İmtihan Ve Sabır: Bela Ve Musibetlerin Manevi… | Mihmandar
Mihmandar ses arşivi
İmtihan Ve Sabır: Bela Ve Musibetlerin Manevi Yönü
İmtihan Ve Sabır: Bela Ve Musibetlerin Manevi Yönü kaydında Bu hastalıktan dolayı virüs rahatsızlığından dolayı çok sorular geliyor bize. Bu bir musibettir. Yalnız sadece bu gibi vakalarda değil, her zaman imtihanda olduğumuzu bileceğiz. Bir Ayet-i Celile var Kuran-ı Azimüşşan'da, Mülk Suresi'nde. Biz deriz ki bu bizim hayatımızın, adeta hayatımızın özetidir. Es Sahibübillah, Rabbi Zülcelal'imiz,…
Bu hastalıktan dolayı virüs rahatsızlığından dolayı çok sorular geliyor bize. Bu bir musibettir. Yalnız sadece bu gibi vakalarda değil, her zaman imtihanda olduğumuzu bileceğiz. Bir Ayet-i Celile var Kuran-ı Azimüşşan'da, Mülk Suresi'nde. Biz deriz ki bu bizim hayatımızın, adeta hayatımızın özetidir. Es Sahibübillah, Rabbi Zülcelal'imiz, Rabbi Zülcelal'imiz. Azameti kibriyası tabii onu vasfetmek mümkün değil. O kendisini nasıl tanımlıyorsa öyledir. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyururlar ma arafnaka hakka marifet ettik. Biz seni hakkıyla tanıyamadık ya Rabbi diye. Ve ma kaderullaha hakka kadri. Salakallahü lavim ila ahiru'l aye. Bu Ayet-i Celilede de, Celilede de hiç kimse Cenabı Hakk'ı layıkıyla tanıyamaz, ancak tanıttığı kadar. Diyorlar ya, Allah'ı nasıl tanıdın? Araftu billahi diyor. Araftu billahi. Allah'ı Allah ile tanıdın. Onun bana kendini tanıttığı kadar tanıdım.
O bana kendini ne kadar tanıtmışsa ben o kadar tanıdım diyor. Burada Cenabı hak bizi denemek için, bizi imtihan etmek için, imtihan etmek için hanginiz daha güzel amel işleyecek diye, hanginiz daha güzel amel işleyecek diye ölümü ve hayatı yaratan Rabbi Zülcelal'imizin şanı ne yücedir. Şimdi burada bir husus ortaya çıktı. Bela ve musibet. Bela ne demek? İnsanların test edilmek üzere tabi tutulduğu imtihandır. Bela, insanların test edilmek üzere tabi tutulduğu imtihandır. Muhammed suresinde geçer. Acaba sabreden mi, etmeyen mi diye bu şekilde Cenabı hakk'ın imtihan ettiği bir denemeye tabi tutmasıdır. Musibet ise imtihan içinde yer alan sıkıntıdır. Yahya bin Muaz, Kaddesallahu Sırra, bedava ve musibet inince sabrın hakikati belli olur buyurmuştur. Tekrarlayayım isterseniz, çok güzel. Beda ve musibet, bedava ve musibet binince sabrın hakikati belli olur. Yahya bin Muaz, Haddesallahu Sırrı.
Dedem Rahmetullah Ali Hazretleri malumunuz iki müridiyle Menemen hadisesiyle cezaevine girmişler. Kayseri'de ve Güzgünüymüş. Dedemin ihvanından Fazlı Hafız bir yorgan almış. Yorgan almış ihtiyaca binaen. Gerçekten de öyleymiş, artık hava soğumaya başlamış, pencere açık. Üçü de üstünü örtmüşler böyle. Dedem onlarda biraz değişiklik hissetmiş. Bir mahzuniyet hali var. Kendisi temkinli, vakur bir sultanımız. Bunlara demiş ki, mahalli bir tabir, Fatma'nın ipliği pazarda belli olur. Şimdi biz demiş tam bir bela ve musibetin içerisindeyiz. Sabredecek miyiz, etmeyecek miyiz, dileniyoruz. Aman ha dikkat edelim demiş. Ne güzel bir yol göstermiş ve orada dört bin dört yüz kırk dört Salatı Nariye'yi okumuşlar. Dedem onlar çok mahzun olduğu için sırrını vermek istemiyor ama teselli olmaları için söylemiş, demiş ki aleyhüssalatü Vesselam Efendimiz beyaz bir at üzerinde geldi.
İmtihan Ve Sabır: Bela Ve Musibetlerin Manevi Yönü ne anlatıyor?
İmtihan Ve Sabır: Bela Ve Musibetlerin Manevi Yönü kaydında Bu hastalıktan dolayı virüs rahatsızlığından dolayı çok sorular geliyor bize. Bu bir musibettir. Yalnız sadece bu gibi vakalarda değil, her zaman imtihanda olduğumuzu bileceğiz. Bir Ayet-i Celile var Kuran-ı Azimüşşan'da, Mülk Suresi'nde. Biz deriz ki bu bizim hayatımızın, adeta hayatımızın özetidir. Es Sahibübillah, Rabbi Zülcelal'imiz,…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 22 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Mübarek ellerini kaldırarak selametsiniz diye buyurdu. İnşallah bu sıkıntılardan kurtulacağız demiş. Bunu belki demez o. Çünkü Sami Efendi Hazretleri sırra hiç halinden şikayet etmiyor. Had ziyan. Rabiatur Adeviyye annemiz diyor ya, bir kadın geliyor başını bağlamış. Nedir hanım o, 0 hal deyince anneciğim başım çok ağrıyor. Kaç yaşındasın? Otuz. Otuz yaşına kadar şükür bezi sarmadın da şimdi şikayet bezi mi sardın diyor. Çok kimseler tanırım. O zaman mevzuyu kaybederiz. Burada ne diyelim biz? Biz şunu söyleyebiliriz. Sami Efendi Hazretlerini tabii anlatmamız gerekir. Yusuf Aleyhisselam'ın malum kuyuya atılıyor, zindanlara giriyor birçok eza ve cefa. Yakup Aleyhisselam bakın ne diyor, Yusuf Suresi ayet seksen altı. Diyor ki hüzün ve ızdırabımı, şikayetimi, mahzuniyetimi ancak Allah açarım.
