Hazreti Ömer radiyallahu anh efendimizin üstünlüğü hakkında. Cenabı Allah kelime-i hakkı, hak sözü, hak sözü, Hazreti Ömer'in radıyallahu anh lisan ve kalbinden cari buyurdu. Hazreti Ömer'in radıyallahu anh konuştuğu zaman kalbinden ve dilinden hak zuhur eder, hakkı konuşur. Bu bir havuza benzer. Havuza nasıl su doldurulursa, eğer temiz su doldurursa temiz su akar. Allah korusun kirli su doldurulacak olursa kirli akacaktır. Aynen bunun gibi. Bunu İmamı Gazali hazretleri buyuruyor ki bütün azalar bir ark mesafesinde, Gönül de bir havuz gibi. Mesela beyinden bir ark şeklinde kalbe su akıyor. Ne diyelim? Beynimiz Allah'ımızın kudretini düşünüyor. Beynimiz hayatımızın muhasebesini yaylıyor. Beynimiz varacağımız o ulu huzuru, yüce makamı düşünün. Beynimiz şahıs olarak kendimizi tanıyıp, bulunduğumuzu bilmemizin, Cenabı hakk'ın da azametini düşünmek suretiyle kalbe nur akar.
Yok eğer bunun aks olursa o olur. Diyelim ayak böyle cami yerine, ibadet ve taat yerine, Beytullah gibi bir makama, Allah'ımızın razı olduğu yere, efendimiz aleyhissalatu vesselamın mescidini, Yahudi'nin elinden en kısa zamanda Rabbimiz kurtarsın. Hıhı. Hucsu şerri adım atsa, irşadımız ve ıslahımız için yürüse, bir cenazeyi takip için yürüse, bir hastayı ziyaret için gitse ne olur? Kalbimize ayak arkasından bir murak. Diğer azaları hep buna kıyas edersin. Eğer aksi olacak olursa sihirlet olur. Bu kelime bile münasip düşmez, velhasıl temiz olmaz. Demek ki gönlümüzün temizliği hep azalarımızın arınmasına bağlı. Azalarınız arınırsa gönlümüzde park ve durulur. Dün ilim ehli bir kimse geldi. Çok genç. Çok genç. Daha yirmi yaşında gibi. Beş yüz Arapça eseri okumuş. Farklı ağırlıkta var. İlmin ağırlığını gördüm. Genç ama ilmin de bir ağırlığı var.
Hazreti Ömer efendimiz buyuruyor ki zaten konu radiyallahu anh, kişinin akli seviyesini sorusundan anlarım. Dedi ki bu iç gözlerimiz nasıl açılacaktı? Bize büyük bir ders verdi burada. Oradan Hac suresinde bu gözler kör olmaz ama kalp gözleri kör olur, o ayet cezile geldi. Basar görmek demek. Basiret ise iç gözlerinin açılması. Bu basar dediğiniz şu göz dünyayı görüyoruz, birbirimizi görüyoruz. Dağı görüyoruz, taşı görüyoruz, etrafımızı görüyoruz. Semama tarzı. O kalp gözüneyi görüyor, o göremediğimiz yerleri görüyor. Melekut aleminin, ceberut alemini, lahut alemi var mı? Tabii, gözde olana gizli olmaz dediler. Şimdi bir duyularımız var da, bunun yanında bir de iç duyularımız var. Görme diyelim mesela duyma. Bunun yanında ne var? Eşyanın zikrini duyma da var. Zaten gurur duysak bizim imanımız çok güçlenir, çok muveder.
Niye görünmüyor dersek bunu bize şu kullandığımız herkesin aşina olduğu belki de tiryati olduğu insanlarımızın bir kısmı. Cep telefonları bunu gösteriyor. Diyoruz ki şehirde çok güzel çekiyordu. Fakat biz dağa doğru çıktık, yaylalara çıktık, cep telefonu telefon çekiyor. Neden çekmiyor? Çünkü araya dağ girmişti onun için. Ve o alıcıyı da görmediği için alıcı ve verici çok önemli. Şimdi vericilerle münasebeti olmadığı için onurlar tabii görmüyor. Şimdi bizim önümüze ne geliyor? Kalbimizin önüne nefsimizin arzuları geliyor, arzu dağları geliyor. Ondan dolayı kalbimiz açılmıyor. Diğer azalarımız diyor. Kalpatçımayanın hiçbirisi açılması. Bir hazine gibi, bir hazine var diyelim, kapısı var. Onu açtığın zaman odalar var içeride. Bu eşya bulmaya çalışıyorlar ya çok kıymetli eşyalar. Diyorlar ki şu bakiyeyi açsak işte bulduk olduk.
