Ilahi ahlakın zikri, ve teşevv vuku ile tehla-yı Zülcelal'e duyulan büyük bir sevgi, büyük bir muhabbet ve şevktir. Zikrul ahval, acaba insanın hali nasıl zikreder? Hal, dil konuştuğu yok. Kendi durumuna göre Allah'ımız layık kılsın, lütfetsin, ihsan etsin, buyuruyor ki Cenabı Hak ile adeta bir konuşmadır. Münacat, böyle dua eder, yalvarır, yakarırız ama münacat gönülden bir yalvarış. O tarifi güç. Rabbimizin Celle Celalühu kapısına dayanıp zikretmek, böyle anlıyoruz artık, Manası Kapıların zikri. Diyor ki biz bunu şunu anlıyoruz. O kapıyı vurup içeri girmek gibi veya o kapının önünde durmak O gizli zikirdir. Kemal-ül Zikir zikrin en yüksek olan şekli Artık buna bizim diyeceğimiz bir şey yok. Gönlündeki bütün perdeler artık kalkmış. Perde kalkınca ne olur? Görünmeyen yerler bölünür. Zikrin asası, buyuruluyor.
Tabi bu zikrin asası dendiği zaman zikrin şu dayanıp da yürüdüğümüz, kendisini böyle tuta tuta bastığımız değil. Bununla bir gaye bir maksat gözetiliyor. O da zikrullah'a yardımcı gibi, zikrullah'ın desteği gibi Kelimetü la ilahe illallah la ilahe illallah gitmesidir. Kelimesidir. O takva kelimesidir. Allah'tan korku kelimesidir. Zikrullah'ın asası kalplerin tabutudur. Biz şunu anlıyoruz. Talut ve Calut hadisesi var. Biliyorsunuz bir muharebe kutsal emanetlerin olduğu bir sandık vardı. O kimin önünde bulunursa, kimin önünde bulunursa veya kapısını konursa o başarılı olurdu. Artık öyle bir güzel benzetme yaptı ki Galiba artık o başarıya yol açacak olan muvaffakıyete, yol açacak olan sandık konmuş, onun önü açık. O artık yürüyebildiği kadar yürüsün Allah'ımızın lütfuyla. Şimdi o kalbi de haber verirken Rahman'ın Celle Celalü kudret parmakları arasında demiş.
Allah'ımız için parmak ifade edilirimiz zaten kudret deyince onun Azameti ilahiyesi. Demek ki kalp ne kadar mühim bir Allah'ın lütfu, ihsanı ikramıysa Cenabı hakk'ın kudret parmakları arasında. Burada ifade edilen o Cemal ve Celal diyor parmakları arasındadır, kudret tabii Zikir savamı, bu savamı daha ziyade hatırladığımız Allah'ımızı anmak için, insanın böyle kendi iç alemine dönmek için mahsus böyle küçük bir kulübe. Gerçekten de bu önemli olur. Mesela evinden uzak, parkından uzak. Şimdi evin dediğinde zile basacaklar bir sıkıntı. Telefonumu ötecek bir sıkıntı. Mutfaktan hanımın sesi gelecek bir sıkıntı. Çocukların sesi gelecek bir türlü. En güzeli böyle gizli kimsenin görmeyeceği yerde Allah ile baş başa. Öyle oldu mu kabirde telefon sesi mi duyacak? Ses Hayır. Orada Allah'ımızın inşallah lütuf ve keremine mazhar oluruz, böyle bir yer.
Biz bunu gizli mesela dağın başında veya tenha bir yerdeki kulübe diyoruz ama manevi diyor manevi bir sığınma, manevi bir kulübede bulunmaktır. Öyle bir yerde bulunur ki böyle biz gizli diyelim, mücra diyelim, kimsenin göremeyeceği bir yer. Merkür Rabbi zülcelalimizle münasebetinin daha güçlü olması için. Mesela şimdi lamba yanıyor, elektrik var. Neyi görüyoruz? Saati görüyoruz. Duvarı görüyoruz. Direği görüyoruz. Kitapları görüyoruz. Mobilyayı görüyoruz. Halıyı görüyoruz. Tavandaki süslemeyi görüyoruz. Bu nedir? Gönülde bir takınaklık, bir engel gibidir. Ama öyle bir yerde mesela gidiyorsunuz Hamidullah Veli mesela Somuncu Baba'nın kuru bir taş. İniyorsunuz, başınıza yayıyorsunuz hatta bilinize yayıyorsunuz, içeriye giriyorsunuz. Mesela merkez efendinin yeri. Koyu ki kuyu ta yerin dibinde.