Kuran ile ahlaklanmış olan üstadlarımızdan Sami Fende Hazretleri, Gatdes Allahü's-Sıra böyle çaya şeker atarken dışına düşüyor ve tavrından, halinden durumunu fark ediyorlar. Efendimiz Hazretleri'nde gözünden dolayı bir sıkıntı var ama hiç demiyor. Gözüm görmüyor ne demiyor. Efendim herhalde biraz rahatsızlığınız hissediliyor. Bir doktor getirelim mi? Siz bilirsiniz. Getirin demiyor, getirin dese Rabbimiz katında hata olur diye onu demiyor. Sonra prostattan rahatsız oldular. Bayağı rahatsız oldular. O böyle kolay değil. Çeken insanlar bilir. Sıkıntılı. Hiç demiyorum. Böyle testtir dışarı çıkıyorlar. Efendim bir doktor siz bilirsiniz. Şu böğür kısmından sondayla ihtiyacını temin ediyorlar sıkıntılarını gidermek için ve her zaman da o sonda değiştiriliyor işte mikrop kapmasın diye. Bunu takan kimse anlattı bize. Diyor ki takarken nasıl olduysa incitmişim. İncitmişim. Böyle bir vay demiş.
Biz sıhhatli anımızda vah ve tühümüz bitmiyor. Bir sadece vah. Sonra ayağa kalkmış Allah'a isyan mı ettim, Allah'a isyan mı ettim diyormuş. Aman yarabbim, aman yarabbim. Böyle olmasa o kutbul aktab olur mu? İnsanlara ve cinlere hükmedecek hale gelir mi? Rawsud segadin. Rawsud segadin. Bu İzmir'de Mustafa Aksoy, rahmetullah. Bakteriyolog kendisi. Askeriyeden emekli, pehlivan da. Bu cinni hulefadan Güttü Efendi Hazretlerini anlatıyor. İşte Yahya Ali'ye geldiğimde dokuz yüz otuz dörtte Mustafa Efendi'yi ziyaret etmiştim. O kasabada Cüddi Efendi Hazretleri teşrif etti. Öyle bir hal olmuş ki dedemle Sami Efendi Hazretlerinin arasına oturmuş. Ve Cüdlü Efendi diyormuş ki Mustafa Efendi ile Sami Efendi arasındaki muhabbete hayran kaldım diyormuş. Zaten o teşrif edince bir ağırlık çökmüş. Üstatımızla meşguldü. Üstatımızla da o taife meşguldü.
Bu bir yerimizde o zaman sıkıntıdan dolayı, aslında bu sıkıntı değilken biz sıkıntılanıyoruz. Sıkıntı ne yok? Bu üretilmiş yani bu. Hiç boş yere üretilmiş. Ne sıkıntı olacak? Allah diyen insanlar, insanların ıslahına çalışanlar, suç oranı, suç oranı onların bulunduğu zaman çok düşüktür. Sivil emniyettir onlar. Dedemin, Menemen Hadise dedim, orada koyduk anlatacağız inşallah. Sanki bir cani gibi silahların arasında götürüyorlarmış. Dedem demiş evladım namaz kılacağım, cezaevinde çok kılarsınız. Dedem içten Cenabıhakk'a yalvarmış. Ya Rabbi dört sene Çanakkale'de çakmak çaktım, bir vakit namaz getirmedim, istihkama dediler ona bile girmedim, abdestimi tastamam aldım, namazımı akan suyun kenarında kıldım, içsekama top düşer, deden kurtulur biiznillahi teala. Namaz geçirmeyi de mi takdir ettin ya Rabbi deyince nazlı, nazlı bir veli, tekerler patlar. Dediler hocalar tekerleri patlattınız.
Namazı kılarlar. Dedem öyle bir güce sahipti ilahi biiznillahi teala, böyle cezaevinin etrafını hiç ağza alınmayacak sözlerle birkaç defa döndürmüşler. Dedem içten Allah'a yalvarmış. Sabaha eremezsin demiş. Gece içki içerken çatlamış gitmiş. Dönelim biz. Üstadımız biz hayvanların yiyeceklerinin temin edildiği yere ahır deniyor. Ahırda değil de onların yemlerinin, samanların bıraktığı, kıldığı yer orada otururmuş ara ara. O taşlar neler şöyle biçimsiz olur, kirli gibi görünür. Nasıl Cenabıhakk'a muhabbet varsa içinde, gönülden, o taşlar buyururdu, aynen gümüşle kaplanmış gibi. Şimdi biz bunaldık, daraldık, sıkıldık. Ene olacak? Sıkıldık. Tabii iç alemine dönemediğimiz için, oradaki cennetleri göremediğimizden şöyle bir açılalım. Elhamdülillah bir fırsat oldu da parklarda oturuyoruz.
Evet, güzel ama ihtiyaç, bak bunun yanında gönüldeki cenneti bir görse insan, şimdi çilehaneleri görüyorsunuz. Çilehaneleri görüyorsunuz. Ne kadar böyle bir bar. Karanlık bir mekan ama onlara cennet gibi ora. Üstat zalimiz oraya gündüzlerde oturmuş, bir gün Zikrullah'ta bir baygınlık hali geçirmişler. Dedem görmediği halde zahiren haber gönderiyor. Zikir Halkasını Tahal Hariv'i Allahu alem Hazretleri'nin hulefasından, cinlilerden, onların da tabii Müslüman olanları var, olmayanları var. Çünkü ve mahalaktu cinne vel inse illa liya abudul buyuruyor. İnsanları ve cinleri zatıma kulluk etsin diye yarattım. Ve mahalaktu cin. Bakınız cin kelimesi evvel geçiyor çünkü onlar sayı itibariyle çok. Bizim Mülk suresinde okuduğumuz Ayet celilede ne geçti? Ellevi, eslevi hala kal mevte vel hayate. Evvela, ölüm geçiyor sonra hayat. Neden büyüğe geçiyor? Ölümü ve hayatı yaratan, neden?
Sebebi Hazreti Ömer radıyallahu anh'ın yüzü kaşı. Yüzü kaşına yazılan o mübarek söz. Ya Ömer, vaazu nasihat olarak ölüm yeter. Ölümü insan hatırlamasa Allah korusun, ne çılgınlıklar yapar. Çok kıymetli bir insanı iftira edilecek. Tabii şimdi iftiranın şekilleri değişti. Bunu bir mahkemede kıymetli bir insan gösterdi. Dedi ki bak, şuradan bir söz alınıyor, buradan bir söz alınıyor, bunlar bir araya getirilerek mesela bir kimseye muhalif diyelim. Boz gibi ifade eden sözler ne? Çok oyunlar kuruluyor. Neler kuruluyor, neler kuruluyor. Bundan çok insanın araları bozuk. Ses kaydına mı alıyor ne yapıyorsa? Bu caiz bile değil. Birbirinizi kıymet etmeyin, araştırmayın. Niye sözünü kaydediyorsun? Kaydetiyor, telefona kaydediyor sözü. Ondan sonra bir başkasına bak, şunu söyledi dinletiyor. Bu bir fitnedir. İnsanların arasını bozmaya sebep olmak kadar kötü bir durum yoktur.
