Kainatın Esrarı ve Ruhun Arınması kaydında Kainatla alakalı yer, sema, dağ taş, nebatat hep bunlarla alakalı ayet-i celiliyelerle Cenabı hakk'ın yüce kudretini görebilme. Bu noktada söylüyorum. Allah'ımızın aciz bir kulu olarak Al-i İman suresinde yüz seksen dokuzuncu ayeti celileden itibaren göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır Celle Celalühü. Allah her şeye katildir. Göklerin ve…
Kainatla alakalı yer, sema, dağ taş, nebatat hep bunlarla alakalı ayet-i celiliyelerle Cenabı hakk'ın yüce kudretini görebilme. Bu noktada söylüyorum. Allah'ımızın aciz bir kulu olarak Al-i İman suresinde yüz seksen dokuzuncu ayeti celileden itibaren göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır Celle Celalühü. Allah her şeye katildir. Göklerin ve yerin yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır. Onlar, ayaktayken, otururken ve yanların üzerine yatarken, Allah'ı anlarlar celle celalühü. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz, sen bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin. Bizi ateşin azabından korududirler. Rabbi Zülcelal Rabbimiz bize burada hakikatlerini ifade buyururken ey Muhammed, Sallallahuallahü teala aleyhi ve sellem, bunu tevhid et, Şunu hatırla ve hatırlat.
Hani Allah kendilerine kitap verirmiş, okur yazar olanların o kitabı yahut o kitapta peygamberliğin doğruluğu sabit olan, o peygamberlerin sonuncusu şanlı peygamberin insanlara hakkıyla açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz diye tetkik ve kasem ile misak söz almış ve bunu onlara taahhüt ettirmiş idi. Bu kitap verilmiş olanlardan maksat, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyan bilginlerdir. İşte bunlar böylece taahhüde girip kesin söz verdiler de o kitabı arkalarına attılar, antlaşmalarını yerine getirmediler. Bütün gökler ve yer devlet ve memleketin bağımsız olarak Allah'ın celle celalühüdür. Bunun idaresinden ve onun emirleri ve onun kudreti hüküm sürer. Bunlar için de hakkın hükümlerinin tersine hareket etmek isteyenler elbette cezaya mahkum olurlar.
Dinin kemalimin gayesini anlatmak için Mevlayı Zülcelal göklerin ve yerin yaratılışında, nice ve gündüzün değişmesinde sayılamayacak nice alametler ve deliller vardır ki bütün kainatın ona mahsus olduğuna ve Allah'ın kamil kudretine, büyüklük ve azametine delalet ederler. Fakat bu ayet, alametler herkes ve her akıl için değil, temiz ve tam akıl sahipleri demek bulunan, öbür elba içindir. Öyle bir elba tam akıl sahipleri ki işte o kimseler, semavat et ve gökdel ve arz, yel, mekan kavramının içine altını bütün yüksekliği ve alçaklıkları ile mekanlı varlıklar, halk yaratma, bunların zat ve sıfatlarıyla bulundukları şekil ve nitelikleri üzerine var edinmelerini ve yok edilmelerini ifade eden gerçek sebep anlayışının özü. Gece ve gündüzün değişmesi, zaman anlayışını veren hareketlerle ilgili olup o varlıkların yaratılmışlıklarını ve düzenlerini gösteren devamlılık ve değişimdir.
İşte halk gerçek ilimlerin keşif yolları, iş örgütler ve yer, gece ve gündüz yaratma ve değişim, akıl olaylar ve antlaşmaları üzerinde düşünmelidir yani bu bizim bugünkü teknolojiyi her şeyi için alır. Yani fezaya doğru oturup, ayın marsı vesaireyi keşfetme, hepsi bunun içerisinde. Abdullah bin Ömer radiyallahu anh hazretleri demiştir ki, Hazreti Aişe'ye Resulullah'tan güldüğüm şeylerin en şaşırtıcısını bana haber verdi. Bunun üzerine ağladı ve uzun bir müddet ağladı da sonra dedi ki oranın her işi şaşırtıcı idi. Şaşırtıcı dediği, çok acayip esrarla dolu. Bir gün bana geldi. Benden izin istedi, kalktı. Odadaki su birliğine vardı, abdest aldı. Suyu çok da dökmedi. Sonra namazda durdu, Kuran okudu ve ağlıyordu. Sonra iki elini kaldırdı, yine ağlıyordu. Hatta gözyaşlarının yeri ıslattığını gördü. Sonra Bilal geldi radıyallahu anh, kendisine sabah namazını bildiriyordu.
