Geçmiş büyüklerimiz Kalbindeki engellerin Rabbimize kavuşmakta, maniaların kalkmasına çok gayret gösterirlerdi, diyor. Şunu söyleyelim, bizim yaptığımız yanlışlıklardan birisi şu mesela bir şeyi yaptık zannediyoruz, değil. Daha dikkat edeceğiz. Daha bir dikkat ettiğimi zannediyoruz, hayır. Daha bir gayretimizi derinleştireceğiz. Şöyle, biz bedenen kötülükleri yapmayız, Rabbimizin izniyle. Yapmayız. Fakat kalpten de geçmemesi gerekir. Bir yerde misafir bulunuyorum. Sabah kahvaltısından önce dedi ki ev sahibi şeyhlerle görüşüyor musun? Dedi. Hiç yoktan bir soru oldu. E dedim, görüşürüm, saygı duyarım dinimize hizmet ettikleri için gerçekten böyle gittiğim yerlerde eğer imkan olursa ziyaretlerini yaparım. O zaman bu telefonları yok. Böyle fihristli bir defter var, telefonun rehberi gibi. Oradan Kars'tan Ahmet Efendi'nin telefonunu almış minareci, minarenin ustası. Onu açtım.
Sanki hazır, bekliyor. Bizi tanımadığı halde kardeşim, dedi, başladı. Esselamü. İster açığa vurun, ister vurmayın. Gönlünüzden geçenlerden de mes'ulsünüz. Bu ayet-i celleyi okudu, sonra araştırdım, çok üzerinde durdum. Çünkü Ashab-ı Güzin Efendilerimiz de diyor ki Ya Resulallah, biz zahirimize dikkat ediyoruz. Bu gönülden geçenleri nasıl durduracağız? Nasıl ona baş gireceğiz? Esraül billah. La yukellifullahi nefsen illavz-aha. Hemen altındaki ayet-i celleler, buyuruyor ki takatinizin üstünden mesul değilsiniz. Daha bir araştırmalarımıza göre Rabbimizin izniyle şunu gördüm, eğer gönlünden geçen elinde olmadan geçiyor, bundan mesul olmaz Ama o fiili uygunsuz olan o fiili yapmaya bir azim varsa, karar varsa o zaman mesul buyruluyor. Mesela gönlünden geçiyor ama onu uygulamak istiyor. O zaman mesuliyet başlıyor. Bu çok önemli. Bundan dolayı kalbimizin arınması gerekiyor, tertemiz olması.
Şu ayet-i celîle, bu mübarek ayet-i celîle bizi düşündürür. O da şu, esamri. Bu, gerçekten düşündürüyor. Bir de esamri şunu esas olarak kabul edelim kendimize, içsek bile bunu tekrarlayalım, emelimiz, gayemiz bu olsun. O da şu, Kuran-ı Azimüşşan'ın oradaki geçen hakikatlerin bizim yaşamımızla alakalı olduğu, mutlaka biz buna uymak mecburiyetindeyiz. Kuran-ı Kerim indi ama öyle bir iniş ki gerçekten düşünmemiz icap ediyor. Bir dağın başına indirseydik, azamet-i ilahiyeden dolayı paramparça olur, de. Her sabah okunuyor. Cesametine rağmen, yani yüklüğüne rağmen, bir dağa indirilse sorumlu da bir varlık değil. O paramparça olursa, mes'ul olan biz, insan olarak Kuran-ı Kerim'den etkilenmemek elbette yakışmaz insana. Çünkü, es-selamü, Kuran-ı Kerim onların imanlarını artırıyor. Daha bir güçleniyor, daha bir kuvvetleniyor. Hz.
Ömer'le -radıyallahu anh- Ebu Bekir'in Sıddık radiyallahu anh-'ın imanı hususunda şöyle bir fikir var: Sıddık radiyallahu anh, Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz'in nurunu görerek iman etti. O rahip Buhira var. Onu anlatmıştı durumu. Fakat Hazret-i Ömer radıyallahu anh, Kur'an'ın nurunu gördü. Böyle olduğu için, Hazret-i Ömer'in dinimizdeki salabeti çok farklıdır. Dini emirlere olan saygısı ve bu kutsi değerleri koruması, efendimizin yanı başında ona münasebetsiz hareketlerde celallenmesi, Kuran-ı Azimüşşan'ın nurunu müşahededen ileri geliyor denir. Hz. Ömer radıyallahu anh bir defasında mescitte Kuran-ı Kerim okunurken bayıldı, bayıldı. Onu örtüler içerisinde hanesine götürdüler günlerce de ziyaret ettiler geçmiş olsun ya Ömer, geçmiş olsun ya Ömer diye. Kur'an-ı Azimüşşan'ın vehavet onda bu etkiyi meydana getirir. Sonra Kur'an-ı Kerim inerken kelime, harf ve savta bürünmüştür.