Çünkü, Avrupa şimdi bunu uyguluyor. Sizin konuşmalarınızın çoğunda hayır yok, ancak bir bölümünü söylüyorum. İnsanların arasını düzeltmek müstesna, Çok şekil. Bak birisinin ayaklarını, siz bunu biliyorsunuz, başkalarının ayağını onun ayağı gibi göstererek neler ortaya çıktı? Buna benzer neler var neler var. Onlara aldanarak, bunlara aldanarak gizli gizli, insanlar arasında soğukluğa sebep olacak bir harekette bulunmak asla caiz değildir. Şimdi çok değişti dünya. Bu teknolojiyle neler yapılıyor neler yapılıyor? Bunda da diyorum Hucurat Suresi çok önemli. Bunda biraz asabi gibi durumum gayretten dolayı, müminler birbirlerini sevsin diye. Bakın üç yerde yalana cevaz veriliyor. Sebebi insanlar ıslah olsun diye iki kişi birbirleriyle muhalif. Yillarca anlaşamıyorlar. Ben duydum, ben kulaklarımla şahidim, seni çok seviyor o kimse deyip arayıp bulmak gerekir bozmanın ne anlamı var?
İnanın çekilen bir mesajla, mesela bir kimsenin adına mesaj çekiliyor. Bunu konuşmak istemezdim ama icap etti. Nereden icap etti? Eshamne. Fasık size bir haberle geldiği zaman, ha, öyle mi? Umarım yapar onu. Ben de duydum. Demeyin, onu araştırınız diye buyuruyor. Sonra da hiç alakasının olmadığı ortaya çıkıyor. Çoğu insanlar böyle birbirlerine muhalif. İslam hukukunu da bilmeyince, mesela iki taraf dinlenmeden verilen hüküm yanlış. Bana böyle demiş diyor. Bana böyle bir mesaj çekmiş diyor. Hiç alakası yok. Şahit olduğum için diyorum. Yillarca konuşmuyor, görüşmüyor. Neden? Diyor, sizin adınıza diyor mesaj çekilmiyor. Mesela bir tanesi. Kardeşim diyor, senin adına diyor bak şu mesaj çekilmiş, ben nasıl konuşabilirim diyor. Hiç asla alakası yok. İgisi yok. Sebebi ne? İki taraf dinlenmeden verilen hüküm yanlıştır.
Sonra bir haber işittiğiniz zaman, fasık size bir haberle geldiği zaman onu araştırınız diye buyuruluyor. Öyle gelişigüzel hareket etmeyin, yazık yani. Şu insanlar birbirlerine ters bakmasın, muhabbetle baksın ve çok büyük bir günahtır bu. Çünkü müminler birbirlerini Allah için sevecek. Orada Cücdi Efendi Hazretleri'nin keşfiyle bayılma hali olmuş. Dedem görmediği halde o Zikrullah'taki kendinizden geçme Cücdi Efendi otuz üç müridiyle iştirak ettiler, ondandır, biraz zikrinizi tatil edin diyor. Bunu Sami Efendimiz Hazretleri, Yahyalıyı teşrif buyurduklarında, anlatmışlar işte orada, Cidde Efendi Hazretleri geldi diye. İzmir'den Mustafa Aksoy mübarek bir insan. Efendim sadece orada mı görüştünüz deyince sükut buyurmuş. Her zaman görüşürmüş. Ama sırrını verir mi? Vermiyorum. Anlatmakla bitiremem. Hep böyle kor girer. Allah'ımızın vermiş olduğu o manevi tasarrufla tarif edilmez onlar.
Bunun için veliler, havzası yere çakılmış bir kılıç gibi buyurulur. Onlar çarpmaz. Ama kişi muhalefetiyle kendisini çarpar. Hani bir şey olmuyor, yıllar oldu hiçbir şey yok. Hep aleyhlerde konuşuluyor mesela velilerin diyelim, aşıkların, sadıkların hiçbir şey olduğu yok. Ebu Cehl'e bir şey oldu mu? Abdullah bin Übey bin Selül'e bir şey oldu mu? Ta yıllar geçti de, Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz cehenneme atılan taş şimdi yerini buldu buyurmazlar mı? Allah'ımız imhal eder de ihmal etmez. Mühleti var onun. Allah korusun. Allah'ımız hiçbir mümine sıkıntı vermesin. Hiçbir mümine. Kafile de Cenabı Hak hidayetler bu teslim ihsan etsin. Yahya bin Muaz, Kaddesallahu Sırra. Dedem deyince orada diyor ya işte, bedava ve musibette insan belli olur, evlatlarım aman sabredelim diyor ve orada da Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz'e selametsiniz diye mübarek ellerini kaldırdıklarını haber vermişler.
Demek ki bela ve musibet inince sabrın hakikati belli oluyor. Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz mesela adamın anası veya babası evladı neyse vefat etmiş. Böyle üstü soğumuş. Yıllar geçmiş, sabırlıyım diyor, bu değil. Inde sadmetil ude, ilk anda. Dedem Rahmetullah Ali Hazretlerinin iki tane evladı. Hafız Yusuf ve Hafız Ahmet. Bunlar vuruluyor, daha gençken. Anneleri duyduğu zaman bunu bizim üstadımızın kız kardeşi büyüğümüz anlattı, inanın hayran kaldı. Demiş ki annesi duyunca, duyunca ağlamayacağım, bu Allah'ımızdan gerdi diyormuş, ciğeri yanıyor ama gözünden diyor yaş dökmedi, Allah'ımıza asi olurum diyor. Bu Kayseri ulemasından Hacı Zühtü Efendi evladı şehit olmuş. Bak eve geliyor ne diyor hanımına? Hanım, şehit annesi buldun. Ben de şehit babası oldum diyor. Bunlar nasıl sabırdı insanları. Çok misalleri pek şükür.