O kuyuya giriyor ki böyle Yusuf Aleyhisselam'ın düştüğü kuyu, Yunus Aleyhisselam'ın girmiş olduğu balığın karnından Ya Rabbi sen Kemal sıfatlarınla muttasıfsın. Eşin, benzerin yoktur. Senden başka ilah tapılacak, itaat edilecek, güvenilecek, dayanılacak kimse yoktur. Ben kendime kendi nefsime zulmettim deyip ilahi aleme açılmaktır. Buyuruyor ki zikrettiği Mevla-yı Zülcelal ile arada hiçbir engel olmaması için manevi bir çadırın içerisine girer. Ve Bütün gayretini, çabasını, emeğini Rabbimize verir. Tamamen ona odaklanır. Hiçbir şey hatırına gelmez. Sultanü'l-zikir. Bunu da nasıl izah inebiliriz? Artık Rabbi Zülcelal'imize doğru yürümektir başka da soracak. Bir de burada Ayet-i celil almış İslam'ınu. Bilmediğiniz bir hususta bilene sorun. Bunu bazı müfessirin, müfessirini Kiram efendilerimiz diyor der ki Bilmediğiniz bir hususu zikir ehline sorun.
Okumamış ama Allah tarafından okutulmuş, o size o içinden çıkamayacağınız meseleleri halleder gidelim. Abdülaziz Etdebba Hazretleri bunlardan birisi okumamış. Fakat öğrencilerinden çok maluma sahibi olan kimseler var. Geliyorlar efendim şu mesele nasıldır diyorlar, halledip geliyor. Çok buna misaller uzun verilebilir. Zikir ehli olmak. Bu zikir ehli olmak bıkmıyor. Öyle ona artık yar olmuş, onsuz duramıyorum. Zikrullah ile hem dem olmuş, gece de öyle gündüz de öyle, o Konya'daki dişi babamız Rahmetullah aleyh dedi, adeta bayılır. Zikrullah'a bayılır. Neşesi o. Zikir ehli demek biz boşuna konuşmuşuz. Allah'tan alan, Allah'tan veren, Allah'tan duyan, Allah'tan gören Rabbımızla anlayışı Mevla ile olan kimsedir. Alim, doğru. Ama bu kimse Rabbimizi tanıyan alim. Zaten dinlenmiyor da. Böyle kaba saba geliyor insana. Ama bir evliyaullahın kelimeleri neleri bile insana huzur veriyor.
Şu dünyevi hususta konuşması bile Ve Allah'ımızın emirlerine riayet diyelim gününde, yani her anında Mevla ile beraber İlim deyince sadece zahiri yönü değil, o ilmin hakikatine ermiş ve ve böyle işlerdeki Rabbimizin kastını anlıyor. Böyle fıkhi meselelerde, dini konularda kitaba bir bakalım getiren kitabı değil, açıp oradan söylemiyor. Gönlünü açıyor Mevla-yı Zülcelal'e, şeriatimizin gözüne vakıf oluyor. İmam-ı Şarani hazretlerinin El-Mizan diye bir eseri var. Onda bunu ifade eder. Der ki mesela hoca sınıfı onlar tabi üstün kimselerdir, delillerle yürürler, ona göre hareket ederler. Şer'i deliller, ortaya konlar, işte icmadır, kıyastır, mesai, kitap, sünnet Tabii bunun usulleri var. Ona göre hareket ederler. Fakat bu dediğimiz zikir ehli ise diyor, bizzat hiç o delillere niye müracaat etmeden şeriatın gözüne vakıf olur. Sana oradan söyler. Böyle hayırlı kimselerden bazı tavsiyeler var.
