Güneş zuhur edip her tarafı aydınlattığı zaman karanlığın kalmadığı gibi okuduğumuz istiğfarda nedamet nuru, okuduğumuz Tevhidte Allah'ımızın vahdaniyet nuru, okuduğumuz Salatü selam'da Habib-i Kibriya Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in muhabbet nuru, Lafza-i Celal'de Cenabı Hak ile buluşabilmen nuru, bunlar zuhur ederse kir diye bir şey kalmaz. Demek ki kötülüğü işlememek, kalbe gelirse onu reddetmek, bir üçüncüsü gönlüne bile gelmez. Esad Erbili Hazretleri böyle evlatlarıyla oturuyor. Otururken bir tanesinin iç gözleri açık, kimin kalbine ne geldiğini bir lillahi Teala seyrediyor. Öyle kimseler oluyor ki gönlüne gelen o nurlar tarif edilemez. Şah-ı Nakşibend Hazretleri için üstazı diyor ya, evladım Bahattin, seni doyuracak bende hal kalmadı kendine meşayihtan bir kimse bul. Mesela Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, Sırrı Sakati Hazretleri'nin dayısıdır. Dayısı yeğeninin sohbetine oturuyor.
Allah'ımız öyle bir nimet lüt etmiş ki, üç kişi, inşallah mevzuyu yarım koymayız, böyle bir mağara dağda ibadet ediyorlar. Evliyadan bir tanesi denk gelir. Ne yapıyorsunuz deyince biz evliya olmak için saatte bulunuyoruz. O ariflerden olan kimse de der ki vah vah, ömrünüzü berbat etmişsiniz, Allah için yapın der ve bir gece de Cenabıhakk'a vasıldurlar. Allah'ımız bizden dönüş bekliyor. Daha yeni namazı müteakip amenerrasulü okundu. Ve ileyke el masir, dönüş sanadır Ya Rabbi, biz ona aidiz. Kardeşlerim, biz ona aidiz, ona döneceğiz. Onun için biz de şeytanın nasibi olmayacak, nefsin nasibi olmayacak. Bizi yaratan Mevlamızdır. Burada gözü açılmış, kimisinde bambaşka bir nur, kimisinde şöyle bir ırmak gibi, bir diğerinde bir ark suyu gibi, kimisinde daha az, kimisine damlıyor. Esad Erbili Hazretleri gözleri açıldıktan sonra diyor ki herkes muhabbetine göre istifade ediyor.
Namazdan da diğer taatlerden de nasibimiz kalbimizin huzuruna bağlıdır. Bunun için rabıtamız dersin rüknü azamı olacak. Dersin rüknü azamı demek yarım saat ise en az on beş dakika olacak. Diyelim ki huzur alamıyoruz, o zaman şer'i dinimize muhalif hareketlerimiz var, ondan oluyor. Bakın İstanbul'da bir ara sel geldi. Bu havaalanına doğru orada bir köprü taştı ve ortalığı bütün su aldı. Neden oldu? O köprünün önüne bir tır, böyle uzunluğuna gelmiş, bir türlü su geçmiyor. Su geçmeyince afet meydana geldi. Şimdi kalbimizde kötü ahlak, bunlar mani oldukça daha çok masiva. Bak dedem ifade ediyor, ben Sivas'ı sevmesem, kalbime de koymasam, gayri sevda bilmezem, rehberimden dönmesem. Efendimiz bize, bugün de oradaydım, yüksek bir yerimiz var. Yazın orada hayvanların otladığı, insanların da rahat ettiği bir.
Orada büyük bir taş var, İnsanlarından ayrılır, onun üzerinde Ashab-ı Kiram kitabı da yeni çıkmıştı, onu okurlardı. Okurlar, gelen olursa onlara okurlar. Çocuğum, ben de böyle taşla toprakla meşgulüm ama hatırlıyorum, o kitap okuyor, daha çocuğum, ben de kabir kazıyorum, uzun bir taş onu cenaze gibi oraya gömüyorum, orada okumaya çalışıyorum. Oyunum da buydu. Dua edin de görüştüklerimiz riyalı olmasın, O zaman öyleydi, şimdi de Allah'ımızdan lütuf bekliyoruz, yardım bekliyoruz. Diyeceğim şu, orada bize bir şehir yazdı. Sivayı gönlüne koyma, fasıkıf, faciri fasıka uyma, ödüm tut, az makuzun diye, siva üzerinde çokturlar. Cenabı Hak'tan gayrı düşüncelerdir. Demek ki taatlerimiz şimdi önümüzde süt. Süt gibi. Bak süt nereden geliyor Mim beyn I fersin ve demin haliyorsan sa ival lişaribi min beyn I fersim medemin, hayvanın kanı ile gübresi arasından, Cenabı Hak tertemiz su çıkarıyor.