Kıbrıs'tan bir anekdot. Bunu duyuyorum, siz de duyuyorsunuz. Bir askerimiz, o Beş Parmak Dağları var, oraya tırmanıyorlar. Tırmanırken bir tank, onu yüksek bir yere tankı koymuş asker, tek başına. Yani bir tankı koymak öyle kolay değil. Tabi bunu görmüşler. Muharebe bittikten sonra o genci çağırıyorlar asker kardeşimizin. Diyorlar ki bunu nasıl oraya koydun? Bize diyorlar bunu gösterir. Ben bunu diyor o zaman yaptım. Allah o anda diyor imanın gücüyle bana bir kuvvet verdi. Ben o anda yaptım. Kore'den de bir şey müsaade edin de anlatayım. Var mı müsaade? Tahsin Yazıcı, o zaman komutan durumunda. Buraya Koreli Hacı İbrahim diye, Erciyisten birisi geliyor, Efendimiz ilk köyden. O Koreli olunca, Kore'den muharebe edince, Koreli değil, orada muharebeler bulunmuş. Efendimiz Kore'yi anlatıyor. Görmüş gibi anlatıyor zaten iş değişik.
Orada anlatırken yaşlı bir zat böyle sükut ediyor, artık iç alemine dönmüş, o sahneyi belki yaşıyor, yaşıyor. O demiş ki efendim siz orada değil miydiniz? Hacasını benimize diyor. Böyle deyince diyor cemaate bir hıçkırık çöktü. Üstadımız ben oradayım diyemiyor, bir övünmeye vesile olur diye. Yok da diyemiyor çünkü orada. Orada sarılmış, askerimiz sarılmış. Bu komutanımız diyor ki askerler şu anda iş vahim, şehadet mi istiyorsunuz? Soruyor. Şehadet mi istiyorsunuz? Yoksa diyor biz burada ölüp gidelim mi? Askerimizin hepsi şehadet istiyoruz diyor. O zaman hepimiz birden Allah Allah diyeceğiz ve çember yaramış. İman o çember yaramış, ehlullah zaten içinde. Süleyman Paşa, İstanbul dolaylarında bir kala fethedilecek, şafak vakti. Biraz daha da erken olabilir. Kırk tane er soruyor, ey askerlerim, biz buraya niçin geldik? Hepsinin ağzından bir cümle çıkıyor. Ya alev kelimetillah.
Allah'ın dininin yüceltilmesi daha şafak sökmeden kalafet olur. Yani biz gücümüz evet mutlaka olacak ama asıl gücümüzle bu işi başarmış olacağız. Bizim nefsimiz Tebük seferinden dönünce, Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz Tebük seferinden buyurdu ki küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz. Çünkü Tebük seferi çok önemli. Böyle yaz günleri meyvenin olgunlaştığı bir zaman. Meyve var ve sonra koyu gölge insanların istirahat edeceği zaman. Bu istirahatlerini terk edip, uzun da bir yolculuk, dediler ya Rasulallah bu nasıl olacak yani büyük cihada, küçük cihattan, nefsinizle dedi. İnşallah bu nefsimizle cihadı, şeytanın kahrını, bu dünyanın geçici müzakeratını, süsünü püsünü imanımızla ineceğiz. Nasıl ineceğiz? Bir okuyalım. La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah, Et-Tevhid, nedir tevhid?
Mahv-u eser-il beşeriye ve tecerrüdü'l Uluhiye. Bir kere biz beşeri olan hallerden kurtulacağız. Bunun kurtulmak şu demek, işte Cenabı Hak nur ihsan edince o kimsenin gözü onurla bakıyor. Nur ihsan edince kulak öyle duyuyor. Diğer azalar da öyle. Artık nuraniyet başlıyor. Esselamü, nurun alaen nur, nur üstüne nur. Zulumaattan perdeler kalmıyor. Biz burada anlattığımız murakabei ehadiyet. Öyle geçirilmiyor ne değil, bunu yaşayabiliyor muyuz? Onun için çok üzerinde duracağız. Öyle ben geçirilmiyorum, kaldım burada üç sene, beş sene değil, bunu yaşıyorsak bir günde de geçeriz. Zaten o geçilen kimseye bu malum olur Rabbimizin iziniyle. Yok. Bir gün bir tanesi geldi. Casını ben dedi ki, oğlum adamı göğü çıkarmışım dedi. Ne böyle dedi. Daha nefsimizin mertebesini geçme yok. Ne yok. Bu dedi ta evde. Onun için her şeyi düzenli bir şekilde götürmeye gayret edeceğiz.