha adam dün çıktı, öyle zengin oldu ki ne nimetlere mazhar oldu demeyiz. Razı olun. Allah'ımız O'na o kadar takdir etmiş, bize de bu kadar takdir…
Kanaatkar Olmak ve manevi Rahatlık kaydında Kanaatkar olmak. Kanaat ne demektir? Sözlük anlamı, kanaatin şudur, errida bil-gase. Şimdi, kasem yemin manasına da gelir, taksim anlamına da gelir. Allah'ımızın taksimine razı olmak. Mesela daha adam dün çıktı, öyle zengin oldu ki ne nimetlere mazhar oldu demeyiz. Razı olun. Allah'ımız O'na o kadar takdir etmiş, bize de bu kadar takdir…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 13 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Kanaatkar olmak. Kanaat ne demektir? Sözlük anlamı, kanaatin şudur, errida bil-gase. Şimdi, kasem yemin manasına da gelir, taksim anlamına da gelir. Allah'ımızın taksimine razı olmak. Mesela daha adam dün çıktı, öyle zengin oldu ki ne nimetlere mazhar oldu demeyiz. Razı olun. Allah'ımız O'na o kadar takdir etmiş, bize de bu kadar takdir etmiş demesi nedir? Böyle demek kanaattir. Bakıyoruz biz Neml Suresi'nde bunu çokça da ifade ediyoruz, çokça. Süleyman Aleyhisselam'ın erimiş olduğu nimet tarif edilemez. Çok büyük nimete mazhar oldu. Fakat bu mazhariyeti onu çılgınlığa götürmedi. Azgınlığa götürmedi, bir peygamber sure. Bakın ne diyor, Allah'ımız büyük bir nimet lütf ediyor. Sebeülkesinden kraliçe, belkız onun tahtı geliyor. Onun tahtının gelmesi hükmünün bitmesi demek. Bu çok büyük bir hadise. Bir anda geliyor da. Bir anda olduğu gibi tahtı geliyor.
Sonra nimet tarif edilmeyecek, edilemeyecek şekilde bu nimetlere karşı Süleyman Peygamberimizin bu mübarek sözü bize çok büyük bir örnektir. Mesela nimete mazhar olunca ne oluyor? Bakıyoruz, daha hiçbir şey yok. Telefonun en yükseğine koşuyor. Ondan sonra arabanın, evin, evet bunlar güzel de yolun da kullanılırsa güzel. Hemen yürüme de değişiyor, oturma da değişiyor, insanlara bakış açısı da değişiyor. Böyle bilmeyenlerimiz için oluyor bu. Fakat örneğimiz bizim nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihler olduğu için nebilerden Süleyman Aleyhisselam bu büyük devletin, bu büyük nimetin karşısında esamne, şöyle buyuruyor, diyor ki, taht geliyor, tahtı yanında görüyor. Görünce şöyle diyor, bu şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur.
Kim de nankörlük giderse bilsin ki Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir. Bir anda da alabilir Cenabı hak. Bu ada pazarındaydı, ada pazarında deprem olduğunda ekmek kuyruğuna giriyorlar. Ekmek kuyruğuna girince orada bir tanesi diyor ki, bakın arkadaşlar diyor, ben bu memleketin en zenginiydim. Ben bu memleketin en zenginiydim. Şimdi ekmek kuyruğuna giriyorum. Zenginliğin kime ait olduğunu Rabbim bana gösterdi, diyor. Dün en zengin kimseydim, diyor. Şimdi ekmek kuyruğuna girdim. Bunlar bizim için ebedi değil. Ebedi olan nedir? Yolunda sarf ettiğimiz zaman o ebedidir. Hakikat ehillerine göre kanaat. Diyelim ki böyle dünyevi nimetten mahrum. Mesela, sizin memleket için diller bir buğdayı var, bir de içtikleri aşı var. Duyarım. Diyelim ki bu da olmadı. Olmasa bile, yes sükun in the ademe'l me'lufak. Allah'ımızın diyelim nimetinden mahrum.
