Iman olmayınca da insanın hayatının bir anlamı kalmaz. Ve bihi ve fihitene fi'sul mütenafisun asıl imreneceğiniz, asıl emel besleyeceğiniz budur. Rabbi Zülcelalimiz Kitab-ı Kerim'in de bize ahirete iman hususunda esanı Kendilerine indirilenlere de iman ederler, daha önce indirilenlere de inanırlar ve bil ahirati hüm yuhbinun Ahirete de tam kesin bir inançla, inançmışlardır. Bu hayatın sonunda ebedi bir hayat olan ahirete canı gönülden bir inançları vardır. Onlar hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erecek olanlar da onlardır buyurulmaktadır. Hidayet bir kere delillerle ifade buyruluyor.
Allah'ımızın Celle Celalühu şu kainat kitabı onun varlığının en büyük delilidir esanı ve fil arde ayatün dil mughini Şu gördüğünüz, şu gördüğünüz semavat, arz, semadaki yıldızlar, ay, güneş, yerde dağlarda bulunan madenler, dağların altından akıp gelen o sular vesair bütün nimetler, görünen ne varsa her şey Rabbimizin varlığını ispat eder. Bir kere kainat, kainat onun varlığının bir delilidir, onun halip yaratma sıfatıyla meydana gelmiştir. Mesela çok değişik şekillerde görürüz, sular bile değişiktir. Mesela nebatat diyoruz, bitkilerde farklılıklar vardır. Aynı cinsten olsa bile farklıdırlar. İşte bu Cenabı Hak'ın el-Musavvir şekil, biçim verme sıfatından neşet etmektedir ve onun iradesiyledir her şey. Birincisi kainat bize Allah'ımızın Celle Celalühu varlığının en büyük delili olduğunu ifade etmektedir. Dolu ayeti celileler mevcuttur. İkinci olarak Allah'ımız yakin ile kesin bir inanç.
Bu sayede hidayete ve felaha ereceğimizi de müjdelemektedir, Bakara suresinin ilk ayet-i celilelerinde buyurulduğu üzere. Çünkü biz ona kesin bir inanca geldiğimiz zaman Cenabı Hak bize görünmeyen alemleri artık şu mülk dediğimiz kainattır mülk. Melekut ise görünmeyen alemleri artık Cebarud ve lahud, alemlerini de göstermek suretiyle hidayete eriştirir. Felah kurtuluş da bu şekilde hasıl olur. Sonra Cenabı hak yakin ile yakin anlaşılıyor, kesin inanç, hiç tereddüt yok, hiç şüphe yok. Acaba var mı yok mu, bu doğru mu değil mi düşünceleri tamamen bitmiş. Şöyle, mesela biz ne diyoruz, Mekke diye bir şehir var diyoruz, bunu biliyoruz. Bir de gidip geliyoruz. O ilk andaki bilişimiz ilmelyakin ama görmemiz nedir? Aynelyakin. Bir de Mekke'de olacak olursa hakkal yakin bunun gibi işte. Ancak böyle yaklaşımda bulunabiliyor. Tam izahı yapılmış değil, tam izah edilemez zaten. Mümkün değil.
Bu ancak yaşanır. İşte sen bir şey yiyorsun, bu nasıldır dendiğinde tatlıdır diyorsun. Eğer güzel bir tanımsa tatlıdır diyoruz. Ama kalkıp da orada tarını anlatamaz insan. Ben yaşadım bunu diyor. Bu imanda yakin kesin inançta ancak yaşanan bir şeydir. Yoksa mesela bura bir asırdır devam eden mübarek bir yol. Temeli Halıku'l-emnezen celle celaluhu, bunun emri ilahisi, Allah'ımızı tazaru an ve hufye yalvararak, yakararak, hafif bir sesle zikretmek, kalben zikretmek, ruhen bu kitabı kerimimizde mevcuttur. Sonra Aleyhisselatu Vesselam, Efendimiz'in bu zikirleri emanet ettiği Sıddık Azam ve Ali Keremullah ve Celle'miz. Ta oralardan geliyor. Yani boşuna biz bir tarikat-ı aliyyeye intisap etmiyoruz. İşte anam girmiş, babam girmiş, arkadaşım girmiş, şu girmiş, bu girmiş. Eğer böyle giriyorsa bu adet kabilinden olur.
