İmanın Kemali ve Ruhun Arınması kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Allah Resulü'nün sallallahu teala aleyhi ve sellem ümmetine yaptığı nasihatlerden biri de şu mübarek sözleridir. Allah'ın kulundan yüz çevirmesinin alameti, kulun malayani ile meşgul olmasıdır. Malayani boş sözler. Bir de ma yani denir, gerekli sözü fazlaca ifade etmek, gereğinden fazla söylemek. Yaratılış…
Bismillahirrahmanirrahim. Allah Resulü'nün sallallahu teala aleyhi ve sellem ümmetine yaptığı nasihatlerden biri de şu mübarek sözleridir. Allah'ın kulundan yüz çevirmesinin alameti, kulun malayani ile meşgul olmasıdır. Malayani boş sözler. Bir de ma yani denir, gerekli sözü fazlaca ifade etmek, gereğinden fazla söylemek. Yaratılış gayesinin dışında bir saat ömür geçiren kişi, ne kadar üzülüp pişmanlık duysa Sezar'dır. Kırkını geçen kimsenin hayrı şerrinden fazla değilse cehenneme hazırlansın. İşte bu nasihatte ilim sahibi ile, ilim sahipleri için yeterli bir ibret mevcuttur. Hadis-i şerilten maksat şudur, kişi Allah için dünyadan hatta her şeyden kendini çekip almalıdır.
Şunu iyi bil ki hak yolcusu için lüzumlu olan hakla batıl arasını ayırt edecek şer'i ilimleri tahsil etmek, felsefi konulara ve ilimlerin kapalı kısımlarına dalmaksın, tefsir ve hadisi anlayabilecek ölçüde resmi ilimlerle meşgul olmak çünkü kifayet miktarından fazla şeriat ve tarikat değerinin ortaya koyduğu esaslara göre yasaklanmıştır. İsa aleyhisselama halktan senin gibi olan var mı diye sorulunca o da cevaben bakışı ibret, susması fikret ve kelamı zikir olan kimse benim gibidir, dedi. Kul kendisini daima Cenabı Allah'ın gördüğünü ve duyduğunu bilmelidir. Dolayısıyla Allah'ın kendine bakışını ve her şeyinden haberdar oluşunu basite almamalıdır. Allah'tan gizlemediğini başkalarından gizleyip saklayan insan, Allah'ın bakışını basit, değersiz görmüş demektir. Allah'ın murakabesinde olduğunu bilmek, imanın üç meyvesinden birisidir.
Zira Cenab-ı Hakk'ın kendisini gördüğünü bildiği halde günah işleyen kişi ne kadar cesur, ne kadar hüsrana uğramıştır. Göremediğini zannederek günah işleyen ise ne kadar nankör, ne azgındır. Allah'tan hakkıyla korkmak ve böylece ehli takva derecesine vuslat ancak masivayı Allah'tan başkasını terk etmek ve onlara iltifat etmemekle elde edilir. Zira Halık'a vuslat, Cenab-ı Hakk'a kavuşmak, mahlukattan ayrılıp uzaklaşma ölçüsündedir. Allah'a tekerrür Cenabı Hakk'a yaklaşmak, masivadan uzaklaşmakla mümkündür. Cenabı Hakk'ın dışında her şeyden uzaklaşmakla mümkündür. Kulun mahlukata dünyaya değer verip iltifat etmesi ancak mahlukatın üç yüzünü ortaya koyacak nurdan mahrum oluşu sebebiyledir.
Yoksa ahiretin dünyadan daha hayırlı Cenabı hakk'ın yanında bulunan nimetlerin daha güzel ve devamlı olduğunu kendisine gösterecek bir nur, yakini bir iman gönlünü aydınlatsa işte o zaman, o zaman dünyanın fani olacağını bilir. Özellikle dünyanın değişen ahvali servet ve sahiplerinin durmadan el değiştirmesi, bunu ne kadar açık bir şekilde göstermektedir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz ki nur kalbe girince kalp genişler ve ferahlar. Ey Allah'ın Resulü, onu belli bir alameti var mı kalbimizin genişlemesinin diye sorulunca, sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanın aldatıcı dünyadan uzaklaşıp ebedilik alemine yönelmesi ve ölüm gelmeden onun için hazırlık yapmasıdır şeklinde cevap verdi. Allah'ım bizi sana vuslat ve kavuşmak için iyice hazırlanan kullarından eyle.