Bunda sükünde, şikayette değil, hiçbir şeyimiz yok. Ne demiyor? Allah'ım böyle takdir etmiş, diyor. Size birisini anlatayım. Kocasından çok sıkıntı çektin. Kocası kendine münasip değil. İbadet taatini yapamaz oldu. O kış günlerinde neden ayrı odaya çekildi, sobanın üzerindeki ibriği aldı, onun sıcaklığından istifade ederek buz gibi odada evrak ve ezkarlıktu. Böyle bir kimse. Bu, yokluğa düşünür. Yokluğa düşünce secdeye kapatmış. Allah'ım demiş. Halimi görüyorsun, biliyorsun. Çok geçmeden bir telefon demiş ki: Benim gönlüme bir sızı düştü. Acaba ne haldesiniz? Ben de demiş, üstlazım'ın himmetine sığınmıştım. Biiznillahi teala. Allah sizi bana yetiştirdi, diye. Ona sığınmamız gerekir. Peki, hiyel iktifau bil galil. Şimdi cemiyetimize baktığımız zaman acaba bu şekilde mi? Nimete mazhar değdi. Bu zor yetiştiriyor. Elektriğiydi, suyuydu.
Mesela büyük şehirlerde neredeyse milyonlarca aylık ödeme yapıyor. Bazı bazı evlerde beş milyon gidiyor. Bazı evlerde gidiyor. Yani apartmanın masrafları bulunduğu yere göre değişir zaten. Bu gibi durumlarda diyelim ki zorluk çekiyor. Bu zorlukta ne de? Hiyel iktifeu bil'l-gazih. Cenabı hak bana bol ihsan etmedi diye şikayet etmeyecek, onunla yetinecek, diyor. Allah'ımıza hamdolsun. Demek ki böyle takdir olmuş ve bil. Hiyel istineu bil mevcut. Elindeki olanla Allah'a hamdediyor, şükrediyor. Elhamdülillah, her şeyimiz bol, diyor. İnsanın başından geçen hadiseler oldu mu, unutamıyor ve bu bir tecrübedir oluyor. Görerek anlatmış oluyorsun biiznine. Biz bir dağ köyüne gittik. Elhamdülillah, Rabbimize hamdolsun, o kimsenin ihtiyacını karşılayacak şekilde de gidildi. Vardığımızda bize söylediği söz şu oldu, Kardeşimizin evine gidelim, dedi. Benim bir kardeşim var.
Onu demesinin sebebi evde bir şey yok. Ne tüpü var, ne mutfağı var. Biz eski dille hazında mı deriz? Yok. Öyle buzdolabıymış neymiş hiç yok. Söylediği söz kardeşinin durumu biraz iyi. O da bal işleriyle, neleri ile meşgul olur, oraya gidelim diyor. Şikayet ediyor mu? Katiyen. Ama Allah'ımız ne yapıyor? Dutfediyor, ihsan ediyor, kendi hazinesinden. İkrime Hazretleri ve diğerleri bunun yanında tefsir, fessirin-i zan efendilerimiz, şu ayet-i celilenin tefsirinde buyurdukları bize şudur, es-selam-i. İster kadın olsun ister erkek olsun, kim salih amel işlerse, Kuran-ı Azimüşşan'a uygun bir amel işlerse, ve hüve müminun mümin olarak, onlara taze hayat lütfederiz. Bu ayet cellenin tefsirinde o hoş bir hayat, tatlı bir hayat. Bunu şöyle izah ediyorlar. O, insanın huzurlu hayatı, hoş hayatı, tatlı hayatı, sürurlu ve neşeli hayatı nedir? Kanaat sahibi olmasıdır. Ayet-i celil suresinde geçer.
Tekrar Allah'ımız onları kendi lutfundan, ihsanından ikramlarla bezeyişini izah ederken, Ehl-i Beyt-i Mevla'l-celal'imiz bütün yaramaz hallerden, bunu ifade etmekte edebe uymuyor. Yani uygunsuz bütün hallerden Allah'ımız onları ne yapıyor? O uygunsuzluk halleri gideriyor. Onları tertemiz kılıyor. Burada ehli beyt, efendimizin yakınları, ailesi, sallallahu aleyhi ve sellem. Onları tertemiz kılması ne anlama geliyor? Ey el-Buhlu ve tama. Cimrilik ve dünyaya aşırı hırstan Allah'ımız onları koruyor. Onlar da cimrilik diye bir şey olmuyor. Yani temizliği böyle haber veriyor Cenabı hak. Hayaten tayyibe sürurlu bir hayat, neşeli bir hayat. O kanaat. Burada ise biz ehli beyti tertemiz kıldık, buyurulurken, cimrilikten ve tamadan uzak kılınmış olur. Ve fi kavli I ta'ala. Ve yutahiraküm tathira. Onları tertemiz kılıyor. Cenab-ı Hak sizi tertemiz kılmak ister. Ey bissehaveti vel'gana.
