İnsanlardan gelen iyilik yerine göre mahrumiyet olabiliyor. İlk anda pek ses çıkarmıyor. Bir iyilik yapmış. Diyelim ki ev alacak durumu müsait değil. Ev almasına yardım etmiş. Araba alacak, araba almasına yardım etmiş. İşte düğünü var vesaire işleri var. Onlardan hep yardımcı olmuş. Fakat mutmainne sıfatımız olmadığı için diyelim bir davetimiz oldu gelmedi. Her şey bitiyor. Ben buna bu kadar iyilik yaptım diyoruz. Bu neden böyle hareket etti? Bak çok böyle dostluğunu bırakan kimseler var. Ben diyor yillarca ikram ettim, ihsanda bulundum. O ise bizim bir toplantımıza icabet etmedi. Düğünümüzdü veya başka bir neşe günü olabilir. İnsan böyle buyruluyor. İnsan böyledir. Söyleyen İbni Ata el İskenderiye. Ataullah diyelim bizim. Bu öyle bir kimse ki, bu ekmeğini suyun içerisine atıyor, öne yiyor. Diyorlar ki buna insan tahammül edemez. Yani attığın zaman ekmek bozuluyor.
Bunu nasıl içine alıyor deyince eğer diyor kuru olarak yersem ben yirmi diyelim veya kırk diyelim, tevhid okumaktan mahrum oluyorum diyor. Onun için diyor çiğnemeye niye zahmet çekmeyin, tevhitten zikirden kalmayayım diye ben tamamı bu şekilde tadıyorum diyor. Hatta evinin tavanı çökmek üzere. Evinin tavanına bakmamış, ziyaretine geliyorlar. Oraya bakana kadar diyor ben şu kadar talihi dokurum diyor. Aynı bizim gibi kimseler ama bize benzemiyorlar. Onlar Rabbimizin muhabbetiyle, aşkıyla, demek bambaşka bir nimetiyle donatılmış kimseler. O öyle buyuruyor. İnsanlara iyilik yaparsın, bir de terslik görünce o Kuran-ı Kerim'de geçer ya. İnsan verdiği zaman başa kalkacak şekilde değil buyuruyor kalkmayın. Ve sonra biz o verdiğimizde şöyle bir düşünelim. Acaba kendimizden mi veriyoruz? Bunu düşünelim. Biz zekat da veriyoruz, sadaka da veriyoruz. İşte komşumuz olur, arkadaşımız olur.
Bir yoksul, bir fakir neyse ihtiyaç sahibi veriyoruz. Onu biz kendimizden mi zannediyoruz? Birisi topluyormuş, Topluyor. Varlıkında bir kimseymiş. Ondan bir hacette, bir istekte bulunmuş. Vermemiş. Hiç seslenmemiş. Demiş ki verme dedi ki vereceksin demiş. Yok demiş ben bu fikrimden vazgeçtim. Hatta üzüldüm de vermediğime ben vereceğim deyince ver dedi ki vermeyesin demiş. Bu söz yeter herhalde. Kazanmışsa bunu Kasas suresinde Cenabı hak bize bildiriyor. Harun ne diyor? Ben diyor kendi aklımla, kendi fikrimle, kendi becerimle bu nimeti kazandım diyor. Hatta burada Musa Aleyhisselam malına göz dikti derler diye kendisi zaten ya içine al diyor. Batıp giriyor. Sonra Musa Aleyhisselam Allah'ımız fetanetle donatmış. Fetanet bambaşka bir akıllılık. Akıl deyince şöyle mücelvet bir düşünce değil o akıl. Akıl bir nurdur. Diyor ki işte malına gördükti de onun için bunun batmasına vesile oldu.