Kainatın Esrarı ve Ruhun Arınması kaydında Kainatla alakalı yer, sema, dağ taş, nebatat hep bunlarla alakalı ayet-i celiliyelerle Cenabı hakk'ın yüce kudretini görebilme. Bu noktada söylüyorum. Allah'ımızın aciz bir kulu olarak Al-i İman suresinde yüz seksen dokuzuncu ayeti celileden itibaren göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır Celle Celalühü. Allah her şeye katildir. Göklerin ve…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 14 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Vakti de ağlıyor, ey Allah'ın Resul dedi, Allahü Teala senin geçmiş ve gelecek günahını affetmiş olduğu halde ağlıyor musun? Ey Bilal buyurdu, Şu halde ben şükreden bir kul olmayayım mı? Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı? Bundan sonra buyurdu ki nasıl ağlamayayım? Allahutaala bu gece şunu indirdi. Gerçekten yerin ve göklerin yaratılışında Resulullah bunu söyledi sanırsam sonra da Bu ifadeyi Muhammediyeyi biz her şeyde uygulayacağız. Gerçekten, vay, yani yerin yaratılışı bunun gerçekten yerin ve göklerin yaratılışında vay bunu okuyup da bu babda düşünmeyene. Okuyun, mesela şimdi Ramazan'ı şey, olunca ait ayeti celileyi bütün kürsülerde, minberlerde, milaklarda, çivilerde vesair iletişim aletlerinde Bu ayeti celile okunur, düşüneceğiz şimdi. O ayeti celile üzerinde nasıl bir tefekküre dalıyoruz?
Çünkü ayeti celilenin son kısmı şimdi ibadet ve taati Cenabı hak emir buyurulurken bunun hikmeti bile ortaya koyuluyor. Ta ki Cenabı hak'tan korkasınız. Bu ne demek? Bu sadece yemek ve içmekten ve şehevi duygudan uzaklaşmaktan ibaret değildir Oğuz. Beynimizle oruç tutturun, Allah'ımızın razı olmayacağı düşüncelere dalıp da şehevi arzularla beyin helak olmasın. Büyük bir nimettir. Akıl hakkındaki ayet-i celleler çok fazladır. İlla akıl diye geçmez ama aklı ifade eden belki yedi yüze yakın ayeti değildir de var. Böyle bir önemli nimetin başkasının malını, mülkünü utandığım için diyemeyeceğim. Allah'ımıza layık olmayan işleri konuşmakla, dönüşmekle, düşünmekle geçirmeyin buyuruyor. Oruç tutturun beynimizi Allah'ın yüce kudretini düşünecek bir akıl olsun. Kalbinize Rabbimizin değer verdiklerine değer veren bir gönül olsun. Bunun gibi.
Bundan sonra gerçekten yerin ve göklerin yaratılışında Resulullah bunu söyledi de Sadullahü Teala aleyhi ve sellem, ve dün limen vay bunu çeneleri arasında çiğneyip de bunu da düşünmeyenlere Bakara suresinde Allah'ın bildiğini ispat ve açıklama hiç şüphesiz geçmektedir. Temsililerde de biz bunu görürüz. Yalnız burada diye geçer Bakara suresinde. Mı? Allah'ımızın varlığını deliller dile. Mesela nedir? Yumurta neden oldu? Tavuktan. Tavuk neden oldu? Yumurtada. Delirtun, Delirtun, Delirtun. Aynı noktaya geldiniz. Bunun ilk engeli var, Kün oğul, emriyle yaratıldığı Rabbimizin varlığını ispat eder mesela bir tanesi. Geliyor Fakat, temyiz akıl sahipleri için nice deliller vardır buyrulmuştur. Efendimiz bu ayetle diğerinden daha derin bir aşk ile ilgilenmiştir. Orada beyinle, burada gönülle. Burada kendimizi hesaba çekeceğiz.