Tertemiz olması cömert olması ve kanaatkar olmasıdır. Peki, bissehai vel isar aynı zamanda Allah'ımızın temizlemesi cömertliğidir. İsar, kendi menfaatini yokluk içerisinde olsa bile bir başkasına veriyor, bir başkasını kendisine tercih ediyor. Süleyman aleyhisselam diyor ki, ya Rabbi, beni bağışla. Bana öyle bir mülk ihsan etki, bir başkasında olmasın. Innehu erade bil mülk. Burada Süleyman aleyhisselam'ın istediği bir mülk, kanaatkar olmaktır. Peki, Süleyman aleyhisselam'ın hüdhüd, birçok hizmetlerde onu kullanıyor. Bilhassa suyun bulunmasında bu hüdhüd, huşun suyu buluyor. Hatta su mühendisidirler, suyu buluyor. Bu kayboldu. Bu kaybolunca Süleyman Aleyhisselam çok mahzun oldu. Eğer bunu bulursam dedi, yakalarsam onu boğazlayacağım, ona şiddetli bir azap edeceğim. Ey. Burada ona kanaati, kanaati soracağını ve tamah dünya arzusu ile de imtihan etmektir, diyor.
Şiddetli azap ifadesini tamah ile onu imtihan ve kanaat sebebiyle diyor, onu soracak Cenabı hak. Bunu ifade etmişler müfessirine zam efendilerimiz ve sonra, ütüt dedi ki, ya Süleyman bana izah gitme. Bak sen beni dinle. Ben Sebe ülkesine gittim. Orada bir kral var. Kadın çok büyük bir mülke sahip. Yalnız Ay'a, Güneş'e, Yıldız'a takıyorlar. Süleyman Aleyhisselam onun tahtına muhabbeti yok. Sadece onun İslam'a gelmesini istiyor ve Rabbamız da lütfetti, teshamle. O azgınlar için, o azgınlar için öyle bir ateş ki o tarif edilmez. O ateşi tarif etmen mümkün değil. Burada bir tanesi anlattı, bu ateş hususunda cehennemden dedi, görmedim ama inanacak bir kimse. Şöyle dedi, iğne deliği kadar, iğne deliği kadar bir yer açılsa ölünceye kadar başını secdeden kaldırmaz, diyor. Yani o ateş dünyadaki ateş gibi değil.
O ateşte duran, Allah korusun, bu ateşte bir sene diyor rahatlığından dolayı sağından soluna dönmez. Tabi görmediğimiz için böyle kolay geliyor, Allah korusun, Allah muhafaza etsin. Innel, evet, innel huccara lefi cahim, o azgınlara öyle bir ateş var ki, innehu'l harsu fiddünya, O diyor azap, dünyada hırstır. Doyumsuzu. Ne maaşına doyuyor, ne evine, ne barkına, ne arabasına. Görüyor ya bir başkasını, görünce benim araba da şu kalitede olsun, diyor. Şu modelde olsun, diyor. Bilhassa kullanılan telefonlar da olsun, Diğer eşya da olsun. Kadınlar diyelim bir merasim, bir başkasının elbisesini görünce değişiyor ve bu şikayette de bulunuyor. Sonra bir diğerinin evinde diyelim, onun evinde bulunması bile onun kafasını, gönlünü karıştırıyor. Bizim evdeki mutfak takımı böyle değildir. Bizim evin mefruşahtı da böyle değil. Eğer kanaatsiz olursak evin perdesi de öyle değil.
Nasıl evini düzenlemiş, nasıl bir dekor vermiş, geliyor evde bir sıkıntı hasıldur. Asıl azap innel füccara lef I cahim hem de kesin ifade ediyor Cenabı hak. Tekkitle ifade buyruluyor. Bu buyruluyor, dünyada hırstır, doyamamak. Esselam ne? Hayırlı olan kimselere ise tarifi mümkün olmayan nimetler bahşolunuyor. Bu nimet anlatılırken, innehu el kanaatü fiddunya. Bu nimet dünyada kanaatkar olmaktır. Mesela biz bu bazı sıkıntılı hadiselerde görüyoruz. Diyelim ki bir yardım alınıyor. Bunun yanında diğer fakirler de var. Hepsi değil. Bir kısmı onu gözetmiyor ve bir yığınak yapıyor. Oradan da alıyor, diğerisinden de alıyor. Kanaat. Benden başka bir diğeri almadı. O daha yoksul sözü çok az durmuyor. Halbuki öyle olması lazım. Ve bil, en nebiyyu sallallahu aleyhi ve sellem, el kanaa, ken hüzün, la yefna, kanaat tükenmez hazinedir. Gerçekten öyle.
