Bismillahirrahmanirrahim. İnsan ahirete düştüğü zaman onda kalacak olan, kendisiyle beraber girecek olan üç haslet vardır. Birincisi Safa'ül kalp. Kalbin pak olması, temizliği. İki, El-ünsu biikrillah. Kişinin zikrullah'a olan ünfiyeti. Zikrullah'a muhabbeti var. Zikretmek istiyor. Canı istiyor. Duramıyor. Allah dedikçe diyesi geliyor. Tevhid okudukça okuyası geliyor. Velhasıl duymuyor. Üç, el hubbu fillah. Allah için sevgi ve muhabbetullah. Kalbin safhası da dünya kirlerinden temizlenmekle olur. Bunu nasıl temin edeceğiz? Mutlaka evimizin ölümlerinin temizlenmesi de var. Mutfağın ayrıyeten temizlik için kullanacağımız maddeler de var. Bunun yanında bu sulu zeminler, bilmem falan, böyle döşemeler, vesair döşemeler, balkon gibi ne gibi, buraların da temizleneceği maddeler var. Kalbin de kirilerden arınması için, dünya muhabbetinden kurtulması için onun temizlik aleti nedir?
Her gün bize yapmakla mükellef kılındığımız büyüklerimizin tavsiye ettiği ölüm tefekkürüdür. Bu da ancak marifetullah'ı kazanmaya bağlıdır. Allah'ımızı tanımayan. Müellif hazretleri öyle izah ediyor ki kişi düşünüyor. Ben marifetullah'a ayırmak istiyorum, Rabbımı Celle Celalühü tanımak istiyorum. Bu nasıl olacak? Kalbin temizliği diyor. Kalbin temizliği, dünya kirlerinden kurtulması, dünya kirlerinden kurtulmak da ölüm tefekkürüyle. Marifetullah'a ayırmak, Rabbi Zülcelal'imizi tanıma bahtiyarlığına kavuşabilmek. Bu da zikre bağlıdır. Tefekküre devam ile mümkündür. Ezkarın hayırlısı da Tevhid'dir. Anladığımız kadarıyla Efendi Hazretleri bize şunu anlatıyor. Buyuruyor ki, marifetullah'a ermek zikirle, tefekkürle ve ezkarın hayırlısı tevhitle. Biz bunları yapmıyor değiliz.
Tevhidi de okuyoruz, düşünceye de dalıyoruz, bunları yerine getiriyoruz ama bunlardan nasiptar olmamızı bize tavsiye ediyor. Demek ki zikrullah Rabbımızı tanımayı temin edecek. Sadece dilin sayıyı tamamlaması değil. O bin kere okuyorsak Lafza-i celali, o okuduğumuz Lafza-i celalle mezkuru bulabilmek. Allahu Zülcelal'in muhabbetine erebilmek. Burada tevhidi okurken sadece la'sında Allah'tan gayrı bütün düşünceleri gönülden çıkarıp dedemin de dediği gibi ben, Sivas'yı sevmezem, kalbime de koymazsam. Siva, Allah'tan gayrı düşünceler. Efendi Hazretleri buna işaret buyuruyor. Hadis-i şerite varid olmuştur. Zikrullah, imanın alametidir. Elhamdülillah, müminiz. Müminliğimizin işareti de Allah'ımızı hatırlatan her şeydir zikir. Sırf Allah lafza-i celali olarak düşünemeyiz. Bir müminin yüzüne tebessüm de zikirdir, bir fakirin ihtiyacını gidermek de zikirdir.
El İman, Zikrullah, Alemü'l İman ve beratüm minen nifak, nifattan temizlenmenin çaresidir. Münafıklık sıfatı itikadi olarak ele alırsak cehennemin en alt tabakası, Allah korusun. Ki mezmum kötü bir sıfattır. Ve hüsnün mineşşeytan. Zikrullah öyle bir nimet ki şeytandan da bizi koruyan adeta bir kaladır. Ve hiruzum minennaar ve ateşe karşı da muhafazadır. Burada Sure-i Yusuf'daki özellikleri anlatırken Müellif Hazretleri, Sami Efendi, Kaddesallahu Sırra şuna da işaret buyuruyor. Burada da çok büyük hakikatler olduğu görülür. Melik, o başta bulunan melik, yetmiş lisanla konuşurdu. Yusuf aleyhisselama kendi bildikleriyle mukabelede bulundu. Yusuf aleyhisselam da bütün lisanlarına aynı şekilde cevap verince Melik şaşırdı. Peygamberler gönderilirken, o gönderildikleri beldenin özelliklerini çok iyi bilen kimselerdir. Kendi içlerinden.