İmanın Kemali ve Ruhun Arınması kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Allah Resulü'nün sallallahu teala aleyhi ve sellem ümmetine yaptığı nasihatlerden biri de şu mübarek sözleridir. Allah'ın kulundan yüz çevirmesinin alameti, kulun malayani ile meşgul olmasıdır. Malayani boş sözler. Bir de ma yani denir, gerekli sözü fazlaca ifade etmek, gereğinden fazla söylemek. Yaratılış…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 16 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
El mesabih'te zikredildiğine göre Ashab-ı kiram şöyle demiştir Ya Rasulallah, yiyoruz fakat doymuyoruz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem belki destek tek yiyorsunuz. Ashab-ı Düzgün, evet deyince sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem yemeğinizi topluca yiyin ve besmele Bismillah çekin buyurmuştur. Beraber yemek yemeli, fikrin bir araya koymalı, kurban olayım demeli. Arada husumet neden buyurur. Hacahsen Efendimiz, kalpte sallallahu aleyhi ve sellem. Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki üç zümre vardır ki kıyamet gününde arşın gölgesi altındadır. Birincisi, kocası ölüp de yetimleri kalan, sonra başkaları tarafından istendiği halde varmayıp şu yetimler ve ben ölmedikçe vallahi bunları yetiştirinceye kadar bunlara bakacağım diyen kadın. İkincisi zengin olup da yemek yapan ve yaptığı güzel yeme, yetim ve miskinleri çağıran ve yediren kimse.
Üçüncüsü sına-yı rahim'i ihmal etmeyen, akrabasını ziyaretten mahrum kalmayan, ayrıca bu kimselerin rızıkları artar, ömürleri uzatılır, kıyamet gününde de arşın gölgesi altında olurlar. Yine buyurulduğu üzere müminin sekiz nurundan bahsedilmektedir. Bir. Ruhun nuru, bir de nuru Cenab-ı Hak serpiştiriyor. O saçmış olduğu nurdan istifade edenler, bir de nur, üstüne nur olanlar, bu da hidayet nurudur. Bir de ruhun nuru ki buna nail olunduğu zaman hidayete kişinin ereceği, bir de ilim nuru, Allah'ımızın yardım nuru, halıkımızın koruma nuru, kötülüklerden onu muhafaza etmen nuru ve birden nasip olan nur ve bir de hayat nuru, insanı, ilahi yaşantıya geliştiren bir nur diye tarif edilmiştir. Müminin nuru, aynı zamanda ilahi emirlere uymayı, zahiri ve batıni bütün, iç ve dış hallerinde emri ilahiye muvafık bir hayatının bulunmasıdır.
Mümin denildiği zaman Hasan-ı Basri rahmetullahi Hazretleri, sözü davranışına uygun düşendir buyurmuş. Sözü hareketleriyle, münasebet içerisinde olan sözü fiiline fiili sözüne uygun düşendir. Söylediği zaman onu yerine getirendir. İçi dışına, dışı da içine uygun olan kimsedir. Bu şekilde tarif etmiş. İman konusu çok mühim büyüklerimizin de en büyük dertlerinden birisi imandır. Hele bu zamandı. Çünkü imanın sadece inandım demekle kalınmaz ancak sana ibadet ederiz ya Rabbi. Yani ancak sana ibadet ederiz derken gönlünde Rabbimizin muhabbetinin dışında hiçbir şeyin kalmamasıdır. O zaman bunu temin nasıl olacak derseniz, öyle bir evradımızdan, ezkarımızdan haz duyacağız ki o ilahi haz onu tamamen ortadan kaldıracak. Sanki ana karnı hayatı ile bu dünya hayatı gibi. Ana karnında çocuğun gıdası, şu dünyada gözünün önüne getirilse ikrah eder, onun gibi olacak.