Şöyle bir düşündüğümüz zaman kanaatkar insanın zenginliği, o zenginim diyenlerden çok fazla. Yemesinde, içmesinde, evinde, barkında, ticaretinde, kazancında her şeyde. Bir aşçıydı Mekke-i Mükerreme'de. Bu ağladı. Orada lüks bir rutin dedi ki sonsuz bir nimet, fakat dedi bana geliyorlar dedi. Aşçı daha çeşit yok mu diyorlar, dedi ağladı. Dedi aleyhissalatu vesselam efendimiz iki katı bir araya getiremiyordu. Bu ne halde? Hem hacca geliniyor hem de o kadar nimetin içerisinde çoğunda döküyor zaten aldığını yiyen. Bir kısmı, insanız. Bir giyim mağazasında da öyle oldu. Sayılamayacak kadar çeşitli giysiler mevcut. Oradaki çalışan bir kimse dedi ki, bak dedi siz burada ne kadar çok çeşit var diyorsunuz, Öyle gelenlerimiz oluyor ki daha çeşit yok mu diye. Biz İslam tarihinden misal vermiyoruz.
Bir Ebu Hüreyre'la, Sak radıyallahu anh, Resulullah'ın huzuruna gelirken şöyle diz kapağını örtebilmek için giymiş olduğu gömleği diyor çekiyordu böyle, çekiyordu. Aman ha diz kapağımdan yukarı görülmesin diye, yok. Efendimiz, eğer iki elbisesi olan varsa, ondan birisini şu fakire verirse cennet de benimle komşu dediği halde kimse çıkmaz. Ashabı Cüzin efendilerimizden birini göremedi, sabah namazında. Neredesin deyince ya Rasulallah bizim bir el bilseniz var. Ben diyorum, namazı kılıyorum, benden sonra da hanım giyiyor, üstünü ancak örtebiliyor. Öyle dikilmiş ne diye sarılıyorlar ona. Şimdi nasıl oluyor? Bunu anlatsak, eğer Rabbamızın ayat-ı ilahiyyesi Ashab-ı güzinin o güzel hayatını bilmezsek, o, 0 zamandı. O, 0 tarihti. Geç o, şimdiki söz o, geç diyor. Çünkü bilmiyoruz ki Ashab-ı Müziğinin, Ashab-ı Kennecum pebieyihim ikredetüm ihtedeytüm.
Sahabelerim yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erişirsiniz. Fotoğrafımız bu. Eğer Allah'ın celle celalühü'l-eknahane nesz. Eğer Allah'ın celle celalühü taksim ettiğine razı olursanız, insanların en varlıklısızsınız. En varlıklı olanı sizsiniz. Zebur'da şöyle geçer. Kanaatkar, aç da olsa zengindir. Niye zengin oluyorlar? Mevlana'mız bir gün hanelerine gelir, Gaddes Allahu Sırra, hanım, bir çorba var mı? Yok, Efendi Hazretleri. Başka ekmek var mı? Yok, Efendi Hazretleri. Bakın neden yok demiyorum. Desenle, evimiz Rasulullah'ın evine döndü. Aişe Annemiz radiyallahu anh'a aylar geçerdi de baca çıkmazdi. Beş şeyi beş şeyde kılmış. .Üstünlü, fittaa. Yani insanın üstünlüğü, değer yargısı beyin yapımıza göre, kalbimize göre, ahlaki durumumuza göre değişir görüşler. Hani öyle bir görüş olur ki, e beşeri bir görüş de olur, ilahi bir görüş de olur.
