Ve duhulü cinan ve nagaru ilerrahman. E't Tecevuzu anizelle böyle insanların hatası, bu sürü ondan geçmek, dua etmek, yolunca nasihatini yapmak bedduhuli cina cennetlere, nimetlere, dikrama nail olmak ve nazaru ilelrahma, Allahu Zülcelal'e nazar diyor ki bunun ötesinde bindiğimde çok zaten. Bunu biz Tevbe Suresi'nde yetmiş iki diye hatırlıyorum, orada çok güzel görürüz. Ve rızvanüm minallahi ekber diye geçer. Burada Ayet-i Celile, Es'ailile. Cennetler ikram olunuyor, köşkler ikram olunuyor. Sayamayacağımız ihsanlarda bulunuluyor ve orada ebedi olarak kalıyorlar ve mesakine tayyibet fi cenneti ad alb buyuruyor Mevla'mız. Öyle ki Adn cennetlerinde çok güzel köşkler vaad ediyor Mevla'mız. Vel'lanum minallahu ekber, Bunun yanında Allah'ın rızası ise bunların hepsinden daha büyüktür. Velikel feuzu'l azim. Ne güzel ifade buyuruyor. İşte bu büyük bir başarıdır derken Türkçede anlamı yok zaten.
Bu kelimelerin Türkçede anlamı yok ama bu kadarıyla olsun izah etmeye çalışmışlar. Bu ayet-i celilede Allah'ımızın en büyük ikramı olarak kulum razıyım demesi. Bak şunu unutamıyorum, bir hatıradır bu. Sami Efendi Hazretleri oturuyorlar, hutbul aktab oturuyor orada otururken. Bir yerin müftüsü değil, vaiz de değil. Bir hutbul aktab oturan, bütün velilerin emrinde olduğu kimsedir. Ricalin emrinde olduğu kimsedir. Hiç gördük bak Hacı Hasan efendimizin sohbetinde bulunduk. Mübarek elini şöyle yaptığını gördük mü? Şöyle yaptığını gördük mü? Çok yaptı bunları. Bizim gözümüzün görmediği kimseleri vazifeye havale etti o. Anlatıyoruz güzel güzel. Saygımızın elbette bereketi olacaktır ama işin hikmeti bir başkaydı. Vazife taksimindeydi. Ben oturuyorum diyor, bir söz söyledi. Hasan Efendi vazifenizi dedi, icra ettiniz.
Bu bizim sözümüz değil, alelade bir başka kimsenin sözü de değil, bir kutbul aktabın böyle demesindeki mana büyüktür. Vazifenizi icra ettiniz, vazifenizi yaptınız. Neydi vazifesi? Gasil, azamdı. Şimdi Reis-i Cumhur her yere koşmuyor dikkat ederseniz. Evet, azamı gayret gösteriyor da bakanlarını koşturuyor. Bakıyorsunuz Suriye'ye gidiyor, bakıyorsunuz Irak'a gidiyor, bakıyorsunuz Pakistan'a gidiyor vesaire, devletlere gidiyor, hep hizmetlerde bulunuyorlar. Kendisi yalnız tavsiyede bulunuyor. Şunlara dikkat edilsin, şöyle yapılsın diye. Bunun gibi onlar da ilahi vazifeleri böyle yürütüyorlar. Aslında Şimdi biz şöyle düşünelim, bir Allah'ımızı murat eden var. İşte onun aşkını murat ediyor, muhabbetini murat ediyor, dostluğunu murat ediyor. Bir de Cenabı Hakk'ın kendisini murad ettiği kimseler var. İşte burada değişiyor. Biz ilahi rızayı murad ediyoruz.
Diyoruz işte bu ayda bağışlansak, mağfirete nail olsak, rahmete erişsek vesair ilahi ikramları görsek diyoruz. Bir de Cenabı Hak'ın o istemeden lütfettiği, murat ettiği kimseler var. Bunlara Cenabı Hak kendi tarafından ikramda bulunuyor. İnsanlardan gelen iyilik yerine göre mahrumiyet olabiliyor. İlk anda pek ses çıkarmıyor. Bir iyilik yapmış, diyelim ki ev alacak durumu müsait değil, ev almasına yardım etmiş. Araba alacak araba almasına yardım etmiş. İşte düğünü var vesaire işleri var. Onlarla ne de hep yardımcı olmuş. Fakat mutmainne sıfatımız ragiyeten merdiye olmadığı için, diyelim bir davetimiz oldu gelmedi. Her şey bitiyor. Ben buna bu kadar iyilik yaptım diyoruz. Bu neden böyle hareket etti? Bak çok böyle dostluğunu bırakan kimseler var. Ben diyor yillarca ikram ettim, ihsanda bulundum. O ise bizim bir toplantımıza icabet etmedi. Düğünümüzdü veya başka bir neşe günü olabilir.