İlahi zevklerin yanında, onun hiçbir değeri kalmayacak hale gelirsin. İmanın güçlü olmasını şuna bağlıyorlar Gönlü, daimi olarak Cenab-ı Hakk'ın kendisini gördüğü düşüncesi içerisinde olmaktır. Seyyid bin Abdullah Et-Tüsderi Hazretleri'nden anlatılır. Üç yaşında olduğu söyleniyor. Üç yaşında gece namaz kılar, dayısı Muhammed Sevvar'a rahmetullahi ettirmiş ki dayı kalbim kararıyor. O da buyurmuş ki: Allah'u mai, Allah'u nazıdi, Allah'u şahidi, bunu söyle. Allah'ım beni görüyor, Allah'ım beni biliyor, her halime vakıf, böyle olacak olursa, katiyen isyan yapılamaz, mümkün değildir. Öyle ki Rabbimizin kendisini gördüğü göz açıp yumuncaya kadar dahi kendisinden kaybolmayacak. Ancak o zaman diyor imanımızın kalp ve lezzetini almış olabiliriz. Çünkü iman yakindir buyuruyor. Yakin, kesin inanç. İmanın sebatı ne ile mümkündür?
Bunu İmam-ı Ali radıyallahu anh Efendimiz buyuruyor ki sebatü'l iman Çünkü efendimizin duaları var Sallallahu Aleyhi teala aleyhi ve sellem. Diye, Resul-i Ekrem Efendimiz bile dua buyuruyor Sallallahu Aleyhi ve Sellem. Dinin üzere kalbimi sabit kıl buyuruyor, bize yol gösteriyor. Bunu nasıl sağlayacağız biz? Sebatü'l-iman imanın kalpte kökleşmesi, yerleşmesi, el-Vera. Vera, haram olan işlenmiyor. Aleyhisselatu vesselam Efendimiz haram belli, helal belli. İkisi hususunda, yani şüpheli olanlar da kendisini koruyan kimselerin, kimselerin salah ehli olacağı, müttaki olacağı, Cenab-ı Hak'tan korkan kimseler olduğu haber verilmektedir. Bu vera çok mühim. Vera, helalde bile dikkatli olmak. Biliyor ki helal. Bir endişe var içerisinde acaba haram girebilir mi buna diye. İşte bu sebeple Sami Fend Hazretleri, babalarından kalan mala mübarek ellerini sürmemiştir.
Olduğu gibi kendisine kalan malı onu almıyor ama kendisine de bir mal kalıyor. Onu da dirgaha olduğu gibi bağışlamış. Kelime-i Muhteremelerini evlendirirken, dünya varlığı olarak şu parmağımdaki vücuttan başka bir şey yok demiştir. Hacasin Efendi Hazretleri'nin manevi kardeşi ile bir ahitleşmesi var. Bu sözleşmesinde buyuruyor ki Allah'ımız bize yetecek kadar man da verdi, mülk de verdi, evimiz var, barkımız var, işimiz var, gücümüz var, her şeyimiz tamam. Bundan sonrakini tamamen yolunda Cenab-ı Hakk'ın sarf edeceğiz diye ayetleşin. Şahit olduğum güzel bir hatırası var. Bir öğretmen kardeşimizi çeşitli sebeplerle görevden aldılar. Onun derdi içine girdi, acaba bu evini nasıl geçindiriyor diye, o tarihte iki yüz yetmiş beş lira hatırın. Dolabından o miktarda parayı çıkardı, o öğretmen kardeşimize gönderdi.
Dokuz yüz yetmiş beşte Numune Hastanesi'ne şeker çok yükseldiği için kontrole alırlar kendisini, tedavi için. Tedavi yapılır. Kendisi ile hemen hemen aynı yaşta bulunan parlamenterlerden birisi gelir. Der ki halletin onunla, ben hastanedeydim. Ya efendim nedir, bak hastaneye yatırdılar, bütün kontrolü eziliyorsunuz. Hayırdır, hayır. Bir öğretmen kardeşimiz görevden alındı, Onlar acaba ne yiyor, ne içiyor, çoluğu çocuğu ne durumda diye bunları düşüne düşüne, daha tabi bununla değil. Birçok sıkıntılı olan kimselere, herhalde bugün de olsalar ne olurdu düşünelim. Bugün de olsalar o gazi, o Beyrut vesair yerlerdeki Müslümanlar diyor ki efendim çok kolay. Sonra o öğretmen kardeşimizin görevine iade edilince ben yoldum diyor. İnşallah biz böyle bir hayata talip olalım.