İşte önünde bir kum yerini gelecek, yok daha devam et daha devam et büyük bir taş gelecek, daha devam et, on sene uğraşıyorlar. Şu gelecek, bu gelecek diye. Orada bir kapı var. Diyorlar, o kapıyı açtığın zaman içinde odalar var. Yeyim ortada olan var oralarda hep bunu buluntu eşya atıyoruz ya, bunun için uğraşanlar söylüyorum. Misal söylüyorum illa bu böyle olacak değil değil ki. Adam otuz senesini verildi yine bir şey bulamıyor. Bir tanesi hususi bunun için alet almış. O alet böyle kıymetli eşya olursa ötüyor. Bütmüş alet. Bu tabii bulacağım arzusuyla iki saat gitmiş. Buldum demiş. Nihayet paslı bir çiviye kavuşmuş. Şimdi asıl biz bulacağımız yere bakalım, bunun da önüne geçirmeye gerek yok. Şimdi o kapıyı açtığımızda ne var? Odaları. Odaların içerisinde kıymetli eşyalar var.
Şimdi kalbimizin kilidini şu nefsani şeytani dünyaya meyil kilidini kırdığımız zaman gözümüzden de bir nur çünkü odalar diyoruz ya ayağımızdan da bütün uzvumuzdan zuhur edecek. Mühim olan burayı açmak. Neden açılmıyor efendim? İşte nefsimizin arzuları, şeytanın aldatması, dünyanın muhabbeti hep bunlar. Şunu biz kafamıza çok gönlümüze getiriyoruz. Yahu gideceğim bu yola, velakin senin elini ayağını ne dünyaya kaldırır ne bir şeyler. Sana dünyayı kötülerle. Elhamdülillah bu yol ilim yolu. Yol irfan yolu. Dünyaya bakış açısını da ayarlar, ahirete bakışı da insanın değerinde Cenabıhakk'a taatin yollarını da gösterir. Nedir? Bak mesela dünya nimetine eren kimseler var. Çok büyük zenginler var. Bir de bakıyorsunuz fabrikası yağmalanıyor adamın. Mahvolduk, hırsızlar çıkıyor içerisinde. Bir beyitmiyor. Mesela çokça konuşuluyor. İdareciler şu hesapta olacak, şu durumda olacak, şu ahlakta olacak.
Bu nasıl olacak? Şimdi idarecilere tevazu anlatılıyor. Müminlere kanatlarını ihya edinmek isteniyor. Bu nasıl olacak? Hiç daha görülmemiş bahar aylarında aşı yapıyorlar ihbarda. Böyle kırk yaşına varmış, elli yaşına varmış. Yani bunu böyle tabir ediyoruz. Kırılılık, ellilik ağaçlara aşı yapıldığı görülmemiş. Ancak taze fidanlara su görülmeye başlanmış. Zaten aşıyı yapan bilir o. 0 aşıya mahsus bıçakları doludur, ona ait adetleri doludur. Bilir, ona göre yaparım. Şimdi bir eğitim ister. Şimdi tevazu, tevazu gösterecek ama nasıl gösterecek? Makamı için gösterecek. Elimden gitmesin diye gösterecek. Dört gün sonra ne olacak? İçtikçe. O zaman tabiatimizi efendimizin arzu ettiği şekilde buyuruyorlar ki sallallahu aleyhi ve sellem gençleri bana teslim ediyor. Onların gönlünde dikkat var, incelik var. Bak bir yaşlı için buyurmuyor.
Yaşlı ayrı, ibadette saatte saçını ağartmış, o kimseyi narımla terbiye etmekten hayal muamelesi ederim buyuruyor ama aşı asıl tevazunun, insanlara şefkatin, merhametin, adaletin, tevazunun, kanaatin aşısı ne zaman yapılır? Gençken yapılır. İnşallah Rabbamızdan diliyoruz bunlar. Çok az kaldı. Çok az kaldı. Neyse adam buldu. Neden? Hayırlı olan kimselerle Allah'ın dostlarıyla bu dolu aşmış, bunları bir bir geçmiş, kimselerle münasebetimizi kuramadığımız için. Onlar üç gündür, terbiyeyle. Evet, inşallah tercih eder ama temelden almak gerekir. Hep bunun gibi, kalbimizin açılması neye bağlı? Bir kere azalarımızın temiz olmasına bağlı, bir. İkincisi, Rabbi Zülcelal'imizin azametini düşüneceğiz. Onun yüceliğini düşünen, o benim Rabbim ve ben onun aciz bir kuluyum diyen kimsede hata fen olmaz. Çünkü acziyetini bilir. Her zaman ben hubu bilirim. Ben itaat edeceğim.
Başkalarına pek söylenmez de böyle sabah namazına gelen cemaate anlatılabilir. Evrad okumak, ezkar okumak, hani o kardeşimiz ilim ehli olduğu için anlıyordu. Biz gördüğümüz kadarıyla şunu ifade etmeye çalıştık bir isimle, virdi olmayanın virudu olmaz. Evradı ezkarı olmayanın gönlünde bir fetih açığı olmaz. Çünkü virdinde ne var? İstiğfar var, tevhid var, salahü selam var, ölüm tefekkürü var, rabıtası var, zikri var, murabesi var. Bilhassa ruhi taatlere ağırlık vermiş. Kalbine bir damlama, şöyle bir haz meydana gelince bunu bırakmamış. Namaz sonlarında da beklemiş, yatarken de öyle yatmış. Aman ha ipin ucunu elime geçirdim, bırakmayacağım. Ben bu ip vasıtasıyla o ip böyle şu bildiğimiz kendir gibi ne gibi ipler değil. O ip, hak olan Kuran ipidir o. Sünnet-i seniyye gibidir o. Buna ip bile diyebilir de ancak böyle anlıyoruz biz. O halat budur. Takva halatıdır.