Ayeti celileler olsun, gördüğümüz eşya olsun, onları sadece bizim şu beynimiz mi algılıyor yoksa kalbimizle birlikte beynimiz aklımız mı bunu derin derin düşünüyor? O kimseler ki Allah'ı zikredenler ve düşünürler ifadeleri var burada. Bu neye işaret eder? Ölü elvala işaret eder. Temiz akıl sahipleri, gelin düşünen gönülüyle işi işi fark etmeye çalışırlar. O kimçeler ki Allah'ı zikrederler ve düşünürler. Burada Fahrettin Mürazi Hazretleri rahmetullahi Cenabı hak yoluna girene, ilk önce delilleri çoğaltmak gerekir. İlk önce mesela tarikatı Aliyyeye girecek. Diyor ki girsem ne olacak? Ne bu? Gidenler ne yapıyor ki ben? Öyle olayım. Ne bu tarikat? İşte dinimizin emirleri var. Ebunu yaparız biz. Namaz kıldırıyoruz, oruçça tutuyoruz. Buna gelinlerle izah edilir. Demek ki bak oruç tutuyoruz ama biz azalarımıza da oruç tutturabiliyor muyuz?
İbadetle zahiren yaptığımız bedenen yaptığımız ibadetler şeriatın şeriatın, şeriatın zahiridir. Dış kısmıdır, inmiyoruz, içmiyoruz vesaire ama bunun yanında bu yaptığımız taati takva boyutunda götürebiliyor muyuz? Mesela namaz kılıyoruz ama namazı beden yerine getiriyor, bu şeriatimizdir. Şeriatın batımı ilk yönü olan haşyet kelimesi geçiyor namaz hakkında. Acaba huşu ile Cenabı hak'ta delil bir saygıyla yapabiliyor muyuz diye izah edersin bunu? Bu delillerden. Bunu getirirsin. Bak kardeşim dersin, İmam-ı Azam Efendimiz de akilla, müminler bu demektir. O mesel imamıydı, müstesna bir ilim ehliydi. Buna rağmen niye Şeybanürrahi'ye müracaat etti? Neden? İki sene olmasaydı imam helakteydin diye neden söyledi? Evet, bilmem biliyordum ama aynel yakin ve Hakal yakin. İlmin sırlarına verme ancak o gibi kimselerin vermiş olduğu evrak ve ezkarle olmalı. Bu bir aklın delildir.
Bununla anlatırsınız Fakat kalp bir kere Allah bilgisinin Celle Celalühu'nun nuruyla aydınlandığını. Şimdi evladına anlıyor, eski Avni anlıyor, Mishibar okuyor, tevil okuyor, Salehü selam bakıyor. Bilhassa rabıtasını yapıyor. Mürşid-i kamilin böyle aleyhissalatü vesselam ve elimizden izinli olan müsaadenle ilgili kimsenin, kalbinin altına kalbini koyuyor, Rabbımızın nurunu ve feyzini almaya başlıyor. Böyle kalp aydınlandı mı onun artık delillerle meşgul olması, kalbin Cenabı hakk'ın bilgisine kalp olmasına perde gibi olur. Şimdi önümüzde bağ. Efendim, bağ şöyle yapılıyor. İşte bunun peteği var, bal mumu var, bu kovanlar var. Işte bunların gözenekleri var, arı gidiyor, ta saatlerce uzak mesafeler, binlerce çiçeklerin gözünden buraya getirip balı aktarıyor. Önemli deyip meşgul olacak bu ilahi nura giren, gönül kapaklarını aşmış, kalbine ilahi nur giren bir kimse bağım iliyecek.
O anlatır, iki saat anlatır belki. Bağın nasıl hazırlandığını bize iki saat anlatır. Akilla giriş budur. Tabii, aklın vahye dayanması gerektiğini çok erken söylerim ama olsun. Akıl kendi başına hidayete indiremez. O zaman şeytana akıllı dememiz lazım. Esselami. Akla vurduğun zaman ben diyor ateşten yaratıldım. Annem ise en iyisi sınav, Ateş topraktan üstündü. Burada buna mı inanacağız biz yoksa Cenabı hakk'ın ilahi emrine mi? Burada aklı vahiyle, vahiyle tespit edeceğiz. Acaba benim aklım ilahi vahye uygun düşüyor mu, düşmüyor mu? Zaten günümüzdeki sıkıntıların hepsi budur. Aklıma göre, müşehnet bir akilla olmaz, ilahi esasa dayalı olan akıl. O zaman aklı biz, Allah'ımızın vahyinin önüne geçirmiş oluyoruz. Halkar da bir Adem Aleyhisselam'ın yaratılışı, İsa Aleyhisselam'ın yaratılışı akla vurarak olmaz, emreden Rabbimizdır. O zaman Rabbımızla bir gecelleşme başlar.