Nefsimizin arz ettiği bir hayat olmasın, şeytanın razı olacağı bir hayat olmasın, Allah'ımızın razı olacağı, habibinin razı olacağı, büyüklerimizin razı olacağı bir hayat olsun. Buyuruluyor ki, sebetü'l iman imanın gönlümüzde yerleşmesi. Bu ızdırabı büyüklerimiz duymuştur. Es'ad-i İki mahdiyor, iki ay oldu, iman korkusu içime girdi diyor. Bu kut bu azamdır. Bir sözü daha var, gerçekten düşündürüyor. Kelime-i Tevhid-i okumaya alışıyorum buyuruyor. Yirmi üç yaşında intisap etmişti hala Ali Hazretleri'ni, beş sene sonra hutbiyyet makamına geçen bir kimse, iman derdine düşün. Her şeyin mübah gibi göründüğü bir zamandayız şu anda. Ne yapacağız? İmanımızı kurtarmak için azami gayret gösterecek. Çünkü imanın şartlarından birisi ancak Sana ibadetleriz derken gönülde Cenab-ı Hakk'ın dışında buna masiva denir, hiçbir şeyin kalmaması.
Oğullar, kızlar, akrabadır, mallar, mülkler, hem Al-i İman Suresi'nde on dördüncü Ayet Celle'e bildirilir. Hem de Tevbe Suresi'nde yirmi dördüncü Ayet Celle'nde birinde yedi, diğerinde sekiz tane kavram var dünyevi bağlar. Onların tamamen bitmesi gerekir. Dünyadan çıkmaz. Çok büyük servetin sahibi de olur ama kalbinde muhabbeti olmaz. İkincisi ancak senden yardım bekleriz, maksat ve gayem sendirdir. Ya Rabbi maksat ve gayem sensin, senin rızanı istiyorum. Ilahi ente maksudi ve eruddake matlubî, bu da imanımızın durulduğu evrak ve ezkar olan nef-i sıfattır. Nefesi göbeğimizin altına alıp nefessiz la ilahe illallah, en sonunda da artık beş, yedi, dokuz, on bir, on beş, on yedi, yirmi bir dedikten sonra içimizden kalpten ruha doğru Muhammedurresulullah nefes alırken de ilahiy entematsudi ve rudaka matteubi denir. Üstadımız bizi derslerde yanında bulundururdu.
Aman ha öğren bizden sonra haber verirsin diye, böyle bir uygulamalı şekilde. Tıp öğrencileri var da onlar tıp fakültesini bitirirler, altı sene diyelim bitirirler. Ondan sonra hastanelerde de kulak, burun, boğazda da bulunurlar, iç hastalıklarında da neden bütün hocalarının yanında ameliyatı görürler, hastaları görürler. Bu uygulamalı şekil çok faydalı olur. Insanı yetiştirir. Biz Arapça öğrendiğimizde dahi imam hatibe okuduk. Fakat en son sınıfta Allahu alem, hocamızın adını verirsem olur bilmem rahmetle yad etmek için diyorum, kendisi Allahu alem Bağdat'ta okumuş, Eser üniversitesini bitirmiş. Hocamız uygulamalı olarak Arapça metinlerde fail, mefgul diye müpteda, haber, işte inne ve enne'nin kardeşleri ve harfi cereler bunları uygulamalı olarak gösterince biz bundan çok istifade ettik. Bunun gibi üstadımız, Evrad ve Ezkarı geçirirken yanlarında bulundu. Hele birinde artık bayılıyorum.
Öyle bir ders geçiriyor ki, sen onu yaşıyorsun. Buyurdu ki kalbinden artık yanması, batması, vurması geçmiş bir huzur hali meydana gelmiş. Artık ruha geçebilirsin, bu şekilde. Belki de kalbine demişti. Öyle bir mürşid-i kamil ki etkiliyor biiznillahi Teala. Öyle dinliyorum, bir tanesini daha dinledim. Oradaki iç halimi de biiznillahi Teala sezdi. Dedi ki: Bu kimseye şöyle bir baktın dedi. Bu bir köylüdür ama nasıl buna erişmiş diye. Bak dedi, bu hale getirmek için ne gayretler, ne çabalar gösterdik. Tabi onda da bu kabiliyet olacak ki geçebilelim. Bu nefr-i ispat dersine gelindiği zaman derlermiş ki efendim daha evvelden neden haber vermedin, şu zevke bilirsekdir. İnsanlarımız bir beşer olarak neyi çok seviyoruz? Yemeyi seviyoruz, tatlıyı seviyoruz, gezmeyi seviyoruz, giyimi kuşamı seviyoruz.