Tahirul Mevlevi, Rahmetullah Ali bizi bilmek için değil gelen musibet, bizi bize bildirmek içindir buyuruyor. Halıkımız Beled Suresi dördüncü Ayet celiler, hiç şüphesiz biz insanı zorluklarla mücadele etme gücüyle yarattık. Yani Cenabı Hak bir insana musibet, dert, sıkıntı verirse sabrını da verir. Üstadımızın damadı, alileri Hafız Ahmet Efendi, yirmi dört yaşında irtihat etti. İnşallah hata olmaz sözümüz. Ayakları kesildi. Dayısı ziyaretine varıyor. Bakın, sabra bakın. Yediği söz şu, dayı Allah'ım bu zamana kadar ayakla yürüttü, şimdi de böyle takdir etti deyince dayısı, o genç yavru böyle bir güzellik tarif edilmez ona. Allah'ımız ona cennet güzelliği not etmiş, Hazreti Yusuf gibi güzeldi sanki. Böyle deyince dayısı bir tarafa dönüyor, ağlamaya başlıyor elini yüzlerine kapatıp. O genç yavrunun, dayı bu zamana kadar Allah'ımız ayakla yürüttü, şimdi de böyle takdir etti deyince.
Hey Rabbim. Ne güzel insanlar. Boşuna demedi ki efendimiz ona, vekilimsin Hafız Ahmet, vekilimsin Hafız Ahmet. Onun böyle sesi güzeldi ve anılmışken anılsın şu cuma gecesinde bulabilirsem, keşke bulsam da. Efendimiz Hazretleri'yle beraber yolculuk yaparlardı. İstanbul'da Ömer Kirazoğlu, Sami Efendimizin damadı. Diyor ki Hafız Ahmet, babanın şöyle mahsullerinden yok mu biraz okusan deyince, şunu okuyor, evvela Besmele yazar. Yalnız bunu böyle bir ilahi şekilde okuyor. Salikine eyler nazar. O seri semada gezer, başına kurban olduğum. Efendimiz Hazretleri bunları görerek yazdım dedi. Adana'da Allahu alem ya Cami. Allahu alem. Arkasında otururken mübarek başının semavatı geçtiğini gördüm demişti. Bir yerde kendini tutamıyor damatları. Kendisini kaldırıp böyle herhalde bir kanepe midir, sedir midir, neyse bir koltuk yere ya Allah deyip atıyor. Diyor Hasan Efendi diyor, nasıl bahsetmişsin?
Efendimiz'in nasıl üstadımız böyle dendi mi? Derdi ki daha binde birini efendimin diyemedim. Daha binde birini diyemedim. Dersem beni mesul tutar, yoksa nelerini biliyorum derdim. Gerçek halifesiydi. Bizim Mehmet Birhan, kardeşimizin babası Vahdettin Efendi hep öyle dermiş. Sami Efendi'nin Gözde Halifesi diye. Şeyi okurken, bu Kemal Edip Kürtçoğlu'nun, böyle bir er, böyle bir halife bırakır, Hep üstadımız gelir hatır bu. Böyle bir er dedi, Eszade Erbili Hazretleri, böyle bir halife, böyle bir Sami Efendi bırakır diyor. Diyoruz ki biz de Sami Efendimiz gibi birer Hacı Hasan Efendi gibi bir vekil bırakır. Vekil değil, asaleten gelmiştir o. Bizzat icazeti, Aleyhissalatü Vesselam Efendimizden sevinin kardeşlerim. Elhamdülillah böyle bir sultanın evladıyız. Layık olmasak bile iyi rabıtamızı güçlü yapalım. Şu gönüllerimizi ihya etmeye gayret edelim. Çünkü dille yapılan zikir bire on.
Kalbiyle yapılan yedi yüz, Allah'ımıza muhabbetle yaparsak ne yüzle tartılamaz ve ölçülemez. İnşallah. Şurada kendisini tutamamıştır. Allah'ın indinde kadri, zannettik semanın Bedri, Arşı Azam olmuş sadrı, Döşüne kurban olduğum. Gerçekten hayran kalıyor biz. Üstazımıza hayran kalıyoruz. Nasıl şiirler söylemiş? Ama değiştirmişler. Bu bayağı bir değişme var. Yahu edebiyatçılık öyle olmaz. Şiirde kulağa hoş gelmesidir. Öyle vezin bilmem filan bunlarla uğraşılmaz. Bak serbest hece vezinleri neleri de var. Serbest vezinle yazılanlar da var. Burada kulağa hoş gelmesi, tek tek tek hesap edip keşke bunu tam üstadımızın gerçi defterlerinden verdim kardeşlerimize ama niye öyle oldu bilmiyorum. Bazı yerler tam geçilemiyor. Şimdi bizlere selamı var mı diye efendimiz yazmış. Örnek olsun diye söylüyorum. Yakup gözyaşları döktü. Evlatları boyun döktü. Yusuf'u zindandan çıktı bizlere selamı var mı?
Nasıl güzel. Tavaf ettirdi mi delil? Kabul etsin Rahman Celil. Yaptı Beytullahı Halil bizlere selamı var mı? Hayran kalmaz mümkün değil. Kardeşlerim bunlar tiz ezberlenir. Serdar Tuncel geldi buraya, üstadımın seneyi devriyesiydi, bir tane çıkmadı. Utanıyorum. Elhamdülillah canımı verecek de şekildeyim o onda şüphe yok. Oğlum beni canı gibi sever dedi elhamdülillah. Canından vazerdi. Bunu da ham sadedinde söylüyorum, ham sadedinde. Ona daha baba kelimesini kullanmadım. Hicabi derim ona baba demekten. Efendimiz, üstadımız, mürşidi hep böyle derdim. Utanırdım yani ben baba demekten o bir gelişigüzel gibi geldi. Mürşidimiz ya. Dedim ki, artık bilerek söyledi. Yine bir sanatkar oldu. Süs Sanatkarı da aynı zamanda. Çok güzel. Hitabı da çok hoş. Biz de deruni, sevindiğimiz o, çok memnun oluyorum. Mesela o Yaman dedelerinden ne güzel bahsediyor.
O derinlik olduğu için ruhi yönü tesirli oluyor zaten. Dedi Hacı Hasan Efendi'nin dedi bütün halkı olarak hemşehrileri olarak mı diyeyim artık ne diyeyim. Ben onun kölesiyim de. Kölesinin de kölesi olur. Dedi ki herhalde dedi şiirlerini burada bilmeyen yoktur. Parmak kaldırsın dedi bilenler. Artık düşünelim. Evet efendim. Hiç şüphesiz bir insanı zorluklarla mücadele etme gücüyle yarattık. Eyyub Aleyhisselam malum. Kendisi Eyyub Aleyhisselam derdine müptela. Böyle üzerine düşen o böcekler, o kurtlar deniyor, böyle düşmüş. O düşeni almış, vücuduna tekrar koymuş. Öyle bir ısırmış ki Cenabı Hak buyuruyor.
Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey Ey sabrı da veririz, sen bunu kendi elinle iste. Bakın bir peygamber ahlakı burada bir hadisi şerifle hareket ederek yürüyecektik. Daha biz tarifini yapmadık. Belanın filluga, lügattaki tarifini de yapamadı. Kuran-ı Kerim'in üçte biri peygamberlerin kıssalarıdır. Onlar hikaye değil, böyle bildiğimiz hikaye, aslı var veya yok olan hadiseler değil. Bizzat gerçek olanlar, ahsenel, kasas. Sure-i Yusuf'a bölünür ya, kıssaların en güzeli diye. Bizzat yaşanan haller onlar. Çok ders çıkaracağız. Kuran'daki o kıssalar.
Şimdi biz o münakaşa tarafına hiç gitmiyoruz, gerek de onunla bir işimiz yok zaten, gönlümüzü karartmaya ne gerek var? Burada dedim mi acaba Eyyub Aleyhisselam'ın ashabına en nimet senyattur ve ente erhamürrahim. Bana zarar dokundu. Bana hastalık oldu. Bana dert oldu. Kader oldu. Elem oldu. Endişe oldu. Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Bakın bir peygamber ahlakı bana merhamet et demiyor. Allah, merhametlilerin en merhametlisisin. Şunu tekrar tam söylemek istiyorum Ayet-i Celil olduğu için. Yakup Aleyhisselam bakın ne diyor. Şimdi burada şu hususta Yusuf diye yandı, yakıldı. Bunu geri şu güzel ifade etmemek lazım. Bir peygamber bu. Allah aşığı, Rabbımızdan geleni hüsnü kabulle kabul eden fesabrun cemil diyor zaten. Bana düşen sabırdır diyor. Güzel bir sabırdır. O işte gösterimlerine de bakıyorum da, bazen denk geliyor, hiç öyle değil o.
Neredeyse Yakup Aleyhisselam yatıyor, kav, yok katiyen öyle değil. Bir kemkin içerisinde ve Yusuf Aleyhisselam'ın nerede olduğunu, yakın bir yerde olduğunu da biliyor. Sadece evlatları ona hakaret etmesin diye yerini söylemiyor Yakup Aleyhisselam. Allah aşığı Rabbımızdan gelmiştir diye büyük bir sabrın içerisinde, hikmetlerini seziyor işin. Ya, ha? Esselamülem. Innema eşku beshi ve hüzni ilallah. Şimdi, bize bir medih, kendisini övmek diye bir şey anlamayın. Öyle anlarsanız konuşmamızın da tadı kalmaz, bereketi kalmaz. Katiyen. Ne ki? Biz Mürşid-i Kamillerimizle gördük. Onların evlatlarını gördük. Onların anlatmış oldukları hususları duyduk. Binde birine erişememenin şimdi sıkıntısı içerisinde yeriz. Ne dövüneceğiz? Ne yapacağız? Bir şey efendi oturuyoruz. Dedi ki belki dedi derdini anlatamazsın kimseye bana anlat dedi. Tabii bir şey söylemedim. Bu Ayet-i Celile hatırıma geldi.
Dedim şeyh efendi içimden yüzüne karşı diyorum artık. İçimden ses bu. Sami Efendi Hazretleri hastayım demiyor, dertliyim demiyor. Doktoru bile onun o halini görünce kendisine intisap edip evlat oluyorlar. Böyle bir sultan onlar. Aman yarabbim, aman yarabbim. Bazı daha girişte bir hat, notu sunmak istiyorum. Büyüklerimiz diyorlar ki derdü bela saltanatın iki cihana vermezem. Bunu Seyyid Nizami'den dinleyelim. Ben dertliyim derdim vardır. Yüz bin dermana vermezem. Gece gündüz ahuzarım kevn ü mekana vermezim. Eyyübi derdi aşık oldum, mekanım küncüm mihnettir, mülkü bela saltanatı iki cihana vermezem. Döne döne dost aşkına, yandığım eğer küfr ise Behey Zahit, ben bu küfrü din ve himana vermedi. Münkesir olmuş gönüller mekandır bana demiş halk. Ben bu yıkılmış gönlümü Kasrı Eyvan'a vermezem. Seyyid Nizamoğlu dostun bir kez tecelli ettiğin yetmiş cennet yüz bin huri, on bin gılmana vermesem.
Esad Erbili Hazretleri'ne soruldu ya. Efendim diyorlar, böyle tecelliye mazhar oldun mu? Söylediği söz şu. Şu anım diyor. Şu anım. Size derdin değişik yönünü isterseniz haber vereyim. Fuzuli'den. Aşık, Allah aşık, Resulullah aşığı sallallahu aleyhi ve sellem beni diyor, mal olarak söylüyorum, yani belki şiir olarak, lafız olarak söyleyemeyebilirim, sen diyor köyünde gezen Aleyhissalatü Vesselam efendimize, her bir köpeğe fare feda diyor, her bir parçam onlara feda olsun. Böyle bir aşık. Bakın dertleri ne onların? Aşk derdiyle hoşem. El çek ilacımdan tabip, kılma derman kim, helak kim, zehrü dermanındadır. Eğer sen bana deva olursan şu kalbimdeki Allah aşkına, Resulullah aşkına Sallallahu Aleyhi ve Sellem, o zaman beni yok edersin, hasta edersin diyor. Benim derdim ancak Allah'a olan aşkımın derdi derman olarak o derttir diyor.
Onunla yanmaktır çünkü bir an Allah'tan gafil olmak onlar için cehennem ateşinde yanmaktan daha biterdir. Allah'ımıza aşk, Niyazi Rahmetullahi aleyh bakın ne diyor, derman arardım derdime, derdim bana derman imiş. Defteri malum, biliyorsunuz değil mi? Defteri Allah derdi Celle Celaluhu. Habibi'nin derdi. İnsanlığın kurtuluş derdi. Başka yok. Dokuz yüz yetmiş beşte üstadımız bu numune hastanesine düştü. Burada, cemaat Cebeci. Cenabı Hak rahmetler eylesin. Efendimiz'le de yaş itibariyle birbirine yakın. İşte büyük, küçük bilmem ne, yakın. Efendimiz gerçekten siyaset ve insan idaresinde müstesna idi. Orada Efendimiz Hazretlerinin elini öpmüş. Zaten çocukluktan, çocukluğundan beri ona saygı duyulur. Orada hastane personeli bildiği yok. Demişler ki o saçları al. Yaşlı nasıl düğüne kendinden küçük bir kimsenin elini öptü, bir türlü hazmedemiyorlarmış. Gelmişler üstadımız hazretleri.
