Sultanü'l arif'in Merhum Mahmud Sami Ramazanoğlu KaddeSaluhu Sırrahü'l Aziz'in bir ömür vererek hazırlayıp yaptığı sohbetlerinden ve kitaplarından derlediğimiz İhsan Mektebi. İslam ahlakını öğrenmek, İslam, iman, ihlas, gayret, hizmet gibi insanı insan kılan hasletlerle yetişip mükerrem insanlar olabilmek için İhsan Mektebi. Aladdin Biçici. Sevgili dinleyişlerimiz İhsan Mektebi programımızda bugün Mahmut Sami Ramazanoğlu Gaddisallahu Sirahü'l azizs'in bayram sohbetlerini aktarmaya sizlerle paylaşmaya devam ediyorum. Bugünkü sohbetimiz kalpte Çürüklük Varsa başlıklı bir sohbet. Şöyle diyor Mahmud Sami Ramazanoğlu Hz. Leri İnsan bedeni turabidir. Toprağa mensuptur. Yemek, içmek, uyumak ve şehvet gibi işler itibariyle hayvanidir ama ruh itibariyle de nuranidir, Allah'a mensuptur. İnsanda bedenin işleri galip olursa insan Allah'tan uzaklaşır. Ruh zayıflar, kalp kararır.
Fakat insanda ruhun arzuları galip olursa o insan Allah'a yaklaşır, kalbi de nurlanır, bedeni de nurlanır. Bunun için kalbi temizlemek ve nurlandırmak lazımdır. Kalp temizlenmedikçe nurlanamaz ve bu halde insan asla kalbi hastalıklardan kurtulamaz. Bir ağacın kökünde çürüklük varsa onun alameti dallarında yapraklarında belli olur, meyvesinde görünür. Kalpte de hastalık çürüklük olursa bedenin her uzvunda ve her işinde onun eseri ve zararı görülür. Onu tedavi etmek lazımdır. Kalbin tedavisi ruhun mensup olduğu Allah zikriyle yapılır. Kalbin marazı zikrullah ile temizlenir. Ra'd suresinde Cenabı Hak buyurur ki De ki, Allah dilediği kimseyi saptırır ve Allah kalbi ile gönülden dönüp bağlanan kimseyi hidayete erdirir. Kalpleriyle Allah'a yönelenler de Allah'ın zikri ile kalpleri huzura ve sürura kavuşarak iman edenlerdir.
Hakikaten bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı zikretmekle doyar, yatışır ve huzura erer. Her hastalık az ilaçla tedavi olmadığı gibi kalp hastalığı da az zikirle tedavi olmaz. Kuran-ı Kerim'de her yerde Allah'ı çok zikretmek emrolunmuştur fakat adet bildirilmemiştir. Çok zaman, çok kere, gece gündüz, sabah akşam gibi sık sık zikretmekten bahsedulmuştur. Kaide icabı adet bildirilmezse o emir kemaline masraf olur. Binaenaleyh çok zikir kalbin tedavisini temin edecek kadar çok olmalı ve daha az olmamalıdır. Zira az zikir kalbi yumuşatamaz. Onun için ayet-i kerimede çok zikir emrolunulur. Ey müminler, Allah'ı çok zikredin, sabah akşam devamlı zikredin buyurulmuştur. Keza Allah'ı çok zikredin ki saadete eresiniz buyrulmuştur. Ve keza Rabbini çok zikret ve sabah akşam onu tesbih et gibi pek çok ayetlerde bu emir tekrar edilmiştir.
Çünkü kalbin yumuşaması ve sadırın şerhi ancak çok zikirle mümkün olur. Kuran-ı Kerim'de dört yerde şerhi sadırdan bahsedilir. Allah'ın kalbine İslam nuru ile genişlik verdiği kimse kalbi mühürlenmiş ve nursuz kalmış kimse gibi midir? Elbette değildir. Çünkü o Rabbinden bir nur ile nurlanmıştır. O halde yazıklar olsun Allah'ı çok zikretmekten kaçınıp da kalbi sertleşenlere. Vah, yazıklar olsun onlara. Allah'ı çok zikretmeyi terk edenler apaçık bir şaşkınlık içindedirler. Bu ayet-i kerimede geçen harfi cerri yazlık manasınadır çünkü Arapçada yirmi harfi cerrin ayrı ayrı manaları vardır. An harfi cerri de hiç yokluğa delalet eder. Onun için bu ayeti kerimede min zikrillah'ın manası Allah'ın zikrini tamamen terk etmek değil de çok zikretmekten geri kalmak manasına az zikretmek manasına anlaşılır ve Allah'ın zikrinin azdığından dolayı kalpleri yumuşamayanlara yazıklar olsun manasına gelir.