Ama öyle bir giyim ve kuşam bize öğretiyorlar ki ve libasut takva, takva elbisesini giydiği zaman, o dünya elbisesiymiş sadece üzerini örtmek için zahirdeki hal için bunu giyip hoşlanıyor. İmam-ı Yusuf'un dediği gibi Rahmetullahi aleyh, kendisi çok güzel giyiniyor, bu diyor insanlar için. Kıldan bir gömleği var, bu da Rabb'ımla kendi aramdadır diyor. Biz yemeği seviyoruz ama Allah'ımızın öyle bir taam lütf veriyor ki büyüklerimiz diyor ya dünya taamından yiyip içiyoruz ama hiçbir şey tatmıyorsunuz diyor. Efendim yiyoruz biz, hayır diyor. Bu maddi nimetleri, midenin nimetlerini tadıyorsunuz ama gönlün nimetleri olan Allah'ımızla ünsiyet, dostluk, kurbiyet, O'na yakınlık, marifetullah, O'nu tanımak, varidatı ilahi, Cenab-ı Hak'tan ilahi doğuşlar, füyuzat-ı ilahiye ve tecelli nimetlerinden yemiyorsunuz, diyor. Onu yediği zaman bu dünya artık ona cifa olur. İşte asıl hayat bu.
Bunu tatmak, mühim olan. Bunu tattığımız zaman bizim hayatımız hayaten tayyibe olur. Allah'ımızın Celle Celalühu, istediği bir hayat olur. Hayatın da tadını, lezzetini o zaman anlarız. Şimdi biz bu dünyanın, bu dünyanın, karmakarışık dünyanın içinde uygunsuz bir söz söylemek istemediğim için diyemiyorum, Boğulup kalmayız. İlahi alemlere doğru gidilir. Aleyhisselatu vesselam Efendimiz, Cenab-ı Hakk'ı müşahede edince ayrılmak istemedi. İşte ilahi zevk bu, ilahi hayat bu. O zaman Cenab-ı Hak mevlit yazarımızın da dediği gibi, yek davet et kullarımı ta gelüvben göreler didarı mı? Habibim dünyaya in, orada insanları Allah'a davet et diye buyurdu. Büyüklerimizden duyduğu mesela Haccasen Efendi, kalpte sallallahuü, sırra üstazımızdan eğer ihvanım olmasa bu dünyada yaşamazdım, buyurdu. Sırf bir şad için, ıslah için onları Mevla'mızın yoluna davet için buradayım, buyurdu.
Yoksa onlar için bu dünyanın bir önemi yok. Sadece rızayı ilahi bulmak için. Biz burada nefy ispat dendiği zaman ancak sana ibadet ederiz, ancak senden yardım bekleriz, maksat ve gayemiz selim, sensin demek o nefy ispat vazifesinde olur. İman da durulur, inşallah kemale iner, daha sonra hükmü Cenab-ı Hakk'a verir. İmanın sebatı ve erah, herhalde bile dikkatli olmak ve zevalu, iman itikat olarak bölünmez ve parçalanmaz bir bütündür. Ama kuvvet ve zaafı vardır. Bera haliyle Cenab-ı Hak'tan öyle bir korkusu var ki Suriyeli Bekir amcayı da çok yıllar oldu, vefat etti. Cenab-ı Hak rahmetler eylesin, kendisine bir bal ikram edildi kabın içerisinde çok azdı. Onu özedi böyle, suyunu içti, dibinde azıcık bir bulaşık. Bu israf olmasın diye onu da özedi, hiçbir şey bırakmadı, böyle dikkat ettim. İşte vera halim.
Bir abdest alışını gördüm, mesela ağzına üç defa su verecek, alıyor hemen musluğu kapatın, tekrar açın. Üstadımızın şoförü vardı, Lutfe Efendi. Bana diyor, Sami Efendi Hazretleri'nin abdest alma görevini, abdest alırken abdest etme hizmetini bana verdiler, diyor. Edebi de, erkanı da, ahlakı da, takvayı da, verayı da o zaman gördüm, diyor. Ben bol su ile abdest alırdım, baktım ki her alışta diyelim mübarek kollarını yıkadılar, musluğu kapatıveriyor. Tekrar diğer kolunu yıkayacağız zaman açıyor. Kürsülerde kırk yıl vaaz eden bir vaiz, ben diyor kırk yıl abdestli tarif ettim. Sami Efendi Hazretleri'nin abdest suyunu döktüğümde gördüm abdest nasıl alınır diye. Belki çok gençti yaşım, ilkokuldu. Onun bir namaz kılışını gördüm. O tahiyyatta mübarek ayaklarını doksan derece diktiğini gördüm. Hiçbir şeyde israf yok.