İlahi bir görüş, Rabbimiz'ın razı olduğu hallerdir. Habibi'nin bize örnek oluşudur sallallahu teala aleyhi ve sellem ve yolundan gidenler. Ama örneği bunun dışında kabul edecek olursa kişi, izzeti ve şerefi nerede görür? Varlıkta görür. Ama burada izzet ve şeref fitta, Allah'a olan kulluktadır. Çünkü malda gördüğümüz izzet, öldüğümüzde bizimle beraber değildir. Ama taat eğer rızasına uygun düşecek olursa bizimle beraberdir. Vel'züle, böyle zelil olmak, hakir olmak, beğenilmeyen bir hal içerisinde bulunmak, fil masiye, günahtırdır. Böyle inanın ibadet ve taat ehli cemaatimiz içerisinde bile değerler ifade edilirken, yerine göre Allah'ımızın razı olmadığı kıymetlere önem veriyor. Layık olmayarak dedim ya, insanın başından geçen anlatılırken daha bir tatmin edici oluyor. İnsan mutmain oluyor. Böyle oturuyoruz. Otururken ibadet, taat bilmiyorum. Tat varlıklı. Böyle dur ayağa kalkıldı.
Zengine zenginliğinden dolayı ayağa kalkma tazimde bulunmak dinimizin üçte ikisini gider. Eğer kalbimiz böyle mübarek bir yola girip aldığımız evrak ve ezkarle hedefi tayin etmeyecek olursak, ben bu ders vasıtasıyla Rabb'ımı bulacağım, ben hayırlı bir kimse olacağım, batıllardan kurtulup salihlerle olacağım düşüncesi yerleşmezse isterse hoca olsun, isterse hac olsun. Bir türlü gidişatımızı düzeltemiyoruz. Olan bir hadise. Bizim gibi insanlar geliyor, bu çok değerli kabul edilen bir hoca. İsim vermiyorum ve caiz de değil. Hiç hareket yok ama evinin önü, iş yerinin önü tırlarla dolu olan, onun pazarlamasını yapan gelince, böyle bulunduğu yerden fırlıyor böyle. Oldu mu şimdi? Kehf Suresi'nde, yirmi sekiz. Ayet-i Celilede Rabbi Zülcelal'imiz, bizim kimlerle bulmamız gerektiğini beyan buyuruyor. Müşrikler fakirlerle oturmak istemiyor. Hani o gündeki müşrikler, bugün dede müşrik diyemeyiz.
Ama o vasıfta olan insanlarımız fakir deyince onu davet bile etmiyorlar. İtibar edilmiyorlar. Bunu Rabbimiz Kuran-ı Kerim'de Sorusu Allahu alem. Tüm okumamın sebebi de Kuran-ı Kerim'deki güzellik hiçbir şeye benzemez. Bazı hayırlı kimselerimiz olur, Kuran-ı Kerim'e doyamaz. Doyamıyor. Bize gelip bunu anlatanlar bile var. Bırakamıyorum diyor. Mesela bir cüz okuyacağım bırakamıyorum içim bırakmıyordu. Dedemin evlatlarından birisiydi, kardeşi vefat etti, ziyaretine vardım. Taziyesine vardım. Taziyesinde daha yine defnedilmiş Kuran-ı Kerim'i açmış okuyor. Şöyle gözünün ucuyla bizi gördü, bıraktı. Dedi, misafirimize evde ne varsa hepsini getirin dedi. Daha yeni defnedilmiş. O da pekmezlerin kaynadığı bir zamandı. Biz de ağda derler, böyle pekmezin koyu şekli. Onu cevizle çok güzel yerler. Her şeyi getirildi ve sonra Kuran-ı Kerim'den okuyor.
Rahlenin üzerindeyken bize dedi ki efendim ben Kuran-ı Kerim'e doyamıyorum. Kuran-ı Azimüşşan'ın yapraklarını o mübarek sahifeleri döndürerek döndürerek kopacak hale gelmiş. Doyamıyorum, dedi. Kuran-ı Kerim'in sahifelerini yiyeceğim geliyor. Neden söylüyor bunu? Yönünü Mevla'ya dönmüş. Yönünü bu ifadeye kullanmak istemem. Dünya ehline dönmemiş. Rabbimize dönmüş. Dönmezsek olmaz bu. Bu, covid hastalığında gör diyor. Bizzat da yaşadık. Yaşadıklarımı bir zihinle söylüyor. Siz daha iyisini bilirsiniz, o ayrı. Böyle çorbanın en güzeli getirildi. İnkar yok, yüzüne bakamıyorsun. O rahatsızlıkta Cenabı hak muhafaza buyursun. Yiyemiyorsun böyle. Çok arzu ettiğim o çorbayı Niye hastayız? Nefsimizin hastası, şeytanın aldatması, dünyanın sevgisi bizi bu hale getirir. Onun için ibadet ve saatte tembellikler başlıyor. Yapamam diyor. Halbuki yapılmayacak hiçbir şey yok. Çünkü tabiatımız değişmiş.