Ama ben bu yol vasıtasıyla Rabb'ımı bulacağım dersek, o zaman hakikati bulmuş oluruz. Neden? Şimdi diyelim ki mühendisliğe ait yüzlerce kitap okuyoruz, mühendisliğe ait. Bize burada mühendis dilmezler. Çünkü onun diplomasını almamız lazım. Bu mühendislikte en ileri yönde olan, yani çok başarılı olan, bu sahada uzman olan birisinin delaletiyle diplomamızı alacak olursak, o zaman mühendis olur kişi. Biz diyoruz ki bu yol takva yolu, bu yol Ebrar'ın yolu, bu yol Mukadde, bu Allah kendisine yaklaştırdığı kulların yolu, burada yakin anlatılıyor, kesin inanç. Bu nedir? Bu mektebine gafil olmak suretiyle önümüzde de yol gösteren bulunacak ki anlayabilelim. Yoksa bunu anlamamız mümkün değildir ya bilemeyiz ki. Öyle gelişigüzel hareketlerde de olmaz. Yani bir bizim kapımızın önündeki bahçemizin ilgilenmeyecek olursa, mesela bir tohum batmışız veya bir fidan dikmişiz.
Onun toprağının havalandırılması yok, işlenmesi yok, ilaçlanması yok, sulanması yok, budanması yok, bakımı yol, bu nasıl gençlidir? Şimdi biz eğer bu mübarek yola girmiş ise Cenabı muhakkak kavuşma yoluna, nasıl ki biz bağımıza, bahçemize, işimize, gücümüze nasıl önem veriyorsa şu kalıcı olan, bitecek olan dünya işlerine, ahiret işleri ise ebedi bir hayattır. Ona ne kadar dikkat etmemiz gerektiğini artık şuur suretiyle beynimizin çalışıp kalbimizle birlikte beynin hareketiyle olacak bir iştir bu. Yoksa kendi başına olmaz Yoksa adet kabilinden olur. Mesela büyüklerimizden anlatılıyor, diyorlar ki bir içim su, bir lokma ile diyor erişeceği yerlere iliştik. Bak çok kısa bir zamanda demek. Çok kısa bir zamanda bu hakikati buldu diyor. Demek ki azmetmiş ki buluyor, gayret etmiş ki buluyor. Yoksa gelişi bize.
Bak mescide gelişimiz de öyle, taat yapışımız da öyle, gerçeğini bulmak, mühim olan o. Bir fidandan beklenen nedir meyvesidir, yaptıkta ordu şekliyle yürümüyor. Yakin kalplerin amelidir. Gönüllerin gönüllerin amelidir. Öyle sadece bedenin yatıp kalkması değildir. Mesela oruç taati anlatılır. Oruç yemekten, içmekten, cins münasebetten uzak olmakla bundan ibaret değil. Takvadır önemli olan, Cenab-ı Hakk'ın korkusunun bizim her yönümüzü işgal etmesidir. Bütün azalarımıza oruç tutturmak, mühim olan o. Mesela cihad dindiği zaman cihaddan gaye nedir? Dinimizin yücelilmesidir. Gaye Sehl, Gaddesallah sure, İmanın artmasıyladır diyor. Aynen dediğim gibi bunu şekil şemail olarak tarif etmekle olmaz o. Bu bizzat yaşamakla elde edilecek, yaşamakla bunu elde edeceğiz. Daha sonra izah buyurmuşlar, Gaye Sehl, Gaddesallahu sırra, başta diyor gönül gözlerinin açılmasıdır demişler.