Bir ezanı dinlediğine şahidim, Hane-i saadetlerinde, bahçelerinde otururken ezan okunuyordu. Öyle bir denk getiriyor ki müezzinin dediğini, müezzinin dediğini tekrar ederken öyle bir fasıla yok, aralık yok. Hiçbir fasıla görmedim, arka arka kısmı, arka arka kısmı. Bunları anlattığımızda şu hatırımıza gelir. Sıddıy-ı Azam iftihar etti radiyallahu anh. Hz. Ömer dedi ki Ya Eba Bekir, bize çok ağır bir iş bırak. Biz senin gibi nasıl dikkat ederiz, senin gibi nasıl riayet ederiz deyip ağlıyordu. İşte imanda sebat bu. Şimdi biz şuna aldanmayalım. Yaptık da oldu dinleyelim. Ne kadar yapsak bile yapamadık, hiçbir şey edemedik diyelim. Ümit de kesmemek suretiyle daha bir azim, daha bir gayret olsun. Beş vakit namaz kılıyorsak sabah namazımızı kıldık, öğleyin daha bir aşk kullanın. Çünkü sabah duyduğumuz haz ve lezzeti öğleyin, biraz daha arttıracağız. İkincide öyle, akşam da öyle, yatsı da öyle.
Cenabı hak bizi öyle kendisine bağlamış ki zaten onun dışında bir şey olamaz. Şu ayet I celileyi yanlış değerlendirmeyelim, şümbarek ayet celleyi, esalina. İnna lillah ve inna aleyhi raciu sadakallahülazim. Bu ayet-i celilede Allah'tan geldik, Allah'a gideceğiz, böyle değildir ayet-i celil. Biz Allah'a aidiz, dinna lillah demek, biz Allah'a aidiz ve ona döneceğiz. Burada şeytana ait değiliz, nefse ait değiliz. Şeytan sıfatlı insanlara hiç ait değiliz, biz Allah'a aitiz ve Onun istediği şekilde kavuşma arzu edeceğiz, ne olacağız. Ve zevaluhu imanın zevali, çünkü iman bütündür, önünü parçalanılmaz ama kuvvetle zaaf vardır. Nedir tamadır. Tama nedir, aşırı bir dünya arzusu ve isteğidir. Salesün menkunef fi fehaddis tekmelel ime. Kim de şu üç hal bulunacak olursa o imanının tadını alır.
Bu nefiy ispat hususunda bir hususu diyecektim, o da şu, bu develinin gazi köyünden Şevket amca diye birisi, ruhu şahrus. Geldi, üstadımızla vazifesini konuşuyordu. Arz ettim ya, bizi layık olmadığımız halde huzurunda bulunduruyordu. Şunu gördüm. Buyurdu ki, Şevket nefsi ispatı nasıl yapıyorsun? Yirmi bir defa nefes almadan yaparsa tamamlanmış olur. Onun tamamlanması bununla bitmez. Gönlü öyle bir açılır ki onun tarifi yok. Şu uçsuz bucaksız dediğimiz dünya var ya, onun içinde şu zelle kadar kalmaz. Öyle bir gönül vermiş Cenabı hak, sonra rabıta yapamaz hale gelir. İlkokulda okuyan bir kimse eğer ortaokula, liseye, üniversiteye geçmişse tekrar ilkokula girer mi? Mümkün değil. Rabıta da zorlanır ve murakabe hali kalbini öyle bir yere açar ki şimdi insanlarımızda ne var, bizlerde zengin olma fikri var. Aman ha varlıklı olalım, şu dünyada geçimimiz güzel olsun, çok ileri safhalarda olalım.
İşte ilahi bir zenginlik, gönlünü açmış arşı ağzıma oradan istifade ediyor. Bu bakkal değil, Bu bir marketle çalıştırmıyor. Bu yerine göre üretim. Bunda bile, bunun tabiri rekabet var aralarında ama çok güçlü bir üretim, çok güçlü. Yani biz fabrika diyelim, şöyle ifade edelim, fabrikaları Kuran fabrika öyle bir nimete mazhar ki bir anında öyle günde de değil, dünyalara malik, bir saatinde dünyalara. O bir anında cezbetüm min cezebatir rahman tivaziye amel esekaleym. Bir anı insanların ve cinlerin ameline denk. Böyle bir nimete mazhar olmak istemez miyiz insan? Elbette isteriz. Esalmine inneke kadlihum ila rabbihi kedehan femulagi. Biz buna gayret edeceğiz. Bu hususta gayret edeceğiz, çabayı göstereceğiz. Çaba gösterdiğimiz zaman Allah'ımız bize bunu ne yapar? İhsan eder. Çünkü Rabbimiz Celle Celalühu çok kerimdir, çok Rahimdir kuluna, böyle bir Mevla'ya karşı azim içerisinde olacağız.
