İmamet Ve İhsan Yolunda İbadet ve Takva kaydında İbadet ve taatte Muhsin olduğu halde, Muhsin Allah'ımızı görür gibi taat kılanlara verilen, yüzünü Rabbimize teslim edip tam bir bağlılıkla teslim olan kimseden daha ziyade dini muhkem verdin yönünden en güzel kim olabilir? Allahu Teala'ya itaatte batıl dinlerden hak dinine meylet etmiş olduğu halde İbrahim aleyhisselamın milletine ittiba…
İmamet Ve İhsan Yolunda İbadet ve Takva ne anlatıyor?
İmamet Ve İhsan Yolunda İbadet ve Takva kaydında İbadet ve taatte Muhsin olduğu halde, Muhsin Allah'ımızı görür gibi taat kılanlara verilen, yüzünü Rabbimize teslim edip tam bir bağlılıkla teslim olan kimseden daha ziyade dini muhkem verdin yönünden en güzel kim olabilir? Allahu Teala'ya itaatte batıl dinlerden hak dinine meylet etmiş olduğu halde İbrahim aleyhisselamın milletine ittiba…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 18 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
İbadet ve taatte Muhsin olduğu halde, Muhsin Allah'ımızı görür gibi taat kılanlara verilen, yüzünü Rabbimize teslim edip tam bir bağlılıkla teslim olan kimseden daha ziyade dini muhkem verdin yönünden en güzel kim olabilir? Allahu Teala'ya itaatte batıl dinlerden hak dinine meylet etmiş olduğu halde İbrahim aleyhisselamın milletine ittiba eden kimsenin dini elbette her milletin dinden güzel ve muhkemdir. Allahu Teala İbrahim aleyhisselamı dost ittihaz etti. Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğu vechile vacip Teala Hazretleri dini İslam'ı bu ayet-i celilede iki cihetle medih buyurmuştur. Bir, kulların vazifesi olan ubudiyeti, huzur ve huşu, izhar üzere olmasıdır. Hudu bedende olur. Bedenin tevazusu, huşu gönülde Cenabıhakk'a tazim olur. İki, İbrahim Aleyhisselam'ın dinine muvafık olmasıdır.
Her iki cihete nazaran dini İslam'ın şeref ve meziyeti beyan olunduğu cihetle dini İslam'a girme, insanları teşvik ve ayette dinin menbaasının ve kuruluşunun işaret vardır kuruluşuna. Çünkü dinin kuruluşu temeli iki şeydir. Birincisi, hüsnü itikad, sahih bir inanç. Buna esamü esleme ve kehübilillah cümle-i latifesiyle işaret buyrulmuştur ki, Cenabı Allah'ın varlığını ikrar ve iman ile gizli ve aşikar her halinde tevazu, inkıyad, tam bir bağlılık ve taatinde ihlas ve emrini Allahu Teala'ya teffiz etti. Işlerini Allah'a ısmarladı demektir. İkincisi, vehu ve muhsinin, ameli salihtir. Buna da bu Ayet-i Cellenin bu bölümü işareti der. Yani amelini layı vechile işler, hasenatı yerine getirir ve günahları terk eder demektir. İbrahim Aleyhisselam Cenabı hakk'ın ismini işitmek için malını, evladını feda ettiğinden, Allahu Teala Hazreti İbrahim'i hallil, yani dost kabul etmiştir.
Tek tek incelenip üzerinde düşüneceğimiz bir konu hullet konusu. Dostluk, tek tek incelenir. Muhabbette saffet, sevgisinde hiçbir karışıklık yok. Menfaat de yok, riya da yok, kendimizi beğenmekte yok. Zaten bu saffet hali muhabbette gönül arındığı zaman kendiliğinden hasıl olur. O safiyet öyle zorla olmaz. Biz evrad, ezkar, başta kötülüklerden kaçmak, emri ilahiye uymak ama ruhi taatlerle bilhassa, bunlara dikkat ettiğimiz zaman gönülde bir aralık kuruluk meydana gelir. Cenabı Allah'a arz etmekle iflas ve her halinde Cenabı Allah'ı tefekkür etmektir. Zat hakkında olmaz da, onun sıfatları hakkında. İbrahim Aleyhisselam da bu gibi ahlak-ı hasene ve evsaf-ı cemile mevcut olduğundan Haliullah unvanını bihak'tan ihraç etmiştir. Cenabı hakk'ın kulunu hulleti yani dostluğu ibadetine kudret verip maasiden, isyandan muhafaza buyurmasıdır. Artık bir yazıda yanlışlık var mı bilmiyoruz.