Çünkü orayı tanıyor, oranın huyunu, adetini, ondan sonra özelliklerini. Yusuf aleyhisselam da melikin yetmiş dil bildiğini, kendisi de yetmiş iki dil bilmek suretiyle oranın özelliklerini kendi içerisinde taşıyor. Hem de fazlasıyla. Diğer hususlarda da öyle. Bu hal ehli keşifle ehli hicabın hallerini ve mertebelerini ifade eder. Biz okuruz. Deriz ki işte Melik yetmiş dil biliyordu. Yusuf aleyhisselam da yetmiş iki. Biz bunu zahiren biliriz ama hakikat ehilleri bundan öyle dersler çıkarıyor ki bize, işte onlara ihtiyacımız buradan ileri geliyor. Yoksa insanlar bilmiyor değil. Çok malumat olan kimseler var. Fakat onlardaki malumat hikmet olarak ortaya çıkıyor. İrfan olarak ortaya çıkıyor. Hakikat olarak ortaya çıkıyor. Aradığımızda bu. Kuran ehli keşifle ehli hicabın hallerini ve mertebelerini ifade eder. Hakikat derileri, şeriatın bütün mertebelerinden konuşabilirler. Farzdan konuşur.
Vacipten konuşur. Sünnetini konuşur. Müstehap konuşur. Daha birçok meselelerden görüşürler. Tarikat, marifet ve hakikatin her derecesinden konuşabilirler. Derler ki, tarikat, Allah'tan gayrı düşüncelerden kurtulmak derler. Takva esasına göre ilahi emirleri yaşamak derler. Marifet ve hakikat, Cenab-ı Hakk'ın dışında hiçbir şeyi gönülde koymama, aynı zamanda tamamen Cenab-ı Hakk'a yöneliştirdirler. Fakat zahirde kalanlar ancak şeriatın zahiri mertebesinde konuşmak durumundadırlar. İmam-ı Azam, Rahmetullah Ali Hazretleri, şeri olarak dinimizde bir kural olarak abdest alırken abdest suyunun vücudumuza isabeti mai müstameldir. Doğru görünmez kullanılan su. Fakat bunu İmam-ı Azam Hazretleri, kalbinin derinliklerinde, gönlünde bizzat müşahede ederek azalardan abdest sularının dökülürken, çamur parçaları şeklinde döküldüğünde görülür.
Bu şekilde abdest alanla bundan habersiz olarak alan arasındaki fark ölçülemez. O der ki aynen üstadımızın dediği gibi bizzat şahit oldum. Demek ki onlar dinimizin sadece zahirinde kalmamış, Hakk'a erimiş ve hakikati bulmuş. Hakikate erimiş ve hakkı bulmuş olmalı ki, ben dışımı temizliyorum Ya Rab, sen de içimi temizle diyor. Hakikate ermiş olacak ki, Acasın Efendi, katdesallahu sırra, azaların üç kere yıkanmasını bakın nasıl anlatıyor. Yetmiş iki dili bilmek. Şer'i esasların da hakikatinde olan sayılamayacak kadar derece ve makamlara irmek demektir. Birinci yıkayışta emmareyi temizlemek, nefsin arzu ve isteklerini. İkinci temizleyişte mülheme, hep gönlüne hayırlar zuhur ediyor fakat hataların, günahların tadı gönlünden daha gitmemiş. Bunu gideriyor ikinci yıka işte. Üçüncüde huzura yürüyor. Mutmainliğe kavuşuyor. Melik, Ey Sıddık, rüyamın tabirini bizzat senden istemek istiyorum.