Nitekim AR-N harfi cerrinin de tamamen yokluğa ve terk etmeye delalet ettiğini bildiren ayet-i kerimede şudur. Her kim benim zikrimden yüz çevirip uzaklaşırsa ona çok sıkıntılı bir hayat vardır, zor bir geçim vardır ve biz kıyamet gününde onu kör olarak haşrederiz. Bu kimse o gün der ki niçin beni kör olarak haşrediyorsun Ya Rabbi? Halbuki dünyada benim gözlerim görmekteydi. Allahu Teala buyurur kimsenin hak ettiğin ceza böyledir. Sana emirlerimizi bildiren ayetlerimiz geldi desen onu unuttun görmedin. Allah'ı çok çok zikredin emirleri de o ayetlerimiz arasındaydı. Onları da unuttun. Allah'ı da, Kuran'ı da unuttun. İşte onları unuttuğun gibi bugün de böylece unutuluyorsun. Körlük ve eza içinde bırakılıyorsun. Dünyada benim emirlerimi görseydin ve unutmasaydın bugün burada sen de unutulmayacak ve kör olarak kalkmayacaktır. Tabii ki Allah unutmaktan münezzehtir.
Burada mana kulun dünyadaki kasıtlı unutmasından kinaye olarak Allah da seni bilerek böyle kör ediyor demek olur. İşte bu ayet-i kerime Allah'ın emirlerini, Kuran'ını tamamen terk eden ve az bile olsa hiç zikretmeyen kimselerin halini beyan ediyor ve An harfi cerri ile Allah'ın zikrini tamamen terk edenleri kastediyor. Az önce geçen Min harfi cerri ise az zikredenleri kastetmiştir. Musa aleyhisselam dedi ki, ey Rabbim sadrıma genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz de benim sözümü anlasınlar. Çünkü Hazreti Musa azgın Firavun'u imana davet edecekti. Firavun ise pek azgındı. Onunla mücadele ve mücadele edecekti. Buna tahammül edebilmek ve karşılaşacağı çetin zorlukları aşabilmek, zulüm ve işkenceleri yenebilmek için sadrının nurlanması, hastalıklardan temizlenmesi, kuvvetli ve huzurlu olması, nefsin bütün arzularından uzak olması icap ediyordu.
Bu sebeple Musa Aleyhisselam Firavun'a karşı giderken Allah'a böyle dua etmişti. İşte insan da nefsine karşı çıkarken böyle dua etmelidir. Çünkü nefsin azgınlığı Firavun'dan daha şiddetlidir. Kalbin hastalıklarıyla mücadele ve mücadele ise çok çalışmak ve çok tahammül ister. Allahü Teala da çalışanın sadrını nurlandırır ve onun kalbi hastalıklarını giderir. Bir kimse ki Allah onun kalbini İslam nuru ile nurlandırmak ve huzura kavuşturmak, onu doğru yola koymak isterse onun kalbini İslamiyet'e açar. Kimi de bu nurdan mahrum bırakıp saptırmak isterse kalbini darlık ve sıkıntıya sokar ve her yer ona dar gelir de sanki semalara kaçmak ister. Demek ki Allah kulunu nurlandırmak istiyor fakat kulun çalışmasını bekliyor. Kul ne kadar talep ederse Allah da o kadar nurlandırır. Cenabı Hak buyuruyor ki Açıp genişletmedik mi sadrını, üzerindeki ağırlıkları indirmedik mi?
Zira Cenabı Hak Rasul-i Ekrem Efendimizin sadrını bir çocukluğunda bir de Miraca davet ettiğinde şerh etmiş ve kalbini nurla doldurup sadrını her türlü nefsani ve beşeri arzu ve heveslerden, kalbi hastalıklardan temizlemişti. Beşeri ihtiraslar tamamen yıkanmış, yerine nur ve hikmet doldurulmuştu. Çünkü kalbi hastalıklar ve beşeri ihtiraslar kalbin nurlanmasına, hikmet dolmasına ve kulun Allah'a yaklaşmasına mani olurlar. Önce bu hastalıkları tedavi etmek için de kalp zikredecek, tedavi ve itminan bulabildiği kadar zikretmeye çalışacak, sonra ruh zikre başlayacak. O da iyice uyanıncaya kadar zikretmeye alışacak, sonra kalbin üstünde olan sır zikre başlayacak. O da tam uyandıktan sonra ruhun üstünde olan hafi zikredecek. Hafi de uyanıp zikri aldıktan sonra zikre kendini verecek, bundan sonra da sadrın ortasında makamı olan ahfa'ya zikir verilecek.