Cenabı Hak Celle Celalühü, ey insan şüphesiz sen Rabbine kavuşuncaya kadar didinip duracak ve sonunda didinmenin karşılığı olarak cennete ve cemale kavuşacak. Rabbimiz yol gösteriyor, bize İnşikak suresinde sonra ya eyyuhel insan ey insanoğlu, sen Rabbine kavuşuncaya kadar dirinip duracak ve sonunda dilinmenin karşılığını ona vuslatla bulacaksın. Yoksa ne olacak? Biz böyle şu dünyanın karanlığında mahvolup gideriz, Allah korusun. Biz bu karanlığı nura çevireceğiz, esamine. Allah'ımız, Allah'ımız, sizi karanlıklardan nura çıkarmak ister, buyuruyor. Allah sizi karanlıklardan nura çıkarmak ister. Biz bunun küfür, şirk, nifak, büyük günah, küçük günah kısmından çıkalım esselam yuhricuhum minabulumad ile nuğ. Kalplerimizi zikrederek çünkü biz daha kendimizi aşamadık şu anda. Değil, şeyh-i kamilde yok olma, fenafir resul, fenafillah. İnşallah nasip olur ama daha kendimizi aşamadık.
Kalbimiz zikrederse kalp karanlıklardan nura kavuşmaya başlar. Diğer bütün letaifler ile nefy-i ispat ile murakebeler ile. Eğer kendimizi tanırsak o zaman Rabbimizle tanımış oluruz. Buyurdu ki Şevket, ne yapıyorsun nef-i ispatta yirmi bir defa diyebiliyor musun? Böyle çok serbestle konuşurdu, ruhu şadsun, efendim yüz defa desem yine kalbim daralmıyor, dedi. Tevhid öyle bir sır ki bizim vücudumuzun yapısı zaten Allah'ımıza kulluk için yaratılmış, bunun dışında mümkün değildir. İnsan için nankör ifadesinin kullanılması bu sebepten, bu nimetleri bilemediğimiz için. Hem de lam'ı tecritle, bir de nankörün, nankörü demek bu. Şimdi bir baba evladını seviyor tabii. Ona çok yardımda bulunuyor. Diyor ki oğlum benden sonra perişan olma, sana şu kadar servet bahşediyorum, bununla hayatını idame ettir, geçimini sağla. O ise verilen nimeti çarçur edecek olsa ne olur?
Hem yoksul olur, hem perişan olur, başkalarına avuca sıcak hale gelir, rezil olur, rüsvay olur, aynı zamanda babanın vermiş olduğu o nimetin nankörü olur. Allah'ımız bize öyle bir değer, öyle bir sermaye vermiş ki bu sermaye hilafet sermayesi. Bu sermaye emanetler yüklenmiş. Bu sermaye beni yer ve gök almadı, kamil müminin kalbi aldı gibi bir sermaye olamaz. Daha tarif edemeyiz o sermayeyi. Yeryüzünde insan-ı zinillahi fil art yeryüzünde Cenabı hakk'ın gölgesi mesafesindedir. Böyle bir nimet bahşetmiş. Bir tanesi telefon açıyor, telefonda biraz uzun konuşur. Babası derhal tokadın diyor. Bu sermayeyi kazana kadar, kazanana kadar iğne ile kuyu kazdın. Sen nasıl oluyor da bu kadar konuşarak vermiş olduğumuz bu değeri, bu kıymeti, bu ücreti sen mahvediyorsun. Bak bir baba buna tahammül edemiyor.