Biz Rabbımızla bir gecelleşme başlar. Haşa. O ne buyurursa, bakın sadakalığı Lazayı indiriyoruz. Kuran-ı Kerim oldu, sonunda bir müminde sadakallahülazim, azim olan evla. Biz bunu derken bile haya ederiz, en güzelini ortaya koymuştur. Sadakallahülazim, o her şeyinde satıp demekten haya ediyorum, o Allah'tır. O nereden biri derse odur. Fakat kalp bir kere ki Cenabı hak bilgisini nuruyla aydınlandı mı artık dilim, dilim onda Cenabı Hak'tan ancak korkanlar, ilim sahipleri, bak dilimde önemli olan haşyettir. Azandaki ilahiyeye olan büyük bir saygıdır. Onun artık o delillerle meşgul olması, kalbin Cenabı hakk'ın bilgisine, kalp olmasına perde gibi olur. Zira aklın çeşitli düşüncelere iltifatı ile meşguliyeti düşünme bilgi aktarinde derinleşme ve sonuca gelişmeye engel olur.
Bunun için bir tarikatı aliye gelen kimse işin başlangıcında derinleşme verince inceden inceye araştırma ile değil, pasif bir seyir ile hareket edeceğinden delilleri çoğaltmayı isterse de bilginin nurunu bir defa kalbe düştükten sonra o delillerin azalmasını ve mümkün olduğu kadar kısa ve özetini arzu eder ki kalbin Allah'tan başkasına meşgul olmasından doğan karanlık kalsın da Allah ikisinin nurlarının tecellisi tamam olsun. Nedir büyüklerimiz? Takmayan bilmez. İlk anda araştırılıyor, bakıyorum. Mesela kitabı kerimimizin hak kitap olduğu her şeyine belli, çünkü hücumun hepsi yapılmıştır. Şöyle Hazreti bir açıklık örseler hücum iletecekler. Bu doğru mu değil ama hiç bilmiyorum ifadede bulunamıyorlar. Allah'ın da kitabı keriminde haydi bu sure gibi bir sure de meydana getirebilseler, görmesinler.
Bütün toplansalar üls ü cin böyle bir ayeti meydana getirmeye kadir bulamazlar ve olamıyorlar da zaten. Bu zamana kadar muhalifi olan Kuran azimüşanı kimseler zerre kadar bir şurası hatalı diyememiştik, halktı. Bu aklen tespih bitirdikten sonra, bitirdikten sonra Kuran'ın aynen, aynen, Muhammed İkbal'in Kuran okurken babasının yanından geçtiğinde, oğlum Kuran oku, her defasında bunu söyledi. İşte okuyorum Kuran Azimüşşen. Oğlum Kuran sana indiriliyormuş gibi oku. Onun nuruyla oku. Onu feyziyle oku. Onun aşkıyla oku. Onu Aleyhissalatü Vesselam efendimizin mübarek, femi saadetinden mübarek, ağız yemekten haya ediyorum, ondan çıkıyormuş gibi. Vahyi, vahiy meleği Cebrail Aleyhisselam'ı sanki sana indiriyormuş gibi bu ilahi derinimiz oldu. Kimse bu böyle olan bir kimse araştırmaya niye kalkar mı? İşte nasıl Ayet-i Celilelerin birbirlerine olan uygunluğu, vesaire.