Senden duymak istiyorum rüyasını hikaye etti. Yusuf aleyhisselam onu görülmemiş bir şekilde ayrıca tabir etti ve Melikin sorduğu bütün suallere de cevap verdin. Bu ayette ne değinmek isteniyor? İşte hakikat dilini bilen böyle konuşuyor. O yetmiş iki dilden bu manaları çıkarıyor. Efendi Hazretleri. Birincisi ruh, beşeri sıfatlar zindanından bütün gücüyle kalbi kurtarıp Allah'a mahsus ve halis kılmaya çalışır. Kalp çok önemli. Allah'ımızın tecelligahı, tecelli buyurduğu yer. İmanın merkezi, hal. Rabbimizi tanimanın, onunla dost olmanın marifetullah, onun mekanı. Ruh diyor, beşeri sıfatlar zindanından bütün gücüyle kalbi kurtarıp Allah'a mahsus bir halis hale getirmeye çalışır. Bunda muvaffak olursa eşyanın hakikatlerine de vakıf Biz diyoruz ki eşyanın hakikati ne? Konuşuyorlar bize. Aman kabukta kalmayalım. İşin içine nüfuz edelim. Bir elma ise elmanın kabuğu da var, meyvesi de var.
Ceviz ise onun kabuğu da var, meyvesi de var vesaire yiyecekler, meyveler. Bu kabuktan geçin meyveye ulaşın demek şeri emirlerin sadece beden olarak yapılmasının yanında nasıl ki yediğimiz meyvelerden tat alıyorsak ibadet ve taatin de nasıl ki meyvelerin ayrı ayrı tadı varsa kıyamın ayrı, rükuun ayrı, secdenin ayrı, tahiyyatın ayrı zevklerine erişmek. Nedir kıyamın zevki? Meleklerin bir kısmı kıyam halinde, dağlar da kıyam halinde bu zevke erişmek. Ve diğerlerini buna kıyas ederiz. Çünkü kalp ruhaniyet ve cismaniyet iklimlerindeki azasının salahı için yaratılmıştır. Hadiste varid olmuştur ki, ihsan erbabına cennette dereceler vardır. Hatta sadece kendi ehl-ü iyaline ve etbaına ihsan ile muamele edenlere dahi bu mükafat verilmektedir. İhsan tabirinin muhtevası geniş ise de hakikati, her işini Allah'ın seni her an gördüğüne inanarak yapmaktan ibarettir.
Evet çok yazarlar da var, çizerler de var, müfekkir, düşünürler de var. Hepsinin ayrı ayrı bir yeri olmakla birlikte burada Sami Efendi Hazretlerinin şu cümlesindeki hakikati bilmem kaç kişi söyleyebilir. Buyuruyor ki, Allah'ımızın bizi gördüğünü bilerek taat yapmak. İhsan denir mi bu denir. Bakın ne buyuruyor? Allah'ın seni her an gördüğüne inanarak yapmaktan ibarettir bir işi yaparken diyor. Canım namaz kılarken olur ama ben evime gelmişim, çolukla çocukla beraberim. Yerine göre piknik de yapıyoruz. Burada ibadet bunun neresindedir? Demeyin, her anınızı Rabbimiz gözetlemektedir diyerek ihsana çok güzel manalar veriyorlar.
Bu sadece gözle görülen şeyleri görürcesine hareket etmek gibi dar bir anlatış içinde değil, masivadan tamamen yüz çevirmek suretiyle her yaptığını Allah rızasını düşünerek yapmakta rüsuh peyda etmek yani maharet sahibi olmak, Allah Teala hazretlerine teveccühü tam ile tam yönelerek her şeyimizle göz kulak ve kalbimizle yönelmek teveccüh etmektir. Allah'a dönmektir. Fiziki olarak bedenin dönmesi değil, kalbin de dönmesi. Bütün azanın dönmesi. Bu da elinde, dilinde ve gönlünde Allah'tan gayresinin arzu ve sevdası bulunmaması halini gerçekleştirmekle olur. Bu durum müşahede tabiriyle anlatılmıştır. Çünkü kul kulluk vazifelerine hakkıyla eda etmeye gayret ederse, Allah'ın asarını ve hayatını basiret gözü ile devamlı olarak müşahede eder. Kol şimdi burada gayret ediyor, çaba gösteriyor. Gayret bizden. Ne güzel eskiden hutbeler okunur. Hutbenin sonunda çalışmak bizden.