Gönüldeki perdelerin kalkmasıdır kalpteki. Şimdi biz anlamıyoruz, gönülde kalpteki perdeler kalkacak. Ne anlıyoruz, hiçbir şey anlayamaz. Bu nefsimizin arzu ve istekleri, hayvani duyguların ve şehevi isteklerin ortadan kalkması demek. Bunu nasıl kaldıracağız? Diyoruz ki evimiz kirlenmiş, tozlarımız. Ebu temizlenecek. Nasıl temizlenecek bu? Elbette ki onu temizleyecek aletlerle olacak bu. Gönlümüz arınacak, durulacak, tezkiye-i nefis, nefsimiz kötülüklerden kurtulacak derken bu kendi başına demekle olmuyor. Bu mübarek izinin dibine oturduğumuz ehliyeti bizzat sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimizle tasdik buyrulan mürşid-i kamilin verdiği evrad, ezkar ve tavsiyesiyle olacaktır. Megale ibn-i Hafi Artık görünmeyen alemlerin esrarının sırlarının belirlenmesidir, belirmesidir. Bunu nasıl göreceğiz? Şimdi bu gözümüz bak görüyor, birbirimizi görüyoruz.
Baktığımız zaman pencereden dağı da görüyoruz. Dağdaki yeşilliği de görüyoruz. Bağı da görüyoruz. Vesaire yolları da görüyoruz. Bunu ne görüyor? Bu göz görüyor. Hac suresinde, kırk altıncı ayet celilide kalp gözleriyle de görülmeyen alemler görülür. Ama o görülen de şahitlerle ispat edilir. Öyle gördüm demekle olmuyor. Haydi gördük, daha nefsimiz emmari. Azıcık iltifat görmeyecek olsak tamamen değişiyoruz. Halbuki bu yola adım atmanın birinci şartı methile zem, öğülmesiyle yerilmesi bir olacak. Yahu buna bir hoş baktılar, yo. Tabii bunun gerçekleşmesi için iyi bir gayret, iyi bir çaba isterim. Bize kıymetli hocalarımız derlerdi ki bu yol gerçekten ilim mehirlerinin yolu, işi idrak edenlerin yolu ve gale Ebu Bekir bin Tahir, Eğer kalbimiz mesela maaş zamlandı. Öyle bir seviniyoruz ki ona maaşım arttı diyoruz. Mesela arabamız en güzelindense buna seviniyoruz.
Durmadan değişiyor telefonlar vesair kullandığımız eşya. Onlar mükemmel oldu mu biz zevke ayırıyoruz. Bu değil işte. Allah'ımızın gayrı bütün endişeler neler gözünde hiç mesafesinde olacak ki bu haz zuhur edebilsin? Bu da ne olacak? Ancak bir kıyasla mümkündür. Kıyasını yapabilir miyiz? Dünyayla ahiretin yaparız, dünya geçicidir. Ahiret de ebedidir. Geçici olan dünya için çırpınıp durmayız, yetecek kadar. Hayrurdik el-kafi, hayrurrurdik maikbi. Ama ahiret için ebedi bir alem on beş günlük tatillerimiz olur. O yerine göre değişir. Diyelim kaplıcalar vesaireler, on beş günlük. Altı ay öncesinden hazırlık yapılıyor o on beş gün için. Sonu ve nihayeti olmayan ahiret hayatı için nasıl bir hazırlık yapacağız diyebilmek şuurla alakalı, idrakle alakalı.
Aklın ilahi vahye müstenit dayalı olması suretiyle, kaynağın Rabbımızdan gelmesiyle alakalı Hazreti Davud'un, kalpte Sallallahü's-ı Hakk'ın ona bir vahyi var. Ya Davud, ben insanları davet ediyorum, insanlar kaçıyor. Eğer o davet ettiğimdeki nimeti bilseler, mafsalları diyor, azaları birbirinden ayrılır, şevkinden, aşkından tahammül edemezler. Bu kaçanlar için geldiğinde vereceğin mükafat ama yönelmiş olsa onlara vereceğimi sen hesap et ya Davud buyur. Hiç düşündük mü çok dinledik mesela. Çoğumuz bilir. Deriz ki eğer biz bir karış gelecek olsak, bir zira geliyor rabbımızın lütuf ve ihsanı. Bak bunu deyip geçiyoruz. Şimdi bazı böyle cıvatalar olur, Döndüririz biz onu. Dönderdiğimiz zaman buna pırtar atar. Yalama yapmıştır. Yalama yapmıştır. Bunu çeviririz biz. Halbuki tamamen hangi eşya için yapıyorsak onu tutması gerekir tutmuyor. Birden cıvata atıyor. Yani cıvatayı attırmayacağız.