Efendim o sizin elinizi öptü, o sizden daha yaşlıydı. Neden öptü? Bakın diyor. O milletvekili. Bizim de bulunduğumuz çevrede nüfuzumuz var. Eğer bizi elde ederse elimizi öperek, eteğimizi öperek çok oy kazanır, milletvekilliğini eldeler. Onun için ha öyle mi hocam diyorlar. Bakın, nasıl söz söylüyor. Onlara ne bilir? Yani mürşidin dese anlamaz, kutbu cihan dese hiç anlamaz. Ne bilsin? Bak, onlara göre, insanların akillarına göre nasıl söz söylüyordu. Bu milletvekili bizim de nüfuzumuz var. Biz, haydın şuraya verin dersek oraya verirler, onun için eyalete öpüyor diye. Şurada bilinsin ki bura oy deposu değildir. Hakkı ve hakikati de görür Allah'ın izniyle. Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş. Burhan sorardım asrıma. Aslım bana bürhan imiş. Sağ solum gözler idim. Dost yüzünü görsem diyor. Ben taşrada arar idim. Ol can içinde can imiş. Meğer benim gönlümdeymiş.
Ayşe Sıddıyka validemizin Cenabı Hakk'ı kalbi gördü diyor ya, Ayşe Annemiz Cenabı Hakk'ı kalbi gördü, gönül görüyor. Zaten gönül görünce gözün görmemesi mümkün değildir. Ayşe annemizin buradaki beyanı koymuş olduğu esas müstesnadır. Her mürşide dil vermekim yolum sarpa uğratır. Bunu almamın sebebi de Üstadımız Hazretleri sohbetlerde çok okurdu. Onların ruhani imdat ve yardımları için biiznillahi teala söylüyorum. Her mürşide dil vermekim yolun sarpa uğratır. Mürşid, mürşid-i kamil olanın gayet yolu asaniymiş. Gerçekten öyle. Yoksa öyle haller oluyor. Adam eğer dinlesem uçacak. Söylediği söz, onun sanki havsünü, hazam, havsü lazım. Değil halbuki. Ölçüyü nasıl koyuyorsunuz? Şeri at. Bir kardeşimiz kötü görmüyor, katiyen, aman ha, böyle şunu bunu küçük görüyor, onları böyle yaralıyor derseniz, dedim ya tadı tuzu kalmaz. Tahir hocamız Medine'de sohbet ediyor.
Bir tanesi hocam dedi, sohbetin ortasında da. Hocam dedi, bizde hayrette acaba ne diyecek diye. Bunu böyle bir okuma neyi yoktu tabii ama ibadet ediyor belki, bilmiyorum. Hocam dedi ve hocamız dikkat kesildi. Çünkü sohbetin arasına girdi. Hocamız heyecanını konuşuyordu. Şeyhin üç tane işareti var dedi. Bir, İtikadı ehli sünnetle cemaat. Amel-i mezhep imamlarımız, ahlakı ahlakı muamelesi, çok güzel. Hocamız şöyle bir baktı, şöyle bir baktı, meczup dedi. Şer'i at. Hiç dedi saymaya, dökmeye gerek yok. Şeriat, yeter dedi. Eğer şeri, şerife dikkat ediliyorsa yolumuzda bunlara zaten meyil edilmez. Yoksa iş değilse, bir iyi bir şeyh efendiydi Ankara'da. Bize direkt gel bir şeyh efendiye gidelim, bir başka şeye. Tabii olur. Sürekli, saygı duyar. Dedik arada muhabbet olur. Vardık Şey Efendiye. Şey Efendi müritlerini tarif ediyor ve bir şeyler say dedi.
Dedi şeylik yapılamaz, şunlar olacak, bunlar olacak dinliyoruz tabii saygıyla. Bir evladı için dedi ki, bu dedi fenafir resul dedi. Sükut ediyoruz. Ayrıldık, yolda giderken beraber gittiğimiz efendi hazretleri dedi ki ne diyorsun dedi. Bak müridi için, bir müridi için fenafir resul aman dedim. Biz konuşmayalım, siz konuşun hacı abi dedim. Ben konuşmayayım. Ben dedi, fenafir resul olanın deli değil bastığı yerleri de öperim. Böyle kolay değildir dedi. Ama uyanık bir kimseydi. Bazı haller, sonra olan haller ilk başta suri yani sureten görünür. Bunu kim bilir? Her mürşide dil vermek kim? Yolun sarpa uğratır, yani gönlünü verme herkese. Mürşid-i kamil olanın gayet yolu asaniymiş. Bu bir ayeti celiledir aslında. Hani Ayet-i Cehennem'le? Allah ona işlerini hep kolaylaştırıyor. Dünyevi ve uhrevi rast geliyor Allah'ım. Biz mevzuya ağır ağır dönelim. Bir Ayet celle almıştım hesabı.
Enfal suresi on yedinci Ayet Celle. Ve bunu kendi katından bahşettiği, sonu hayırla biten güzel bir sınavla müminleri imtihan etmek için yaptı. Sabır, disiplin ve mücadele konusunda eğitmek için şüphesiz Allahutaala her şeyi hakkıyla işiten ve bilendir. Şimdi burada Ayet Celileler de Kuran-ı Kerim'le musibetin çok değişik şekilleri var. O Ayet Celileler uzun tabii. Hazreti Cüneyd de soruluyor, Kaddesallahu sure, bu Ayet Celillenin izahı. İşte bela en ahsena yani bu güzel bir bela musibet bu ne demek diyor. Buyuruyor ki emri ilahinin insanda tam yerleşmesi ona dikkat etmesi diyor. Gerçekten. Büyükler büyüklüğüne göre konuşur ve nehiy olunanda da tamamen dikkatli olup kendisini muhafaza etmektir. Nefsin arzu ve isteğine düşmemektir demiş ve sonra da bunu izahta, siz ne dersiniz bilmiyorum, müşahede halinin zuhuru diyor. Bu esrardır. Ebu Osman Gatta Sallallahü Sirra buyuruyor.