Her şeyiyle müstesna, mesela bir tanesi Muhammed Hamidullah'ın Pakistan ile ordusu, diğer ülkelerde kürsüsü olan muazzam bir ilim ehli. Buna diyor ki, hocam ben Kuran azim uşağım'ı okudum. Ben notalar üzerinde de çok maluma sahibiyim. Hadi Kuran'da bir rivayet edicem'e var. O bizim bilgimize vukuak düşmüyor. Hangisi odur? O da Del hala, oradaki vavun üzerindeki hemzeyi görememiş, ölse bile o hemze uzatır. Ey kadir bak, orada üzerinde hemze var. Bunu uzatman gereken oturafinle okur kelime-i şehadet. Kuran bu. Böyle delilleriyle ispat edildikten sonra, onun feyzinden nuruna geliştikten sonra deliller ona perde olmaya başlar. Mesela Esabı El birliği hazretlerinin huzurunda o rahimi kim okunuyor? Meczurliğinden bir zat, başını ukalaya doğru kaldırıyor. Etrafındakileri dedim de bir şey oldu, hata vardı. Sen buna kelime okumayı bilmezsin kitabı kelimeyi. Neden bir hata var?
Ben diyor tahmin ediyorum bu hafızın, okumuş olduğu bu hafız veya değil, Haçlı-ı şerifi, hep nur olarak devam ediyordu. Bir yerde nur kesildi, diyor. Çok büyük bir aralık meydana geldi. Biz Kaf Dağı deriz ya, Kaf Dağı geliyor. Nedir bu durumlar? Kendisi okuyamıyor, eliyle göstermiş. Neye orada vav'ı atlamış. Umbura'yla içmiş. Böyle boşuna değil, yedi batın yetmiş bin batın iç manaları var burada. Makası dış şerhi şerife uymak suretiyle diğer ayeti celilelere muvafık düşmek suretiyle, sahih hadis-i şeriflere olan uygunluğu yine. Zira akıl çeşitli düşüncelere istifadeıyla meşguliyeti düşünme ve idraklerinde derinleşme ve sonuca erişmeye engel olur.
Bunun için bu yola giden bir derviş başlangıcında derinleşme ve inceden inceye araştırma ile değil, basit bir seyirle hareket edeceğinden, demirleri çoğaltmayı isterse de bilginin nuru bir defa kalbe düştükten sonra o delillerin azalmasını ve mümkün olduğu kadar kısa ve özetini arz ederken kalbin Allah'tan başkasıyla meşgul olmasından doğan karanlık kalksın. Idi. Şeybe Nurrahim bir çobandı. İlmin nuru gönlüne inince mezhep imamlarını şaşakalmış sordukları soruda almış oldukları cevabın karşısına. Dediler ki ya Şeyban, okumamı getirmemiş. Evet dini meselelerini taklit eder Allah'ın izniyle. Bir kimse inanılmaz geçirse, bak inanılmaz sabah görünen ikindi akşam yatsılı bilmese ne yapması gerekir? Buyurulur ki, şehvettiği için, şehvettiği dilini, şehvettiği için beş vakit namazı da kaza etmesi gerekir diye. Bunu nasıl söylüyor? Bunu kitapları devretti de devirdi devirdi mi?
Bunu nefsinin bütün mertebelerinden becererek dağı açıp ilahi cüzrü ettirmek suretiyle nefsinin dağını aşıp ruhani, nuraniiyete, güzelliğe erişmek suretiyle Cenabı hak gönlüne indirmiştir. Kıyana suresinde Cenabı Hak, Habibim dudaklarına hareket ettir mi, Vahi ilahiye geldiğinde hemen alabilmek için mübarek dudaklarını hareket ettiriyor, böyle yorulma, biz Kuran'ı senin gönlüne yerleştirecek. Onlar bizim gibi şu papayla konuşmuyor diyor, gönülden konuşuyor. Onun için gönülden konuşan sadatı kiram efendilerimizin sözleri unutturmuyor. Bir Sami Bendi Hazretlerinin daha öğrencilik döneminde bu kelimeleri bile çıkaramıyordu. Marifetullah'ı tahsili için mi okuyalım? Hiç anlamadım zaten. Ta yıllar sonra Rabbımızı tanımak için okuyalım buyuruyor. Nitekim insanı ayakkabılarını çıkar rüyam Musa, şüphesiz ki sen mukaddes bir vadide Tuva'dasın fermanında ona işaret vardı.