Ancak öyle tırmanabiliriz yoksa olmaz ki. Her şey gelişigüzel, hareketle bu gönlümüzün açılması pek zor. Ama o açılan insanlar zehirle pişen aşı bal gibi yemişti. Sıkıntı mı duydu? Nefsani olanda hiç aldırış etmemiş. Bu benim irşadım için, ıslahım için, ben iyi olsaydım bu olmazlık düşünceleriyle kendisini halletmiş olur. Zaten bu yola girdiğinde de Cenabı hak bilmediğini ona malum kılmış. Mesela böyle kalbi gönlü açılan kimseler Arapça mı biliyor? Tefsirlerle mi meşgul olur? Hadislerle mi meşgul olur? Hadis-i şeriflerini? Yok. İmkan olursa onunla meşgul olur Ama aynen Hasan I Basri Hazretleri ile Habibi Acemiğinin durumu gibi. Bir ırmak geçirecek veya bir deniz gibi nasıl düşünebilirsek, Habibi acemi hazretleri var. Hasan-ı Basri Hazretleri bir gemi bekledi. Gemi, ona binip geçecek veya bir kayık olabilir. Fakat Habibi Acemi'yi suyun üzerinden yürüdü geçti.
Dedi ki iyi Habibi benim elimde tövbe ettin sen. Nasıl olur da suyun üstünden yürüdün? Sen kağıt karaladın, ben de gönlümü nurlandırmak için çalıştım. Yoksa Hasan Ali Basri Hazretleri müstesna. Burada bir hakikat belirtilmiş oluyor. Hikaye anlatmıyorum diyenlere, ah ah, üstadımızın edebi üzerine olsaydık da masal anlatsaydı. Şimdi bizim hocalarımız vardı. Çok iyi kimselerdi, çok güzel. Bizim hocalarımıza bir gün. Anlatırlardı, konuşurlardı, dinlerdik. Fakat onu dinlediklerimizden az kaldı, hafızamızdı. Tesiri de o nispette ama gönlünü nurlandıranları dinlediğimizde mermere kazılır gibi kazıldı gönlümüze. Niye? Yaşıyor. Açmış orayı, nurlandırmış orayı. Ne demek? Melek kurt alemi ne demek? Cebermut ve Laut hiç. Sadece ismini söylüyoruz biz. Zaten onu gördüğü zaman o bizim ikimize girer inşallah. Size lakin olur da biz. Gördüğüm biri oturuyorum. Şurasında Nuh çıktığını gördüm. Yakında.
Uzakmayın. Yakında görün. Burada da oturmuyor. Tabii iyi insanlar maalesef. Saygı duyuyoruz. Şu yüzlerinden nuru gördüm çıkarken. Bir kere kimin huzurunda tutmuş? Şimdi anlatıyor Çok hoşumuza gidiyor tabi. Diyorlar ki Hazreti Ömer dedi ki güzel. Nefsim müstesna sizi her şeyinden fazla seviyorum. Efendimiz de olmadı ya Rabbime, canımdan da daha fazla sevmediği için. Canımdan da fazla seviyorum. Bu böyle değil. Bu, bu şekilde olmaz. Yani bir anda Hazreti Ömer radıyallahu anh sözünden dönüverecek, nefsim de size feda diyecek. Hayır efendim. O anda aleyhissalatu vesselam efendimizin mübarek dizleri Hazreti Ömer'in dizine temas ediyordu. O mübarek dize temasla olurdu, temasla. O anda Resul-i Ekrem Efendimizin Sallallahu Teala aleyhi ve sellem teveccüürü oldu da onlar oldu. Biz bunu efendimizin kule pahalarında bile kule pahasında bile görüyoruz.
Mesela kapının ağzında oturduğumuzda bir türlü şunun biraz kitap oku da sonra biz başlarız dediklerinde, yanımda oturduğumuzda şu ciğerlerimizin süpürdüğünü biliyorum. Şu iç aletleri. Allah'ımız şefaatlerine mazhar olsun. Biz de gönül alemimizi nurlandırmaya çalışırsak, dediğimiz gibi rabıta da kalbimizde bir ışık belirirler, onu ziyadeleştirirsek o zaman tabii görünecektir. Ne zamandi geçen lambalar söndü, sokak lambaları, görmek zor oluyor tarih. Yanınca görünmüyor. Şimdi gönlümüzde imanın nuru çekmiş olduğumuz evrak ve ezkariyle yakine girerse, ibadetlerimiz rabımızı görür gibi olmaya başlarsa, gönül alemine tesiri o da artık duymaya başlar. Ruh da taate dönüşecek olursa mümkündür.