Sabra varis olmasıdır kişinin ve rızaya da ermesidir. Gelen musibetlerde razı olmasıdır. Efendimiz Hazretlerinin bir tarih kapımızın önünde bir havuz var. İşte bütün mahallenin bağını, bahçesini sulamak için akşamlarını tutulur, sabah bırakırlar, böyle nöbetle neyle girer. Şimdi o zaman da böyle muhafaza için duvar da yok. Efendimiz Hazretlerinin o tarihteki durumunu biliyorum. Bir yere otururlar. Buyurdu ki gözüm pul pul oluyor. Bir sıkıntı hissetti ama. Daha gelmeden hissetti. İmam hatip okulunun da yapımı için Efendimiz'i davetliler efendim, bir vaazü nasihat edin de imam hatibi yapalım diye. Aman kadro kıymetini bilelim, o imam hatipler kolayına yapılmadı. Halkın bunu Kayseri'de ilim ehillerinden Mehmet Çorakçı diye Allah'ımız rahmet eylesin, Tomarza İmam Hatibi'nin temelinin atıldığını da söylemiş. Biz bulunamadık ama efendimizin çok hoşuna gelmiş o konuşması.
Her tarafından yani bir ipliğini tutsanız bu yama olan, hepsi sökülecek şekilde demiş, çıkarmış. Çok az da olsa bir yardımda bulunmuş. Bunu ağlayarak anlatmış orada. Biz demiş o fakirin vermiş olduğu o yamalı elbise içerisinde çıkarıp da vermiş olduğu parayla yaptırdık. İmam Hatip Okullarını ve İslam Venüsleri diye. Biz de İslam Venüsleri. Bizden sonra ilahiyat olduk. Kolayına yapılmadı onların. Efendimiz hazretlerini getiriyor. O zaman bu vasıtalar yok. Jeep var, birkaç tane Jeep. Jeep'i kullanan frene basacağım derken gaza basmış, havuza düşmüşler. Allah'tan havuz dolu değil, boş da olsa tehlike. Şöyle bir metre kadarinde su var. Sonra doktor gelmiyor. Neyse, Efendimiz hazretleri çıkmışlar. Doktor gelirken demiş ki, üstadımızın daha evvelden de tansiyonunu ölçtüğü için herhalde diyor hatmi infaz edebilir. Ölçmüş tansiyonu biliyor. Şöyle on beş derecede ne de? On beş.
Şüphelenmiş, bir daha üşmüş, on beş, bir daha. Hocam, hiç siz böyle kaygılanmadınız mı? Doktor, biz Rabbımızdan gelene endişe etmeyiz. Ama endişeleri var görseniz anlatmak da bitmez. Bir gün rahatsızlaştı. Doktor dedi ki gemilerimi battı, Paramı kayboldu. Nedir dedi, hocam bu dert bu sıkıntı mı? Doktor dedi, bizim mahallemizde kız çocukları var. Dayanamıyorum buraya gelince. Onlar dedi, kocaya giremiyorlar. Onların ızdırabı benim içime vuruyor dedi. Esa derbili Hazretleri buyuruyor ya, ne yerden karuban-ı vam, göçer olsa konar bende. Bela rah'ın da şimdi muayyen bir menzil oldun ben diyor. Nereden bir bela kalkacak olsa benim üzerime konar kutbu can olduğu için musibetler ilk anda onlara geliyor. Ayet celleler var. Bu Kalem suresinde bahçe sahipleri var. Şimdi babaları meyveler toplanacağı zaman fakir ve yoksullara ikram ediyor, vefat etmiş babaları.
Kuran-ı Kerim'e Kalem suresine geçelim. Bu üç evlattan ikisi demiş ki şimdi eski alışkanlıkla fakirler gelir, meyveleri toplar, erken girelim biz, meyveleri toplayalım çünkü onlar bizimle beraber sulamadı, bizimle beraber ilaçlamadı. Bizimle beraber gübresini, bakımını vesaire yapmadı. Biz sıkıntıları çektik ve bahçeyi bulamıyorlar Kuran-ı Kerim'de, Kalem suresinde. O küçük kardeş diyor ki acaba diyorlar yolu mu şaşırdık bulamadık bahçeye diye. Bahçe kömür olmuş zaten. Siz diyor daha yola çıkmadan önce şaşırdınız. Niyet olarak şaşırdınız. Burada çok dersler var bize aslında, çok. Allah'ımız nimetini benzettim için vermiştir. Bak, kulunun üzerinde görmek istiyor nimetini. Son zaman ümmetin belası buyuruyor cimriliktir diye buyuruyor. Cimriliktir. Allah korusun. Rabbimiz korusun. Bunu ifade buyuruyor.
Vaktiyle bahçe sahiplerine bela verdiğimiz gibi onlara da, Mekke'de, inkarcılara da bela verdik. Sadece Mekke'denilmez bu. Günümüz her vakitle alakalıdır Kuran-ı Azimüşşan. O bütün alanı ihata eder. Biz burada peygamberlerin çekmiş olduğu sıkıntılar bu ayrı bir konu. Yalnız o peygamberlerden ve geçen sıkıntılardan bir kısmını diyeyim. Doğumunda nikahlandığım yere gidiyorum diyen, o Hintli alim yetmiş dört yaşında idam edildi. Suçsuz yere idam edildi, suçluluk yok. Rahman diye. Sonra şey Ahmet Yasin ne eli tutuyor, ne ayağı tutuyor, ne şu boğaz kısmı hareket ediyor. Tamamen felç. Yirmi iki Mart iki bin dörtte İsrail füzeleriyle camiye giderken vuruldu. Zaten Amerikan hapishanelerinde çekmediği sıkıntı kalmadı. O Hindi Kuş Dağları'nda şehadete erenler Afganistan'da, Puli Çarky diye o cezaevlerinde inleyenler bitmez ve tükenmez. Birkaç tanesini diyeceğim zaten.
Şeyh Ragıp harp bin dokuz yüz seksen dörtte uçak kazasıyla şehit edilmiştir. Lübnanlı. Şeyh Ömer Abdurrahman iki bin on yedi. Amerikan zindanlarında şehit oldu. Biliyorsunuz bütün dünya şimdi bunu konuşuyor. Nefes alamıyorum. Nefes alamıyorum. Bunu dili bana anlatır ya. Bir der, işte papaz mı der? Ben dilimi almak istemezdim ama onun ifadesi olarak. İçki bardağını kırmak bile doğru değil. Yani zulüm bir gayrimüslim'e dahi zulmedilmez. Nefes alamıyorum diyor. Nefes alamıyorum. Bütün dünya ayağa kalktı, giyim etti, tabii ölçüler içerisinde olması gerekir. Ondan sonra Fransa'ya sıçradı, İngiltere'ye sıçradı vesair yerlere sıçradı. Ondan sonra ikinci bir haber daha geldi. Bir siyahi daha cezaevinde canlı kıyıldı. Hasan Ahmet Abdurrahman. Muhammed El Benna. İsmini tam vermek için söyledim. Bin dokuz yüz kırk dokuzda kurşunlanmıştır. Hem de meydanda.