Buyuruyor ki Allah-u Zülcelal'i zikredin, şu dudağınız var ya Biz burada namazda da okuduk zaten Allah size iki tane göz vermedim Hakkı görülmek istiyorum Bir dil, iki de dudak Beyninizi iyi çalıştırın, yolun birisi hakka gider birisi de batıla gider. Bir tarafı şeytana çağırır, çağırmaz olsun. Bir tarafı da Mevla'ya çağırır. Siz beyninizi kullanın, aklınızı kullanın. Düşünün buyuruyor bize. Düşünün ben hangi yolu takip edeceğim? O takip edeceğimiz yolda da suratimizi çok iyi ayarlayacağız. Tabii yolun engelleri de var öyle biz dünyaya boşuna gelmedik ki Allah'ımız yoksa bizi bilmiyor mu? Cennete ehline, cennete Allah korusun ateş ehline ateşe. Mesela Araf suresinde Cenab-ı Hak Bizi bize şahit kılmak için Ben sizin Rabbiniz değil miyim buyuruyor Yoksa biliyor Cenab-ı Hakk Mesela Allah'ımız bizi bir şeylerde imtihan ediyor. Bilmiyor mu Cenabı Hak? Biliyor ama bizi bize şahit kılmak için.
İşte bak kulum siz sür. Mesela malınıza mülkümüze kesat geliyor, feryadı basıyorsunuz. Ondan sonra bir çocuğunuzun başına sıkıntı geliyor, sabır yerine şikayet ediyorsunuz. Bedeninize bir hastalık geliyor, demediğiniz yer yok. Çokça duyduğumuz misal Rabiatü'l Adiyy annemiz. Bir kadın gelmiş de başı sarılayım. Bu nedir demiş. Ya Rabbi anneciğim başım çok ağrıyor demiş. Kaç yaşındasın? Otuz. Otuz yaşına kadar şükür bezi sarmadın da şimdi şikayet bezi mi sarıyoruz? Bakıyorum, yüzüme denk geldi, Meryem validemizin bir gösterimini gördüm. Meryem validemiz Kuran-ı Kerim'de vasfedilen bir anne o. Musanat diye geçiyor. Yani bütün kötülüklerden korunmuş tertemiz. Nur, Allah tarafından ihsan edilmiş Tahrim Suresine geçen. Çekmediği sıkıntı yok. Halbuki Rabbimiz seçmiş, Rabbımızla da konuşuyor. Seçilen dört, cennet ehli annelerimizden biri ama başına gelmeyen musibet yok. Hep ayağa kalkıyorlar.
Hepsi birden onu yük etmiyor. Öyle kolayını elde etmiyorlar, öyle rahatlığına değil. Çünkü biz dünyaya da rahat etmek için gelmedik zaten. Sıkıntılarla, nelerle okuduğumuz o Beled suresinin baş tarafından okusaydı o da öyleydi insanlar. İnsan zorluklar içerisinde Bak, ana karnında ananın çekmediği yok. Bir tanesi anasını sırtına almış Beytullah'a tavaf ettirmiş. Demiş ki Ya Rasulallah, annemin hakkını ödedin mi? Sen onun karnındayken alıp verdiği bir nefese de yetmez, buyuruyor. Bu çocuk dünyaya geliyor rahat mı geliyor Eleniyor, bileniyor, pişipti, bilmem filandı, boğazı şiştiydi, beyninde bir sıkıntı vardı, inli ha inli. Altı ay bağırıyor da bağırıyor. O bağırması anne ve babanın günahının bağışlanmasına sebep oluyor. O boşuna bağırma. O aslında Allah diye bağırıyor. Geldiği yerin bir hasreti için ağlıyor.