Bu ne demek, bu cıvata atması ne demek? Allah'ın resulü sallallahu teala aleyhi ve sellem, Ya Rabbi kalbimi dinin üzere sabit kıl buyuruyor. Bunu söyleyen, bunu buyuran Muhammed Mustafa sallallahu teala. Demek ki kalbin sebatı önemli. O cıvata diyoruz ya siz başka hususları da hatırlayarak buna misal verebilirsiniz. Böyle atıyor devamlı. Yalama yapmış diyoruz ya, şu dinlediklerimiz yalama yapmayacak. Ben bu dinenleri nasıl yaşayabileceğim diye bir kararlılık içerisinde olmamız gerekiyor. Ancak onlar buna erişmiştir. Şimdi düşünmezsiniz demiyorum, haya ederim. Allah'ıma haya ederim buna karşı. Fakat idrak istiyor. Bu kendiliğinden dolmuyor, o bir karış dediğim, bir kulaç Rabbımızdan gelecek rahmet, o ehlince malumdur. Niye erişti, nasıl kavuştu bunu anlatmazlar tabi. Diğerlerini geçiyorum artık uzun sürerim.
Eğer imanda güç ve kuvvete eğmişse, imanın tat ve lezzetini de almışsa, o kimsede ne olur? Endişe kalmaz. Mesela, doğmayan çocuğuna elbise hazırlıyor. Daha çocuk doğmamış. Ondan sonra daha ileride olacak işleri şimdiden ne yaparım? Liderim. Hep bu düşüncelere, bunlar biter onda. Bunları en güzel şekilde de yaparım. En güzel şekilde, bizim aklımız yetmeyecek şekilde dünyevi işlerini de düzenler bir intizama sokar. Bu sadece derler ya, bir lokma, bir hırka değil o. Onlar lokmanın da en güzelini tiğp temiz olanını yerler ve yedirirler. Mürşidimiz bunu derdi. Yerimde yediririm dedi. İkram ederdi. Mühim misafirleri için hemen bir işte koyunu boğazayı verin diyordu. Yani bununla kalmıyor. En güzelini de giyiyordu. Allah'ımız nimetini kulunun üstünde görmek istiyor. Yalnız bunu anlayabilmek için şuur istiyor, idrak istiyor. Yahu deyip duruyoruz, bu ne demek bu?
Bu rabıtamızı çok güzel, güçlü bir şekilde yapmak demek. Eğer böyle damlamaya başlamışsa onu şarıl şarıl akıtmak demek. Sonra murakebelerde kendimizden geçmek demek. Kendine geçmez. Bunları anlatamayız. Yaşadığı bir hali kalkıp nasıl anlatacaksın ki? Cennetlerin üstünde bir cennet bu ifade edilen. Bu yakine eridiği zaman, bu uzun endişeleri kalmaz. Böyle emeli kalmadığı zaman, böyle dünyadan sadece eli, gassa ve kesesinde cahil buyuruyor ya, gönlüne girdirmez. Zaten girmez de. Şimdi düşünelim. Tertemiz bir yerde, tertemiz bir yerde bir sineği bile bulamazsınız. Çünkü temizdir. Mekan temiz olacak olursa sinek bile konmuyor oraya. Niye temiz? Ama çocuk bezlerini at. Yiyeceğin ve içeceğin arta kalanını at. Ondan sonra etiydi, bilmem filandı, onları dök, ne olacaktır? Tabii ki haşereler meydana gelecektir.
Gönlümüz bir kere okuduğumuz istiğfarla nur üstüne nur olursa, istiğfar dediğimiz, estağfurullah dediğimizde üç lafzai celal var. Allah'ımızın üç esması var bunda, celle celalühü. Biz okuyoruz ama onlar da okuyor. Bu yakin dediğimiz, kesin inanca girmiş kimseler okurken bu hazzı ve bu lezzeti duyuyor. Daha bir güzelliğe nail olmuyor. Tertemiz olunca, ona nefsani bir haşerenin, heva, arzu ve isteklerin girmesi mümkün değildir. Çünkü temiz. Bak görüyoruz, Allah'ımız bize şu misal aleminde her şeyi gösteriyor. Bak burada sinek yok. Ama gidiyorsunuz, böyle bir piknik alanları, bilmem falanları, Allah Allah, bu dağın başında bu sinek ne geziyor diyorsun. Üç bin metrelik rakım olarak daha yüksek bir yere çıktığın halde orada sinekleri görüyorsun. Yani orada olması mümkün değil. Ava çok güzel. Esintiler var. Ama neler var bunun yanında gübreler var.