İşte Bakara ayetindeki Rabbi Zülcelal'imizin varlığına işaret edilen delille beyan buyrulmuştur. Sonra göklerin ve yerin yaratılması, gece ve gündüzün değişmesiyle yetinilmiş olunması, bu terakki hikmetiyle ilgilidir. Sonra burada ne vardır? Vardır. Cenabı Hak'ta sihir. Burada ise, var. Allah'tasındır. Desana. Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. O çok merhametli ve bağışlayıcıdır ayetini takip ediyor ve buna göre ilk önce vücut var olma, Allah'ın birliğine ait ayetleri bizlere şirkten tevhide geçiliyor. Buna akıl yeterliydi. Burada ise göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah'ındır ayetini takip ediyor ve buna göre iman sahiplerine Allah'ın saltan saltanatının şekil ve tedirgin bir sırlarını, Allahü tealanın mülkündeki tasarrufunun hükümlerini sır ve yaratılışın gayesini ispat eden alametleri anlatmanın akışı içinde geliyor.
Bu da akli ve nakli bilgilerle süslenmiş ve Allah'ın birliğine iman ile kulluk ve bilgide merhale kat etmiş, olgun akıl ve inanmış kalp sahiplerinin karı bulabileceğinden aralarındaki parka işaret bulunuyor ki insanı, Öyle tam akıl sahipleri ki ayaktayken, otururken, yatarken, yani gerek meşguliyet ve gerekse dinlenme hallerinin hepsini de Cenabı hakla zikrederler, dillerinden bırakmazlar. Bu üç hal insanın bütün hallerini içine aldı. Hatta bedene ait hareketleri içine aldığı yine yükselme ortada bulunan düşünme gibi hallerini de içeri. Demek ki bu tam akıl sahipleri her ne halde bulunurlarsa bulunsunlar, kalpleri Allah'ı zikir anmaktan başka bir şey ile tam güven zevkini bulamadığından Allah'ı zikirden gaflet etmezler gönülleri ilahi muhasebe kendi içine dönmeye müstahahat dalmıştır. Burada zikirden maksat gerek zar, gerekse sıpar ve fiiller haysiyetiyle zikirdir.
Aynı şekilde lisanı dile ait zikre gözlü olup olmamaktan daha genel olarak mutlak zikirdir. Abdullah bin Mesud hazretlerinin açıklamasına göre radiyallahu anh bu zikirden maksat namazdır ki kudretleri yettikçe ayakta yoksa oturuyor yoksa yattığın yerde namaz kılanlar demektir. Bununla beraber namaz zikirler cümlesinden sayılırsa da bütün zikirler namazdan ibarettir de dinlemez. Namazda daha geneldir. Uluul erbab tam akıllıların böyle Allah'ın zikrine devam etmeleriyle vasf edilişleri terbiyedeki terakki etmiş hadis kullar olduklarına işaret diler ki bu vasıf burada faiz konusu olan tefekkürün düşünme suretiyle keşif ve müşahede edecekleri ilimlerin fenlerinin geçmiş bir şartı demek olur, bununla beraber. Tertibe delalet dökmeyeceği için bunun bir geçmiş şart olmayıp düşüncenin bir ayrılmaz gereği olması da mümkün görünür. Buradaki cevap.
Şuhud görünürde riyabi görünmez okuyabilen vehim mensupelerinden uzak nefse ait bilgiler ve karanlık engellerden sıyrılmış haliniz tam akıl sahipleri olan gidişatın gerçeklerini ve sıfatlarını hükümlerini düşünen mülkün tavırlarını ve gayb aleminin sırlarını gözeterek melik yaratıcı olan Allahutaala'nın sanatının inceliklerini ve hüccetinin alametlerini görebilen bu tam akıl sahipleri bütün hallerde Allah sevgisiyle dopdolu olarak Cenabı Hak'ı anarlar ve İslamda göklerin ve yerin ve göklerin ve yerin aklı hayrette bırakan kurum ve yaratıcısının hikmeti hakkında düşünceye girişi, her meselede hakkın emrini almamak ve gereği üzere amel ederek görevi yerine getirmede başarılı olmak için hükümler ve ilahi tasarrufların cereyan şeklini gösteren sır ve yaratılmış nizamını terakkiye ve keşre çalışırlar.
Bu yaratılmadan gökler ve yerin toplamının hem bütün hem parça bakımdan hiçbir halis kal kalmaz.