Mesela bakıyorsunuz taşların içinden su akıyor Hakikatte o akan su şunu söylüyor Ya rabbi biz sana muhatap değiliz. Sorumlu da değiliz. Sorumlu olan insanlar. İnsanlar ağlamıyor, biz bari ağlayalım diyor. Resulullah Allahü tealayı zikredin Şu dillerinizle Diliniz Allah'ımızı zikrinin dışında oynayıp durmasın. Bir kadın tanıyorum desem bilirsiniz yolda denk gelirdi yaşlı zevk ve anneydi. Dili hiç durmazdı. Bilirim, belki size özel söyleyebilirim. Böyle itaat etti. Meğer salah selam okurmuş. Bu anne aleyhissalatü vesselam efendimizi çok görürmüş. Bir kimse daha gördüm, yalnız şu avın kısmı mufff. Hoca onun yanında oturuyor, Arada gerekirse bir kelam ediyorlar. Ondan sonra dil durmuyor. Belli. Duyulmuyor da dil. Onu tanıyan birisine sordum. Dedim ki bu kim dedim. Böyle bir kimse gördüm. Bak sizin memleketinizde zaten bir ilçede olduğu için tanıyorlar birbirlerini. Bu kim dedim.
Tarift ettim Şekn-i Şemail'ini. Efendim, o dedi bütün peygamberimiz de olur dedi sallallahu aleyhi ve sellem. Yani onu görünce dili durmuyor. Göreyim. Ben Peygamberimizi göreyim diye çünkü vücudunun her zerresi değişiyor. Yani onu gördüğü zaman hali değişiyor. Mesela bir gaflet durumu varsa uyanıyorum. Aman gaflet edecek gibi değil diyor, rüyası bile. Sallallahu teala aleyhi ve sellem. Burada dedemin evlatlarından birisi bu olabilir. Hanımına demiş ki Çok konuşturma, melekler yazıyor. Evet, bu denir de o hanımın da gönlü görülür. Mürşid-i kamilimizi şimdi ulporasyon, ondan sonra daha bunun MR'ları vesairleri hatta Türkiye'de çok az bu. Bir de Aysel'de var. Çok az, belki şimdi çoğaltmıştır. En ince hassas insanın vücudunu olduğu gibi tarıyor. Çok hassas. Bakıyorum Mürşid-i Kamiklerimize, üstadımıza çok hassas. Birisine dedi ki şu hale geldi ama dedi, anması var. Gözümle de gördü.
Güzel insan. Mesela bir hanımdan gerekli olan bir malzeme, bir şey istiyor. Ben onu demedim şunu, öyle olan bir kimsede, diğerini getirseniz. Bir zat varmış, çok genç görünüyormuş. Yaşını soruyorlar, batmışsın çok üstünde ama delikanlıyım adam. Demiş ki Hele benim bir ağabeyim var. O seksene yakınmış. O daha genç görünürmüş. Allah Allah Halaten öyle. Yüzlerine bebek yüzü gibi, bilmem ne. Varmışlar, hanımına demiş ki Hanım, misafirimiz geldi bir karpuz getir. Getirmiş karpuzu, demiş ki Daha bir iyisini getir, Yine getirmiş Beş kere olmuş Meğer bir tane karpuz varmış. Kocamı üzmeyeyim, rencide de etmeyeyim. Yok, demeyim diye aynı karpuzu getirirmiş. Bak demiş Benim böyle diri kalmamın sebebini anladınız mı? Hanımı itaatkar demiş. Olmayana bile yok demiyor demiş. Demek ki moralde insanı zinde tutuyor. Şimdi ikinci bir mertebeye geçti. O da şu Dilinizle derken kalbinize geçsin.
Kalbiniz harekete geçsin. Bu şekilde yaptığınızda Allah'tan gayrı bir düşünce kalbinizde kalmasın. Ya biz zikrediyoruz, kalben de zikrediyoruz. Murakabeler niye geliyor? Tam diyeyim. Tam oturmuyor. Sağlam tutulmuyor. Tutunuyor da böyle yavaş, şey, kuvvetli bir şekilde tutsa koparacak Allah'ın izniyle. Yani gönülden de Rabbimize taat de gönülden tutmak. İnsanın kendinden haber vermesi hiç uygun değil. Burada namaz yıldırırken bir şey hatırlayamadım. Allah'ım dedim, cemaatin gününe geçtim. Namaz kıldırıyoruz. Acaba kabul katına gidiyor mu? Kabul oluyor mu? Allah'ım. Yani sızlanmamız gerekiyor. Gılıyoruz ama kabul oluyor mu taatimiz? Güzel, kılıyoruz. Şapır şükür iniyoruz, kalkıyoruz. Kabul değil mi? Allah bizi bağışlasın Cenab-ı Hak. İnsan görüşürken de ıslah olur muyum düşünceleriyle başlıyor. Daha bir derinden, Allahu Zülcelal'i derinden deyince deriler de Allah'ı zikrederdi onun için.