Bunun yanında af buyurun leşler onlara geliyor. Gönlümüzde şehevi ve hayvani duygu leşleri olmadığı zaman yapayım meydana gelir. Evvela bir arıtılacak. Bunu çok dediğim için dinliyorum. Mürşid-i kamilimizin bir kimseye çay demlediğini, çaydanlığını nasıl temizlediğini, içine temizlik aletinden koyup, fokur fokur kaynatarak ayine haline getirdiğini, yani şundan düşünelim, diyelim ki biz çay içeceğiz, çay bardağı kirli, çayı koymazsın içine. Dersin ki bunu bir temizleyelim, Öyle temizlik de değil. Pırıl pırıl olacak. Böyle bir ağız kısmında ne de bir sarı renk görse insan yine içi atmıyor. Tertemiz olacak. Dip kısımlarında yok. Terfem de olacak ki o zaman çay boş. Allah'ımızın isimlerinin, sıfatlarının, zatının tecellisi, bunları bize büyüklerimiz devamlı anlatıyorlar, dinliyoruz biz. Yayınlardan da dinliyoruz, anlatıyorlar bu güzellikleri. Dinliyoruz ama asıl bu nasıl olacak?
Bu kalbimizin, ruhumuzun temizliği ile olacak. Temiz et, gönül levini dost gelecek, kondurmayalım. Hemen telefon açıyorlar, diyorlar ki, biz size gelmek istiyoruz, Birkaç saat müsaade eder misiniz diyor ev sahibi. Neden? Ev, onların geleceği misafirin konacağı şekilde bir düzende, bir intizamda değil de onun için. Hemen dev süpürülmüş, temiz, sehpalar temizleniyor, pencerenin ürünleri temizleniyor, camlar temizleniyor çünkü misafir gelecek. Rabıta da misafirimiz, mürşid-i kamilimiz. Nasıl girsin temiz olmayınca? Ya ben yapıyorum hiçbir ne taht geliyor, ne lezzet geliyor. Bundan için temiz olmadı. Sonra, sonra ne oluyor Habibullah'ın muhabbeti sallallahu aleyhi ve sellem. Daha başka ne zuhur ediyor, Cenab-ı Hak'ın muhabbeti ve ikramı. O ikramı, ikramı verebilmek için kabımızın temiz olması gerekiyor, gönlümüzün temiz olması gerekiyor.
Eğer dünya muhabbeti de kalmamışsa, aşı artık eşyanın sırrı diyelim. Hikmet bir nurdur beyanı yok. Bunlar zuhur edin. Ve yecturisunnalar fil aakib artık işin neticelerine bakıyor. Ve'l akıbetetü'l it takva güzel sonuç Allah'ımızdan korkmaya bağlıdır. Böyle yalnız duramıyor, duramıyoruz. Görürsün üç beş kişi olalım, bir oturalım, başlıyoruz askerliğimizden anlatmaya. Ondan sonra nedir? Bir iş ortaklığımız veya bir yolculuğumuz bu mu anlatılır, yoksa Allah'ımızın kitabı keriminden kaç ayet beynimizde mevcut, kaç hadisi şerif ezberimizde, ehlullahtan, Allah'ımızın yüce kudretinden, haber verilmeyen meclislerde genişik, güzel, böyle indi mütalaada bulunan, indi mütalaa dediğimiz kendi fikirlerini ifade ediyor. Kendi fikirlerimizden önce Cenabı hakk'ın bizim için ayarlamış ve tespit etmiş olduğu esaslar önemli. Yani, bence ve Sencer üretmekle bu iş yürümüyor.