Tevfik ve hidayet Allah'tandır deniyordu. Bu cümle çok önemli. Buyuruyor ki, eserde ifade edilen bu. Kul kulluk vazifelerini hakkıyla eda etmeye gayret ederse Allah'ın asarını ve hayatını, ne demek hayatını? Hikmetini, sırlarını, manasını, esrarını iç gözleriyle devamlı olarak müşahede eder. Arifler bunu hayalin gözümdedir, zikrin dilimdedir, sevgin kalbimdedir, Nereye kaybolacaksın mealindeki beyitleriyle ifade etmişlerdir. Muttaki olmayan müminin ahirette nasibi muttaki olana göre azdır. Bu hususta şöyle demişlerdir. Müttaki Allah'ımızdan korkan kimseler korkup kötülüklerden uzaklaşandır. Dünya fena bulan bir altın, ahirette fena bulmayan bir çanak cümle kabilinden basit bir şey olsa idi, ahiret dünyadan yine de hayırlı olurdu. Kaldı ki dünya yok olacak bir toz topraktan ibaret. Ahiret fena bulmayan, yok olmayan altın gibidir.
Görmez misin ki Yusuf tabiatın muktezası olan işlere muhalefet ederek nefsini hevadan men etti. Yusuf aleyhisselam yaşlı bir pir değil. Züleyha da beli bükülmüş 9 değil. Yusuf aleyhisselam güzeller güzeli. Züleyha da aynı. Yusuf aleyhisselam gençtir. Onun da arzuları var ama bu arzusunu Rabbimize muhalefet edecek hallerden kurtararak men etti. Ne dedi? Senin beni davet ettiğin bu fiilden Zeliha Allah'a sığınırım, Allah'tan korkarım dedi. O onu gizli bir bölmeye aldığında baktı ki putun üstünü örtmüş. Nedir bu dedi. İşte putun yapacağım bu yanlışlığı görmesin diye. Bunun kendisine bir faydası yok, başkasına da yok. Kendisine gelen bir zararı yok etmeye gücü de yok, kuvveti de yok. Sen bundan bu kadar çekiniyorsun da, semiun basir olan mutlak her şeyi gören ve mutlak bilen Rabbimize karşı ben haya etmem mi? Burada Yusuf peygamberimiz Cenabı hakk'ın azametini tefekkür etti.
O tefekkürle nefsinin arzu ve isteklerine karşı koydu Mevla-yı imteal, onun taksimine razı oldu, koyunun ve zindanın zorluklarına ve sıkıntılarına katlandı. Biz şimdi kuyuda değil miyiz? Biz zindanda değil miyiz? Hani ne? Biz hapiste değil miyiz? Ne hapsi? Bak rahat evimize giriyoruz, çıkıyoruz. İşimize giriyoruz, geliyoruz ne hapsi? Öyle bir hapisteyiz ki Cenabı hak korusun, aklımız nefsimizin esaretinde. Bundan büyük ceza olamaz. Bundan büyük hapislik olamaz. Aklımızın nefsin esaretinden kurtulacağız. Dünyada akıllı olmayan kimse yok ki. Hep akıllıyım diyorlar. Ama akıllı olup Mevla'yı bulan marifetullah'a eren, Hubbullaha Allah'ın Celle Celalühü'ne, sevgisine ulaşan kaç kişiyiz var? Elbette vardır ama az. Sebebi ne? Hapisteyiz. Bizim aklımız nefsimizin esiri. Koyu nere? Nereye düştük biz? Bak çok güzel her tarafı seyrediyoruz.
Dağları, taşları, ondan sonra bir ovaya doğru gözümüzü diktiğimiz zaman, uçsuz bucaksız bir alem. Koyu nedir koyu? Yusuf Peygamberimizin düşmüş olduğu koyu yılan ve akreple dolu. Koyu bu alemdir. Bu alemde hasetlik gibi bir sıfat, gıybet gibi bir huysuzluk, nemmamlık, kovculuk gibi buna benzer tamah gibi dünya hırsı, adavet, kin, boğaz, gayz bunlar manevi bir yılandır. Bu yılandan daha çok bizim ruhi hayatımızı yok eden sokan kötü bir illettir. Bu kuyudan da kurtulacağız. Nasıl kurtulacağız? Kuyunun ve zindanın zorluklarına ve sıkıntılarına katlandı. Ubudiyetten Allah'ımıza kulluktan gaflet etmedi. Biz şimdi bu dünya kuyusundan çıkacağız. Dünya sıkıntıdır. Bir gün rahatsak bunun yanında günlerce de ızdırabımız var. Cenabı hak Adem aleyhisselamı halk buyurunca bir gün sürur yağmuru yağıyor, otuz dokuz gün keder. Dünya keder yeri. Sıkıntı yeri. Efendim zengini yok mu?