Kalpleri de derileri de onların yumuşar, buyruluyor. Yani vücudu bile böyle Mevla'ya düşkün bir hal arz eder. Hatta Tahyabi ta ki o zikrullah ile hayat dursun. Şimdi şeyden çıkardılar İzmir'de bir ürünü, doksan bir saat, kaldı ne yaptı, peki kaldı. Hemen ağzına su getirdim. Artık Zikrullah onun hayat suyudur. Zikretmedim o ölür, zikredecek. Yatağa girse de dedem Rahmetullahani hazretleri için üstadımızın anneleri dermiş, babanızın sakalları böyle kıpırık, harekette dermiş. Bulmuş, madeni bulmuş. Siz, altın madenini bulan kimseye gelin de terk ettirin. Gelin şimdi, altın çalışıyor adamı, kardediyor ama. Gerçi çalışmasında bölgeye göre değişir. Mesela bu Avusturalya'da ne de tabakalar halinde. Bir kısım ülkelerde sahip durmaya gerek yok. Gerek yok. Bir de çokça çalışır mesela yüz gram çıkarır, iki yüz gram çıkarır ama bu çok çıkarıyor. İyi altın madeni kuvvetli çıkarıyor.
O adama deseniz ki siz gel kardeşim, şurada bir tarla var, patates ekelim, iyi. Bin dönümde yer aldım. Patatesi ekelim, bunu sonra satarız. Haydi Bedir, ben altın çıkarıyorum. Ya yüz gram altın o çuvallara dolduracağın zahmetlerle ondan sonra çıkaracağım, satmak için alıp ambarlara dolduracağım. Onun artık zamanını bekleyeceğim, şöyle pahalanma zamanını, neyini, o zaman çıkaracağım isterseniz limon değil, limon da öyle. Şimdi, o ambarlar çok önemli. Bizim bu toprakta olmaz kolay kolay. O, ona göre, mahalline göre toprağın kolayca şekil verilme durumu var. Siz o taşlar neler, nasıl oyuluyor derken o taşların özelliği o, Oralarda saklanıyor. O altın madeni çalıştıran kimseyi kaldırıp da siz tarlada fasulye, nohut onunla meşgul edemezsiniz.
İşte dedem gibi mübarek insanlar da ilahi madeni bulduğu için kalpte zikir madenini, ruhta zikir madenini ve murakabatı ilahi, gönlünü arşı azama açmış, Siz bunu başka bir işlerle meşgul edemezsiniz. Gel şurada bir meclis var. Patates ne de böyle sobaya attık. Ondan sonra fırına koyduk. Gel şöyle bir eğlenelim, bir konuşalım, Atiye. Gönül kırmaz ama çok az bir müddet bulunur, der ki beni mazur görün. Baktı ki ortam zikir ortamı değil. Onları o ilahi halden kurtaramazsınız, ayrılmaz o. Mevla'yı bulmuş. Ölüm demek ona. Bunun için diyorlar ki bir an Allah'tan gafil olmak bize cehennem ateşinde yanmaktan daha zordur. Biz şimdi rabbımızın huzuruna şu halimize varmayacağız. Ruhumuzla varacağız ruhumuz ne haldeyse bizim de oradaki durumumuz o Ondan dolayı ruhlarıyla zikrederler Öyle olur ki ruhları Allah'ın nuruyla güçlendikçe güçlenir. Kuvvetlendikçe kuvvetlenir, zengin olur.
Demek ki bizim burada asıl yapacağımız kalbimizi zenginleştirmek, ruhumuzu ilahi değerleri Cenab-ı Hak yolunda daim ve kaim edilsin.