O da uyanınca hepsi beraber bütün sadır zikirle uyanmış ve letaif-i hamse beş latife çalışmış olacaktır. Letaif-i Hamse çalıştıktan sonra iki kaşın ortasında bulunan nefse zikir verilecek ve nefsin zikretmesine çalışılacak ki nefis zikri çok zor kabul eder. Onun için çok gayret etmek lazımdır. Artık nefis de teslim olup zikre başladıktan sonra yavaş yavaş zikri külle geçecek ve bedene zikir yayılmaya başlayacaktır. Bütün bedenle zikir yapılınca bedenin hepsi nurlanmaya başlar ve zikri sultanı ile zikre devam edilir. Bundan sonra da nefy ü ispat başlar. Huzuru tam olur. Böylece şerhi sadırdan sonra şerhi beden olur. Fakat bu hale mani olan hastalıklar temizlenmezse olamaz. Ayeti kerimede Hayır, hayır doğrusu onların kendi kazandıkları günahlar kalplerini sarmış kaplamıştır buyrulmaktadır.
Şu halde insan her şeyden evvel günahlardan çok sakınmalı, haramlardan kaçınmalı, haram lokmayı hiç karnına atmamalı, elinden, dilinden fenalık çıkmamasına çalışmalı, kötü söz, kötü amel işlememelidir. Bunlar hangi uzuvla yapılırsa yapılsın hepsi de kalbe çökerler ve onu kaplarlar. Allah'ın nuruna mani olurlar. Sadır daralır, kalp sıkılır, Allah'tan uzaklaşır. Ayet-i celilede şöyle buyrulmaktadır. Ne yazık ki bu ölünün dirilmesinden sonra artık ibret almanız gerekirken aksine kalpleriniz katılaştı. O kalpleriniz taşlar gibi hatta taştan daha katı oldu. Çünkü taşların öylesi vardır ki içinden nehirler kaynar, öylesi vardır ki yarılır da içinden çeşmeler akar ve öylesi vardır ki Allah korkusundan dolayı dağdan yuvarlanır. Allah yaptığınız hiçbir işten gafil değildir. İşte günahlar ve isyanlar insan kalbini öyle katılaştırır ki taşlardan daha sert olur.
Taştan su çıkar da o kimsenin kalbinden bir hayır çıkmaz. İşte bu kalp sertliği günahlar, haramlar ve isyanlarla oluyor ve kalbi hastalandırıyor. Bunun tedavisi de yine kalpten başlayacaktır. Çünkü hastalık neredeyse tedavi orada olacaktır. İçteki hastalık dışarıdaki yaraya merhem sürmekle geçer mi? İçerideki hastalık içeriden tedavi ister. Kalp bu hastalıklardan kurtulmadıkça kalbin yumuşaması ve nefsin zikretmesi mümkün değildir. Kalp ruh, sır, hafi, ahfadan nefsin zikrine geçince bu hastalıklar artık temizlenmeye başlar. Ama bu temizlenme olmadan evvel nefsin hali nefs-i emmaredir. Emmare nefs hakkında Cenabı Hak şöyle buyuruyor. Hazreti Yusuf diyor ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis hakikaten daima kötülük emreder ancak Rabbimin koruduğu nefis müstesnadır.
İşte Allah'ın zikriyle kalbi hastalıklarını tedaviye çalışan insan letaif-i hamseden sonra nefsine de zikrettirmeye muvaffak olunca Allah da onun kötülüklerini temizleyip korumuş olur. Nefis de kötülükleri emretmekten kurtulur ve sonra da yaptıklarından nedamet duyup pişman olmaya başlar. Kendi kendini kötülemeye geçer ki bu haline nefsi levvame denir. Cenabı Hak Kıyamet suresinin başında yemin ederim kıyamet gününe ve yemin ederim yaptığı kötülüklerden ve işleyemediği iyiliklerden pişman olan nefse buyuruyor. Demek ki kötülükten olduğu gibi az iyilik edişinden de nedamet duyacak insan. Niçin fırsat varken daha çok iyilik yapamadım diyecek. Bundan sonra nefs-i mülheme haline geçer. Bu halde nefis arzu ve işlerinin hayır mı şer mi rahmani mi şeytani mi olduğunu bilmeye başlar. Nefs-i mülheme yapacağı ve yapmayacağı işleri seçebilen bir hale yükselmiştir.