Var ama onun öyle bir ızdırabı var ki keşke şu işçim gibi soğan yeseydim. Soğan yeseydim kuru ekmekle de şu zenginliğim olmasa sığata kavuşsaydım diyor her yönüyle sıkıntı. Ubudiyetten gaflet etmedi kulluktan. Allah da onu Mısır diyarına sultan etti. Kuyunun ve zindanın darlığına mukabil olan memleketini, makamını alabildiğine genişletti. Allah'a kulluğunun mukabilinde Mısır ahalisini onun emrine musahhar kıldı. Beşeri tabiata muhalet fethedip ismetini muhafaza etmesinin mükafatı olarak Züleyha ile iffetiyle izdivaç eyledi. Şimdi biz burada bu dünyanın meliki, padişahı nasıl olacağız? Dünyaya hükmedeceğiz şimdi biz. Her şey elimizde olacak. Allah'ımız celle celalühu, ey dünya bana kulluk edene köle, nefsinin esiri olanı da kendine kul köle et diyor.
Kişi ister istemez böyle nimet içinde ister mihnet içinde olsun, sıkıntı içinde olsun, takvayı elden bırakmaması Allah'ın emirlerine celle celalühü tam riayet etme gayreti içinde olması lazımdır. Ehli nimetin takvası nedir? Büyük bir servete konulmuş. Büyük bir nimet var şimdi. Tepemizden de dökülüyor bu nimetler. Bir mahallede eğer hastaneye gitmek icabı diyorsa zaruri bir işte, bir arabayı bulmak çok zordu. Şimdi evlerimizin önünde ikişer araba var. Şu kasabada caddeden geçemezsiniz. Bu bir tanesi. Bu nimet değildir. Nedir? Evlerimiz bir iken iki ve üç olmaya başladı. Bunun yanında evin döşemeleri, koltukları, perdeleri, mutfak takımları, her şey sapasağlam olmasına rağmen değişiyor. Bu büyük bir lütuf, ihsan. Bu nimete kavuşmanın takva ciheti nedir? Allah'ımızdan korkma Celle Celalühu, şükürdür. Bu da küfrana karşı kalkandır. Allah'ın nimetini inkara karşı bir kalkandır.
Şükür nimeti şikayet ve küfran ise azabı artırır. Şükür nimeti artırır. Şikayet de azabı artırır. Ehl-i mihnetin sıkıntı içerisinde olanın takvası nedir? Sabırdır. Şikayet etmemek. Şimdi kimin yanına otursak müstesnaları da olmakla birlikte hep maaş, ek zam, rahatlatıcı bazı yardımlar. Başka ne konuşuluyor? Bizim kıymetli bir kardeşimiz bu kasabaya geldiğinde kötü demiyorum. İyileri müstesna. İnsanlarımızdan Allah muhabbetini, Resulullah sevgisini dinlemek istiyor. Diyor ki, gidelim aralarına, seçkin kimseler vardır. Bana hep Cenabı hakk'ın sevgisinden anlatırlar. Bir tane bulabildiyse ne ala. Sabır da dünyada perişan ve muzdarip olmaya karşı bir kalkandır. Aklı selim sahibi takva ipine sarılır. Allah korkusunu yitirmez Celle Celalühü Çünkü O kopmaz. Akıbeti ise gayet güzeldir. Bunun dışında kalan hal, kuryanlık yani insanın bütün ayıplarının açığa çıkıp perişan rüsvay olmasıdır.
Bu takva ipine sarılmamanın neticesidir. Ey Rabbimiz, bizi hidayet yolunda hatta öyle bir hidayet ki hata işlemekten masum kıl. Nefis ve hevanın pençesine düşmekten muhafaza et. Seni yakinen arif olanlardan kıl. Hidayet yolunda senin emirlerini imtisal edenlerden kıl. Bizi sana yönelt. Senden gayrilerden bizim alakamızı kes. Amin. Velhamdülillahi Rabbil alemin El Fatiha.