Ötlen ve şekillen, keyfiyetten ve varlıkların Allah katındaki celle celalühu bu şekilleri yaratma mefhumu da illiyet yani nedensellik tesirinin hakikatini ifade ettiği için bu düşüncenin ilgilendiği şey, varlıklarını, şekillerini ve durumlarını temaşa, tasvip, vasıflandırma, anal analiz ve sentezle sınırlandıktan ve sebeplerini araştırmakla hepsinin müşterek oldukları yaratma mefhumunda kısaca toplayıp, tasvip ederek, hepsini yüce yaratıcının yaratma sanatına bağladıktan sonra ilahi saltanatı müşahede ve bundan gelecek ve mağfirete ruhun ilme ve hikmete ait sonuçları anlama ve telakki bu şekilde vazife hakkındaki ilahi hükmü keşif ve tayin ederek gereğini yerine getirme ve gayeye isabet için yine yüce yaratıcının yardımı ve yaratmasına sığınma ve iltica etme ve böylece ahiret sözleşmesi ile ilahi rızaya yürümektir.
Talep edilecek bizzat ilahi hikmet ve Rabbani siyaset ilminin konusu ve isteği olduğunda şüphe olmamakla beraber burada gerek astronomi ve gerek diğer kevni evrene ait ilimler, beşere ait ilimlerin konularını hepsi birer mukaddime başlangıç ve yol olarak dahil bulunduğunda dahil sizden edilmemelidir ve bundan dolayıdır ki efendimiz sallallahu teala aleyhi ve sellem Geçmişlerin ve geleceklerin ilimleri bana verildi buyurulmuştur. Ancak orada çeşitli konuları ilimlerin küçük olan sınırları ve nazariyelerini şirk ve çok bu gaziden simalarını alıp hepsinin yönelilmiş olduğu tek külli tümel ilme yönelmek vardır.
Bunun için de bu konudaki tefekkür bütün eşyanın ve beşere ait bilgilerin halk yaratma mefhumu altında düzenlenmesi, tanzim ve tevhid birleştirilmesi diye Allah Teala'ya dayandığını yakinen anlayan ancak Allah sevgisi celle celalühü ve Cenabı hak'ı zikretmekle gönlü kalan tam akıl sahiplenmiş, ağrı olduğu diğer konulardaki tefekkür, eşyada Allah'a dönmüş olan nihayet Allah'a dayanmakla mütenahi bitecek bulabildiği halde bu konuda düşünmenin namütenahi bitmez, devamlı olacağı ve bunun evvel ve ahir ve zahir tecelli eden hak isimleriyle Allah'tan başlayıp yine ahir sonu ve batın, gizli derun isimleriyle Allah'a celle celalühü dönüşmüş olacağı anlatılmaktadır. Herhalde anladık, hoşuna değil denmesi, Ya Rabbi bizi dosdoğru yola ilet derken biz bizi doğru yola hidayet eyle ayetlerinin anlamı bunlar göklere çıkınca düşmemek üzere çıkarlar. Öbürleriyse düşüp helak olmak için çıkmaya uğraşırlar.
Yukarıdan beri tespit koluna gelen bu manalar ve bu ayet yaratılışın tefekkürüne sevk ederken hem tabiaki ninlerinin yenilenmesini teşvik ediyor hem de bu araştırmada bulunanlara büyük bir ders veriyor. Mesela dedik ya ülkemizin fezaya çıkma hadisesi burada Cenabı hakın esrarini görebilmek, bu da ancak gönül gözleri açılan kimseler de olacaktır. Hac suresinde bildirildiği üzere bu gözler kör olma zaman kalp gözleri kır olur. Gönül gözleri açılacak olursa semavatın esrarını görmeye başlar. Mesela biz ne diyoruz? Semada neler var? Burçlar var. Gönülde de burçlar vardır. Bu gönlün burslarını asıl bilebilmektir. Sabırdır, tevekküldür, rızade gönül semasındaki anlaşılan o ki bunların hepsi sanki bir havanda dövülmüş on sekiz bin alem, insanı kamilin kalbine yerleştirilmiştir. Bundan dolayı biz kendimizi tanıyamadık. Eğer tanısaydık nefsini tanıyan Rabbini tanır.