Cenabı Hak Şems suresinde tam on bir defa yemin ettikten sonra buyurur ki Yemin ederim güneşe ve onun duasına. Yemin ederim güneşi takip eden Ay'a, yemin ederim güneşin ziyasıyla parladığı zaman gündüze, yemin ederim karanlığı gündüzü örttüğü zaman geceye, yemin ederim semaya ve onu bina edip çatana, yemin ederim arıza ve onu döşeyip nimetlerle donatana, yemin ederim nefse ve onu ölçüyle düzenine koyana ve sonra da isyanı ve itaati fücur ve takvayı ilham edip öğretene ki gerçekten nefsini bütün küfür ve kalbi hastalıklardan, günah ve haramlardan temizleyen kimse mutlaka felah bulmuştur ve nefsini azdıran kimse de hüsrana uğramıştır. İşte bu ayetlerde nefse yapılan ilham ve onu temizleyenin kavuşacağı felah ve saadet bildirilmektedir. Zikri kalbe ve nefse letaife ve bütün bedene yaptırmak lazımdır. Yoksa yalnız dil ile yapılan zikir tedavi yapamaz ve nefse tesir etmez.
Çünkü dert dilde değil kalptedir. Ağızda değil nefistedir. Dert nerede ise tedavi orada olmalıdır. Bu tedavi ile temizlik yapıldıktan sonra nefs artık mutmainne makamına yükselir. İşte Cenabı Hak bu makamda ona hitap eder. Allah'ın hitabına muhatap olmaya mutmainne makamında layık olur. Ey temizlenip de itminana ermiş nefis. Dön Rabbine Radi ve Mardi olarak yani Rabbin senden hoşnut ve sen de Rabbinden hoşnut olarak dön Rabbine. İşte nefsin felahı, hakka dönüşü bu mutmainne makamındadır. Bu yolda yani seyr ü sülukta artık işin tamam olduğu gidebilirsin demek yoktur çünkü bu yolun sonu yoktur. Artık benim işim tamam oldu deyip giden yolu yarıda bırakmış olur ve müthiş zarar görür. Bab-ı Ali'de Gümüşhanevi dergahı vardı. Orada kırk gün erbain yapılırdı.
Erbain gecelerinde yüz yirmi dört bin zikir yapılır, Fatiha-i Şerife'nin yedi ayetinde yüz yirmi dört harf vardır ve her harfine bin zikir yapılırdı. Böylece yüz yirmi dört bin zikir yapılmış olurdu. Duası da tam Berat gecesi yapılacak şekilde erbain on dört Şaban günü biterdi. Sabah biraz ekmek, akşam biraz tuzsuz çorba verilirdi. Sohbetlerde birisi yan tarafına biraz yaslandığı zaman hemen kiminki edebi yoktur, o mahrumdur denirdi ve herkes derhal toplanırdı. Edep bu yolun en mühim esasıdır. Bu yolda edeple yürünür. Edebi olmayan kimse manen kovulur. Disiplin çok mühimdir. Dersler edeple yapılacak, gece teheccüd kılınacak, dersler seherde olacak ve ateş tam yanacak. Çünkü yemek tencerede hafif ateşle pişer mi? İçinde et var, sebze var. Sebze çabuk pişer ama etçi kalır ve yemek iyi pişmezse yenilmez.
İşte bütün bu hastalıklardan kalbin tedavisi nefsin mertebeler kazanması için çok ve devamlı zikir yapmalı. Zikri zamanında ve edeple yapmalı. Hiç ihmal etmemeli Çünkü bu yolda ihmal asla affedilmez ve bir fayda vermez. Saygıdeğer dinleyicilerimiz, İhsan Mektebi programımızın bugünkü bölümünde sizlere Mahmut Samir Ramazanoğlu Gaddi Salliü Ziraü'l-Asis'in bayram sohbetlerinden bir bölüm aktardım. İnşallah bir sonraki programımızda bir başka konuda bir başka eserde buluşmak üzere Allah'a emanet olunuz. Sultanü'l-Arif'in, merhum Mahmud Sami Ramazanoğlu KaddeSallahü's- Sırrahü'l-Aziz'in bir ömür vererek hazırlayıp yaptığı sohbetlerinden ve kitaplarından derlediğimiz İhsan Mektebi. İslam ahlakını öğrenmek, İslam, iman, ihlas, gayret, hizmet gibi insanı insan kılan hasletlerle yetişip mükerrem insanlar olabilmek için İhsan Mektebi. Aladdin Biçici.