Allah'ımıza göre nasıl Celle Celaluhu kitabını, Efendimize göre nasılsa sallallahu aleyhi ve sellem böyle yürüyor. Böyle kendisine ikram ediliyor, vasfediliyor. Hep bunlara meyil. Bunlar terk edilmedikçe erişilemez, buyuruyor. Ve tenezzühü anneden mühim, andel man. Diyelim ki istediği verilmiyor, istediği bir nimete mazhar değil. Mesela iltifat görmüyor. Bundan dolayı da diyor, üzülmeyecek, bunlardan da kurtulacak. Ya bana niye böyle muamele etti, yüzüme bakmadı bilmem filan. Bunlar kalmayacak diyor, Hiç kalmayacak. Bu olursa onu yapabilir mi? Her şeyde Rabbimizin nurunu görüyorum. Ya bir evvelki geldiğimde çok yakındı, şimdi öyle görmedim. Mümkün değil yapılmaz bunu. Sami efendi hazretleri seksen sene önce üstadımıza söylüyor. Diyor ki Hasan efendi, imtihan edilecek ihvan kalmadı, imtihan etme, kalmadı. Hakiki olan evladımız çok az buyuruyor. Ancak kalben imtihan et.
Aman ha, o dirgahlardaki yapıldığı gibi İbrahim bin Ethem'in, Gaddesallahu SÜRRA, elinden ne bileyim, ipi baltaya aldıkları gibi, kovup dışarı attıkları gibi, Yunus Emre'yi terk edip Ey başım taşraya atılmadın diye kapıya kıstırılmış başı, aman ha sakın ha buyuruyor. Yok, bu şekilde insan yok, anca idare edeceksin. Yani öyle bir durum arz eder ki eskiden müridan şeyhinin etrafında dönerdi. Şimdi şeyhlar müridanın etrafında dönüyor. Aman ha evladım kusura bakma, bir şey yapamaz, gidemedi. Hep bunu söylüyor. Halimiz, fotoğraf bu. Tabii üst esnaları olmakla bir müddet. Bu halin zuhuru için. Her hususta Rabbimize yöneliyor. Şimdi diyorlar ya, tek vuruş, nokta vuruş. Nokta vuruş bu işte. Allah'ımıza erişeceksek nokta vuruş bu. Nedir? Tekrar söyleyeyim.
Her şeyde Rabbimizin yüce kudretini görmek, yerken de, içerken de oturup kalkarken, duyarken, gözerken, gözümüz bir şeye ilişirken, elimiz tutarken, ayağımız yürürken herhalde kalbimiz ve ruhumuzla. Her işte Rabbimize yönelmek. Ve el istianetu bihi fi külli halim, herhalde Rabbimize güvenip dayanmaktır. Biraz uzun sürdüğünü biliyorum. El yakın hüve istikraru lil minlezilla yengalibi ve la yakul. Öyle ki değişme yok. Yani bir dağı ne sel alıp götürebiliyor, ne de yel alıp götürebiliyor. Öyle bir iman ki nefsin seli, şeytanın yeli onu had'iyen değiştirmeyecek ve ona ilişemez de zaten. Bunu söylüyordu. Bir de söz yarım kaldı. Mesela güneş doğdu diyelim, her taraf aydınlık. İlla bir karanlık arasan bulamazsın. Çünkü her taraf o güneşin ziyasının altındadır. Gönlümüzde iman güneşinin, ya bu denip duruyor. Değil değil işte idrak dediğimiz bu. Anlayış dediğimiz bu.
Ehlullahın gözü denilen bu işte. Şu gözle değil görünmeyenleri bazen gözlük takıp görüyoruz. Ya göremedim ben seçemiyorum, gözlüğü takıp görüyoruz. Daha da bir görmek istiyoruz. Dürbünü aldığımız zaman en uzak yerler gözümüzün önünde gibi oluyor. Mesela gök cisimlerini görmek istiyoruz. Teleskop istiyor. Daha neler çıktı kim bilsin. Böyle bir göz istiyor benim. Bu da bizden. Vermiş, Cenabı Hak sormayacak bunu bizden. Kulum ben sana bu değerleri verdim. Sana senden yakın olduğumu Kaf suresindeki ayet-i celile ile bildirdim. Ben kuluma kulumdan daha yakınım diye. Dua ettiği zaman ben ona yakınım. Ben sana bütün bu nimetleri verdim. İsimlerin küllisini Adem'e öğrettim. Ne yaptın sen bunu? Biz boşuna mı bir mürşid-i kamilin eteğini tutuyoruz? O etek de tutturmaz zaten. Şekli hiçbir şeyi kabul etmezler. Şekle dönüştürmek kadar yanlış bir hareket yok. O putlaştırmaya doğru girer.