Dayanamıyorum ki İskilip ve Atıf Hocam edeyim. İddianame hazırlıyor. Gözleri yumulmuş bir müddet, dedeme benziyor hadise de onun için söylüyorum, iddianameyi yırtıyor. Tahir'ül Mevlevi onunla beraber acaba diyor bu şehadetinden haberdar oldu da onun için mi yapıyor ne deyince, hayır Tahirül Mevlevi diyor. Hayır Resulullah'a diyor, sallallahu aleyhi ve sellem. Beni davet ediyorum diyor. Nasıl yapalım? Nasıl, ne konuşalım, ne edelim şimdi? Çektiğimiz, ettiğimiz bir şey yok. Ayşe'yi Sıddık havalidemiz Radıyallahu Anh'a ona Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz buyurdular ki, ya Aişe peygamberler içerisinde en çok eza çekeni benim. Musibet içerisinde olanlar beni hatırlasın buyurdu. Bizim çektiğimiz ettiğimiz hiçbir şey yok. Rahatlık içerisinde rahatsız oluyoruz. Nedir bela ve musibet? İmamı Guseydi Rahmetullah Ali Te'dibün lil ahyar. Böyle bizim gibi insanların edeplenmesi için.
Bir husus söyleyeceğim ona orada. Ve takribün lil ahyar. Hayırlı insanların da Cenabıhakk'a yakınlığıdır. İşte büyük insan olmasaydı böyle olmazdı. Bir gün Mürşid-i Kamil'imiz İstanbul'a gidiyorlar. Giderken, devrinde zamanın kutbu, hem de kutbul aktabı Sami Efendimiz Hazretleri. Böyle araba da giderken hep Esad Erbili Hazretleri hatıra geliyor. Bütün o geliyor, bütün o Allah'ım diyor, sebebi neriyiz diyor böyle. Hoca Mustafa Paşa'da, İstanbul'da sohbet buyururken hep esade verdiğimizimizi anlatıyor, esade erbilini. Onun şehadetini. Bir ara buyuruyor ki, o şehadeti bizzat kendisi istedi. Şimdi Mustafa Paşa geliyor, efendim diyor, şöyle ifade verseniz kurtulacaksınız. Çekil be Mustafa Paşa, Allah ile bir ahdim vardı, şehit olacağım diyor. Ölümü korkutanlar diye bunlara denir. Allah Allah, bir cezaevine girmeden önce zaten kendisi yaşından dolayı zehirlenmiş, iki defa verilmiştir.
Dedem bunu çok güzel izah ediyor. Çok güzel izah ediyor. Cezaevinde zaten şeyhinin vefatını biiznillahi teala bilmiş. Onun üzerine zaten vücudu ateşler gibi yanmış o anda. Vücudu ateşler gibi yanmış, hissetmiş biiznillahi Teala. Allah Allah. Herhalde demiş Efendimiz hazretlerini zehirlediler demiş. Bilmiş dedem, Rahmetullah Ali. Üstadımız sohbette şehadeti bizzat kendisi istedi deyince, Esad Erbili Hazretleri'nin evladı mı, torunu mu, torun olması gerekir. Sait de olabilir, Mesut Bey de olabilir. Onlardan birisi hemen ellerine kapanıyor. Efendim diyor okulda bize öyle anlattılar ki, işte büyük bir insan olsaydı şehit olmazdı diye söylediler. Siz de burada buyurdunuz ki işte kendileri bizzat şehadeti istediler ve ıslah oluyor, irşad oluyor. Beyni biiznillahi teala düzeliyor.
Sonra Sami Efendimiz Hazretlerine varınca bakın, sözüne bakın nasıl bir ayarlama bu Allah'ım biiznillahi teala Buyuruyor ki Mesut Bey'i ikna ettiniz mi Hasan Efendi? Allah'ım, nasıl ayarlamışsa nasipmiş. Allah'ımız ayarlıyor. Diyoruz ya, Allah onların içlerini kolaylaştırıyor. Uğraşmayalım, onlar hak dostları, üyeliler. Yarın gülerek Rabbamıza kavuşurlar. Biz kendi derdimize düşelim. Kompulan şu, Nebi Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem iki hususta eman verelim cennete girmesine kefilim. Biri dil, biri de namus. Şey çok hoşuma gider bu Mahmut Toptaş'ın, güzel de bir yazı yazmıştı bir ara gelin dünya dergisine. Bizim diyor köyde diyor dövüşler en çok eylül ayında başlar diyor.
Çünkü diyor o zaman aileler tarlalara, bağda, bahçede hep çalışırlar birbirlerini göremezler, herkes meşgul diyor ama eylül sonlarına doğru caminin önüne oturdular mı birbirlerini görürler, eski tarihi, eski defteri, kitabı karıştırmaya başladılar. Bu, bunları unutalım. Bizim eski defterimiz eski defterimiz şu olsun. Yapmış olduğumuz eskiden hatalarımıza, kusurlarımıza oturup ağlayalım. Sızlayalım. Mevlamız yanında ne olacağız onu düşünelim o büyük mahkemede. Eshabamle. O büyük mahkemeye geleceklerini bunlar hiç düşünmezler mi buyuruyor. Bir kimseye böyle şeyden, mahkemeden ne dediler ona, bir evrak gelmiş. İşte yarın siz mahkemeye çıkacaksınız diye. Bu evrak gelen zat diyor ki, ben bunu diyor, akşam vermedim. Çünkü versem yatamaz diyor. Sabah verdim. Bu kimdir? Bu bir kultur, bir insandır. O Halık-ı Lem Yezer onun huzurunda ne yapacağız biz? Bunu derdiriniz inşallah.
O zaman musibetler neler? Hafifler. Aleyhissalatü vesselam Efendimizin ruh tayyibelerine, ehlinin ashabına, peygamberanizan ve piranizan ve bütün geçmişlerimizin mümin, müminatın ervahına bir Fatiha, üç İhlas-ı Şerif.