Değerli dinleyicilerimiz, Musahabe serimizin birinci cildine Manas-ı kalp başlıklı, Kalbin hastalıkları başlıklı bab'la devam ediyoruz. Cenabı Hak Azze ve Celle Hazretleri canibinden Resul-i Ekrem sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimizin tebliğ eylediği ahkamın cümlesi aşikare, bedihi olup hiç fikr-ü delile muhtaç değildir. Kalbi, emraz-ı maneviyeden salim ve fikri sakim düşüncelerden selamette olanlar nazarında hiçbir fikir ve delile muhtaç değillerdir. Ancak nazar, fikir, illetinin vücudu ve afetin sübutu halinde şüphe ve tereddüt ve itiraz vardır. Amma Emrazık kalbinin necatından ve Hışay-ı Basari'nin def'u ref'inden sonra ahkam-ı Kuraniyede bedahet ve aşikarelikten başka bir şey yoktur. Mesela safra hastalığına müptela olan kimse her zaman safra hastalığına düçar olduğundan bal gibi tatlı olan bir taamın lezzetli olması onun indinde mutlaka bir delile muhtaçtır.
Fakat safra hastalığından halas bulunca o zaman delile muhtaç olmaz, ihtiyacı kalmaz. Çünkü maraz zail olunca balın lezzetini tatmış olur. Binaenaleyh hakiki iman tahsili için maraz-ı kalbinin izalesi zaruridir. Nefs-i emmareye gelince. Nefis hadd-i zatında ahkam-ı şer'iyeyi münkir ve bittabi onun hilafına hakimdir. Çünkü tekalifi ilahiyenin icrası nefse pek ağır gelir. Ecel-i eşya nefsi emaredir ki kendisinin düşmanı bedhanıdır ve himmeti kendi nefsini helak etmeyedir. Onun arzusu Veliyyünniyam olan Mevla'yı Hazreti Rahman Celle Sultanı hu'ya masiyet ve düşmanı canı olan şeytana itaattir. Bu sebepten tezkiye-i nefs zaruri olup, nefis tezkiyesi olmadıkça yakin usulü de geç görünür ve felah da ancak tezkiye-i neftedir. Nitekim Onu tertemiz yapan muhakkak umduğuna ermiş, onu alabildiğine örten ise elbette ziyana uğratmıştır.
Şeriatı bahireyi inkar eden kimse nebatın halavetini münkir olan gibidir. Tezkiyeyi nefs ve tasfiyeyi kalpten maksat emrazı kalbiye ve afatı maneviyeyi izaledir. Mazmun-u kerimince ta ki hakikati iman tahakkuk eylemiş ola. Zira bu maraz ve afet-i kalp mevcut iken iman-ı suriyedir. Nasıl vicdani olabilir ki? Çünkü onun nefsi emaresi onun hilafına hakimdir. Suriye olan iman ve tasdik, safra hastalığına düçar olan kimse gibidir ki, onun vicdanı nebatın halavetinin hilafına şahit ve vakidir. Şekerin halavetine yakini hakiki ancak o zaman mümkün olur ki safra hastalığından kurtulmuş ola. Nefsin emarelikten halası da ancak tezkiyesiyle mutmain olduktan sonradır. O zaman hakikat-i iman suret ve kuvvet bulur ve vicdanı olur ki bu kısım iman zevalden mahfuzdur. Nitekim ayeti kerimede Haberiniz olsun ki Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur.
Onlar mahzun da olacak değillerdir, buyrulmuştur. Zahiri cismani marazını izale fikrinde olup da kalbin giriftarlığından ibaret olan emraz-ı kalbiyeden gafil olmak o kimsenin nadanlığından başka bir şey değildir. Zahiren necip ve mesut bir adama bir maraz arız olsa ve azasına bir afet gelse, o kadar sa'y ü mübalağa eder ki, o hastalık ve afetin izalesine çalışır. Velakin kalp ki hakikatte masivayı Hak Celle ve Ala'ya giriftarlıktan ibarettir. O maraz-ı kalbi öyle istila eylemiştir ki, ebedi mevt eriştiği halde ve azabı sermediye giriftarlığı yakın olduğu halde hala o marazın izalesi fikrine asla gayret ve rağbet eylemez. Eğer bu giriftarlık maraz olduğunu bilmezse, sefihi mahztır ve eğer bilip de havf eylemezse, pelidi sırftır. Elbette bu marazın idrakine aklı mead olmak gerektir. Yoksa aklı maaşın endişesi kısa ve fikri nakıs olduğundan ancak zahir bindir, batından bihaberdir.