Ben diyor bunu kazanana kadar ne zahmetler çektim, sen ise bunu bir anda yok ediyorsun, bir anda mahvediyorsun. Allah'ımızın vermiş olduğu değer insana meleklerden daha üstündür. Avam-ı beşer, avam-ı melekten, resul-ü beşer, resul-ü melekten üstündür. Daha ne olacak? Bu kadar verilen sermayeyi bileceğiz. Bunu bilirsek, bu hakikatleri görürsek yürümemiz de kolay olur. Yoksa dersiniz ki ya şunlar niye böyle, bunlar niye böyle, neden şunlar şöyle böyle demek yaratılış gayemizi bilememekten ileri gelir. Ancak biz ehlullahı tanımak suretiyle bu nimetleri Rabbimiz lütfederse tadarız, yoksa hiçbir şey bilemeyiz. Okul olarak biz en yüksek okullarda okumuşuz. Talim olarak artık o gün de diyanet reisi olan bugünlerde artık değil de geçmiş zamanlarda, onlardan talim almışız.
Daha başka, dış ülkelerdeki ilim erbabından da tahsil görmüşüz ama mürşid-i kamilimizi görünce hiçbir şeyi görmediğimizi, hiçbir şeyi bilmediğimizi anladık. Okumuşuz ama dışını okumuşuz. Onun iç batın yönünü bir türlü idrak edememişiz. Kuran-ı Kerim'i okumuşuz ama ondaki Rabbi Zülcelal'imizin hikmetiyle kemale irme yönünü görmemişiz. Bunu bize talim eden Allah'ın veli kulları sadat-ı kiram hazıratıdır. Yoksa gözü kır, kulağı sağır giderdik. İnşallah dualarınızla Cenabı hak bizim gözlerimizi açsın, kulaklarımızı açsın, gönüllerimizi nurla doldursun da şu alemi böyle boş yere çiğneyip geçmeyelim. Salesme men künnef fi pekadis tekmeleliğim ha. Şu üç şey eğer bizde gerçekleşirse imanımız kemale erer. Birincisi gazaplandığı zaman, o gazabı kendisini haktan alıkoymaz. Diyelim ki bir kimseye kızgınlığı var, öfkesi var. O öfkesinden dolayı onun hakkını zayi etmiyor.
Ben ne kadar nefsime uyup darılmışsam bile, onun şu güzellikleri vardır diyebilmek ve bunu da ileri götürmemek, bazen namaz kıldırırken imamlar okuyorlar, esamne ve huvve eletdulhisam bu çok kötü. Affı ilahiden mahrum buyuruyor, kindar insanlar. Ve huve eletdul-hissan düşmanlığını, kinini ileri götürmek. Yani şu olmayacak işte cenazeme bile gelme. Bu kadar ileri gitmek doğru olmaz. Efendimiz ehli küfre bile Kavmime hidayet ver, bilmiyorlar da onun için yapıyorlar buyuruyor. Böyle nefsimiz için değil de dinimiz için olacak ve ıslahına işin gayret göstereceğiz. Onun gazabı hakkı kaybettirmeyecek. Bir kimseden razı olunca da, razı olunca da ondan memnunum diye bir başkasının hakkını ona yüklenmeyecek. Neyse o. Kızdığı öfkelendiği zaman öç almaya kalkmayacak. Öfkelenmiş, onu bir anda alt edebilir ama nefsine yenik düşmüyor. Şeytana hiç yenik düşmüyor. Rabbimizin emrine yenik düşüyor.
Habibi'nin sallallahu aleyhi ve sellem mübarek sözlerine yenik düşüyor, Ehlullah'ın edebine yenik düşerek öç almaktan vazgeçiyor. Ne diyor, Acrasen efendi gibi, Rahmetullahi Allah'ım bana düşman olanları şu kulaklarımla duydum velayet makamına getir dediğinin şahidi. İmanda kemali elde edebilmemiz için ed-tefakkuhu fitdin dini meselelerde çok hassas olacağız. Hem okuyacağız, talim edeceğiz hem de kalbimiz okuyacak. Bir hocamız tefsirle meşgul. Şunu anlattı bize, benim dedi güzel öğrencilerim var, bir öğrencim daha var ki yaşlı hiçbir şey dedi bilmez ama en çok bilen odur dedi. Diğerleri yazıyorlar, çiziyorlar, öğrendiklerini muhafaza ediyorlar ama onun kalbi anlıyor dedi. Oturuyor ama gönlü anlıyor. Bu, Rabbımızın verdiği bir nurdur. Maişetini helal yoldan temmi etmek ve kendisine yapılan kötülükleri de bağışlayabilmektir. İmanın kemal noktası bu yönleridir.