Tabiatımız değişmiş. Ne yapacağız? Tabiatimizi güzelleştirdiğimiz zaman bunlar olmayacaktır, içmesin. Kuran-ı Kerim'deki güzellik, sadece bu ifade ettiğimiz gibi de değil. Rabbimiz ayet-i celile-i cemilede, sabah akşam Rab'lerine, onun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının ziynetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme. Müşrikler oturmak istemiyor fakirlerle. Fakir diyor, elbiselerin neleri eskimiş. Ama habibim sen onlara bakma, sen onlarla otur buyur, diyor Ve özellikleri de sayınız zaten. El-aize fitta, izzeti neyde arıyor? İbadette. İnginlik, basitlik, değersizlik isyanda. Vel heybete fi kıyamil ley. Heybet de bir vakar hali. İnsanlar da onu güzel karşılıyor. Böyle görüntüsü bile onlara bir çeki düzen veriyor. Bir saygınlığı var.
Değişik görüşte de olabiliyor. Çok değişik görüşte ama diyor, severim diyor. Gönlüm seviyor diyor. Böyle bir güzelliğin elde edilmesi, fikiyamil leyy, gece namazındadır. Vel hikmete fil batnil hali, karnın doldurulmaması yiyecek ve içeceklerle, bu da hikmet gibi güzel vasfı elde etmeye sebep olur. Bu güzel vasıf hikmettedir diyor, harını boşaltmak. Vel lina zenginliği, hikmeti, karının biraz boş olması. Şems, Gadesallahu Sırr-ı Hazretleri'ne Mevlana'mız diyor ki, zaten Şems diyor, bana bu yirmi altı bin beyitlik mesneviyi yazdırdı, onun kabiliyeti, onun anlayışı. Tabii, müşterisi olacak ki malı satabilsin. O, alabilecek şekilde gönlü nur olmuş. Üsteazımız da diyor ya Muhabbet harçlığı azsan, o zatın dairesine varsan diyor. Muhabbetimize göre Esad El-Bili Hazretleri böyle sohbeti esnasında müridin birisinin kalp gözleri açılır. İnsanların kalbine inen nuru seyr eder.
Kimisine deryalar gibi. Kimisine bir ırmak gibi. Kimisine bir ah gibi. Kimisine damlar şekilde. Esad Erbil Billy Hazretleri buyuruyor ki, bunu müşahede eden kimseye, herkes muhabbetine göre alışveriş yapıyordu. Herkes gönlündeki nura göre. Mesela ibadet ve taatten nasibimiz, hepsi buna bağlı. İç halimizdeki güzelliğe bağlı. Diyor ki, Şems, bugün halimi eline alma. Çünkü lokmayı alırken birkaç lokma fazla yemişim. İçime hikmet damlamıyor diyor. Ve'l-vina, zenginlik, kanaattedir, peki ve denildi ki men gana isteraha mineşu. Böyle hırslı olan kimselerin rahatı yok zaten. Devamlı içinde bir cedelleşme var onun. Yatsa da yatamıyor, kalksa da kalkamıyor, huzur yok. Çünkü gözünü hep dayamış dünyaya, ondan başka bir düşüncesi de yok zaten. Ama kanaat kimse rahattır. Her halinde rahattır. Bir ayet-i celile alınmış, kısa beyan etmek isterim. Eğri bir duvar veya uçuk bir duvar, o duvarı düzeltir.
Musa Aleyhisselam der ki, eğer sen bu yapmış olduğun hizmete karşılık bir şeyler isteseydin, bir ücret isteseydin, o zaman seninle benim artık ayrılmam gerekiyor. Burada şunu izah etmişler. Hızır Aleyhisselam'ın açlığa sabrettiği haber veriliyor. Çünkü karınları da aç. O duvarı da düzeltince sen bir ücret isteseydin bir karşılık bulurdun. Burada açlığa sabrettiğini ve açlıkla da zafere ulaştığını. Musa aleyhisselam ise lem yaz bir, pelem yaz var bil eklik. Oysa bu işte zafere ulaşmadı. Neydi o zafer? Eğer sabredecek olsaydı, Musa aleyhisselam o üç tane hikmetli iş değil, birçok hikmetli işteler nail olacaksın Ve kanaat hususunda uzun beyanlar var. Velhamdülillahi Rabbil alemin El Fatiha.