Demesinler diye malım da Allah'ımız onun dileğini boşa çıkar diyor. O da batıyor. Hani hiçbir şey kendimizden değil. Hepsini Rabbımızdan görebilmek. Akıl vermiş, güç vermiş, kuvvet vermiş. Rabbimizin vermiş olduğu o akilla, o zeka ile, o düşünceyle, o anlayışla, o vermiş olduğu bedenimize sıhhat ve afiyetle bunlar elde ediliyor. Çok yaşlanmış bir kimse, yaşlanmış. Bu diyor ki ah diyor bir sene önce olsaydı ben öyle bir ticaret yapardım ki böyle kendisi ticareti güzel bilen bir kişi. Ama diyor yaşlandım şimdi yapamıyorum diyor. Şu beş sene önce usta tamam diyor. Allah'ımızın vermiş olduğu sıhhat ve afiyetle bu. Her zaman bu devam etmez. Onun için ne güzel beyan buyurmuşlar. Yaşlanmadan önce gençliğin kıymetini bilin diye. Buradan gidiyoruz. Sihirli kardeşimiz. Buradan. Acasi efendimizin kolundan tutuyorlar. Dedi ki, camiyi dedi, ne uzak yere yaptırmışız.
Arkada duyuyorum, Allah Allah diyorum, şuradan şuraya diyorum, bunun ne uzaklığı var. Bak sonra sana da uzak gelmeye başlıyor. Ondan gençliğin kıymetini bilip, şu vaktimizin kıymetini bilip bu kadar ikram sahibi Mevla'ya karşı onun rızasını talep ederek üstadımızın yine şiirlerinde geçiyor, yerler de sürünsün düşün diyor. Bunu görerek söylüyor. Bak teravihte gördük. Zaten derdim bunu bilenler de bize anlatıyor zaten. Siz diyor derdiniz. İlk birkaç gün işte üç beş güne varır mı bilmiyorum. Göreceksiniz demişim. Siz bunu mi şahit edeceksiniz? Cami biraz dolar gibi olur. Bak ondan sonra döküldüğüne de şahit olacaksınız. Aynı. Her cami öyle. Son zamanda azıcık. Allah'ımız bu güneşi bize lütfederken bir müddet için mi veriyor yoksa ebedi mi veriyor? Şu içtiğimiz suyu Cenabı hak belli bir vakit olarak mı veriyor yoksa ebedi mi veriyor? Yani bu idrakle alakalı. Bu anlayışla alakalı.
İşte lütuf ve insan. Sonradan diyor ki vermez olaydın diyor böyle benim başıma kakacaksın diyor. İnsanlar bu. Salihleri müstesna. Onlar ne yaptık gider. Kabul ettiğine memnun olur. Yaptım diye sevinmez. Allah'ım Elhamdülillah kabul etti diye şükür içerisinde olur. Allah'ımızın lütfu, ihsanı, ikramı onun vermediği bile ihsan, vermediği bile. Çünkü müminin işine takip ederim buyuruyor. Aleyhissalatu vesselam efendimiz. Bir nimete mazhar olur, şükreder. Bak nimet, ihsan ediyor. Mahrum olacak olsa sabreder, mükafat olur. İnsanlardan umma bir şey diyor. Umma. Sen umacağın yer ikram sahibi Mevla'dır. Ondan iste. Çok bunun misalleri pek çok Rabbimizin nasıl lütfettiği, ihsan ettiği, hatta burada Mevla Zülcelal'imizin ikramının bila-ı sebeptir. Bunlar füyuzatı ilahiye olur, varidat olur, tecelliler olur. O noktaya gelebilirse ama. Şimdi bir nefsimizin de mertebesine dikkat edersek iyi olur.
Hangi noktadayız? Bize üstadımız anlattı. Ashab-ı Soffe indi. Çok diyor saygı duyduğumuz bir insan. Azıcık bir nefsine dokunulunca ravza-i mutahharen edilmez diyor. Bağırmaya başladı. Ama Hacasan efendimize bakalım. Onun evladı demek ne demek? Bir çocuğun babasına benzemesi nimettir. Onlar bizim ruhumuzun babası. Ne kadar benziyoruz bunu düşüneceğiz. Suyunu kesmişler. Biraz burada su. O kadar fazla değil Allah'ımızın ihsanı. Yani bir nöbet geldiği zaman ikincisini kaçırsa hep kurumaya başlar. Böyle suyunu kesmişler üst ağzımızın. Burada çok mahkemelere düşenler oldu çoğu o su sebebini bakmış bahçeye su gelmiyor. Görmüş ki bir tanesi kesmiş. Bakın ne