Sözüm hiç yabana Allah'ın izniyle atılacak gibi değil. Böyle surette kalma insanı yanlışa götürür. Biz hakikatine ereceğiz. Nasrettin Hoca demiş ya, hocam iyi eğer kendin tutunsaydın attan veya merkepten düşmezdin. Yahu demiş, ben killarına sarıldım, yine düştüm dedim. Şimdi işin esasına sarılacak. Yakindiriğimiz boşuna değil, imanın meyveleri bunlar. İmanın tat ve lezzetini almak. Uyuduğumuzda da lezzet almak, kalktığımızda da lezzet almak, gördüğümüzde de. Bak huzursuzu, insanlık bugün alemde huzursuz. Çırpınıyor böyle. Derdi eleminden kalbindeki sıkıntıdan uyuyamıyor bile. Sıkıntılı. Uyku haplarıyla uyuyor. Neden mesela biz gayrimüslim ülkelerde intiharı çokça duyuyoruz? Müslüman ülkelerde de görünüyor. Neden intihar ediyor bu insanların? Sebebi ne? İçiyle barışık olmadığı için, içimizde barışık değiliz.
Daha kalbimizde Allah'ımız beni ne yer aldı ne sema, ne şura ne bura, kamil müminin kalbi aldı buyurduğu bu nimetle barışık değiliz de ondan. Koluna her an nazar etmektedir. Allah'ımızın o nazarını bilmediğimiz için huzursuzuz biz. Bilirsek o cennetlerin içinde. İnşallah nail olur. Dualarınızla Allah'ımız bizi de mahrum buyurmasın. Kalbi hiç bozulmuyor. Müttaki oldukça, Cenab-ı Hak'tan korkdukça bu yakin hali elde edilir, o korku temin edildiği sürece. Ve asr-u takva, takva nasıl nedir? Nehyolundan kaçmak, nefsin arzu ve isteklerine düşmemek, nefisten açıldığı derecede, ve ala kadri müfara batihim min nefs ve salu ilel yaki, nefsani arzulardan uzaklaştıkça yakın hali meydana gelir. Ve heze nih heyetü'l iman veh ve makamu li yahse imanın artık kamil hali nedir? İhsan makamının Rabbimizi görür gibi taat yapmanın neticesi.
Elyakin gale sırrı gatta sallallahü sırre, şükrunu kain de cevlanil meveridi fi sadri, gönlünde öyle bir alemler var ki bu alem, o alemin yanında bir buğday tanesi kadar, bir zerre kadar kalmıyor. Bir damla bile kalmıyor. Bir damla şu derya, bütün derya, denizler diyoruz, okyanuslar, bir damla kadar kalmıyor. Dünyalar da kalmıyor. Öyle bir gönlünde ilahi güzellikler ve doğuşlar vardır ki, bunun ile sükuna girmiş, huzura girmiş. O yakalamış yani. Onun geliri bildiğiniz gibi değil. Çünkü dağlarda bazen çerçidirler, böyle heybenin içerisine koymuş olduğu eşyayı satmakla geçinen birisi değil o. Bakkal da değil, market de değil, daha büyük kafur diye ifade ederler, yabancı ülkelerde de, o da değil. Öyle bir zenginlik var ki, onun bir anı bütün dünyaları dolduracak kadar nimete mazhar ol.
Yani gönlü Cenabı Hak'la olan kimselerin göz açıp yumuncaya kadar ki amelleri, insanların ve cinlerin ameline denktir diye buyruluyor. Daha da uzun gidiyor. Velhamdülillahi rabbil alemin El Fatiha.