İbadetine kuvvet midir kudret diye geçmiş. Rivayet olunur ki Allahu Teala İbrahim Aleyhisselam'a şöyle vahiy buyurdu. Muhakkak ki sen benim dostumsun, ben de senin dostunum. Sakın ki kalbine muttali olduğum zaman kalbine nazar buyurduğunda onu benden başkasıyla bulmayayım. Kalbini benden başka sevgi halinde bulmayayım. İşte gerçek bu. Burada bir buluntu eşyaları, buluntu eşyaları alan kimse vardı, antikacı. Getirirlerdi ona o antika eşyaları, cebinden bir şişe çıkarır, bir böyle kalemle neyle onu o eşyaya sürerdi. Derdi ki bu esas, bu gerçekten antika, değilse belli olurdu. İnsanın da antikası, insanın da antikası, öyle ki kalbinde Rabbimizin dışında bir muhabbet olmazsa Allah'ımız sevgide ortak istemiyor. O zaman bulaşık oluyor. Yani şu dünya işlerinde de aynen öyle. Bir tanesi dün anlattı. Ben dedi sade yağ aldım, eve getirdim, annem onu ocağa koydu.
Annem dedi ocağa koydu, baktık ki dedi içerisine patates katılmış. Böyle katıklı olduğu zaman ibadetimizde, zikrimizde, bütün taatlerimizde hak katında makbul olmaz. Yine kalbi benden başkasına iltifat etmez ve benden başkasıyla meşgul olmaz. O benim için böyle olunca ben de onun kalbine muhabbetimi koydum. Ona lütuf ve ikramlarım devam etti. Hatta onu kendime yakın kıldım. Burada bazı çok önemli notlar var. Bu çok ibadet etmekle, evrad ve ezkarının ta yükselmesiyle olmaz bunlar. Bunlar iflasla ve samimiyetle olur. Size bir kimse anlatayım. Çok şükür ki hiçbir şey olmasak dahi üstadımızın huzurunda bulunmak bize bazı konuları aydınlattı. Evrak-ı Ezker tek tek görüşülüyor. Bunun yanında mübarek bir insan. Herkesin saygı duyduğu ama gerçek samimi o. Kendisinde hiçbir fazilet görmedi. Dedi derhal efendi hazretlerine, efendi hazretlerine.
Eğer bizde bir güzellik görüyorsanız ondandır, bende değil, dedi. İşte buradan da rical taifesine doğru yürüdü. Kendinde bir benlik görmedi. Yani bir başkasından kendimizi farklı görmeye başladığımız zaman bu işin tadı ve lezzeti kalmaz. Öyle bir kimse. Adana'dan Fevzi diye birisi, çok geçmiş tarihlerde hayatta olsa söylemezdim ismini. O zat şöyle diyor, biz Hacı Hasan Efendi'nin sohbetinde bulunuyoruz, gözyaşlarımızı tutamıyoruz. Fatih Sami Efendi Hazretlerinin sohbetinde böyle bir ağıt olmuyor gözyaşı deyince, üstadımızın verdiği cevap tarihe mi geçirilir, gönül tarihine mi geçirilir, irfan tarihine mi geçirilir bilmiyorum. Ancak oralarda okunur o söz. Buyuruyor ki bir ceviz ağacı düşünün. Ceviz ağacının gövdesinde şöyle küçük küçük fideler olur, onlarda da cevizler olur.
Biz diyor o gövdeye bağlıyız, Eğer o kulppul aktabın manevi gövdesine bağlı olmasak biz hiçbir zaman diyor meyve veremeyiz. Görüyor musunuz? Acazen bende, bunun için Acazen bende oldu. Kendinde zerre varlık gören ibadet rüyası var bir. Bunu okuduğumda belki acayipinize gider mi bilmem, bir milyon senelik diyor taatinin ecrini ve mükafatını koymaz. İbadet riyasına girecek olursa, ben işte şu hallere geldim, ben de bazı acayip haller de zuhur ediyor demelere başlar da buna meyil edecek olursa bir milyon seneliktir. Bu çok tehlike. O zaman yokluğa, üstadımızın şiirinde de geçiyor ya, yokluğa atılmak lazım diyor. Kendisine Sami Efendi Hazretleri, o kutsi görevi verince buyuruyor ki efendim, bizden başka da çok güzel kimseler var, onları tensip buyurursanız diyor. O, Rabb'ımızda yok olmuş, gerçekten safiyete ayırmış. Buradaki hullet anlatılırken o safiyete eren kimsedir.
O zatı anlatayım size, böyle dersler görüşülüyor, bu kimse için daha uzak beldelerden geliyorlar, vilayetlerden, neden hatta üniversiteden hocalar da geliyor, dinliyorlar. Bunun vazifesi görüşülecek. Çok merak ediyorum acaba evlat ve Ezkar olarak nerede diye. Dinledim, buyurdular ki oğlum Ahmet, üstadımız söylüyor. Dıştan iki bin Nahsa-yı Celal, içten de iki bin Nahsa-yı Celal, letaif dersini alan, mahzun olma geri kalan, riyakarlar bela bulan, yokluğa atılmak lazım. Bir kimse hususunda herkese bu ifade edilmez. Böyle operatör olur, sahasında çok uzman profesörler olur. Hastanelerle de okullarda, onların asistanları olur. Yanında o asistanlar içerisinde çok yetişkin kimseler olur. Yerine göre o profesör olan sahasında uzman olan kimse hastalıkların bazı önemli yerlerini ona gösterir. Aman ha şuralara dikkat edin diye ona özel de bir muamelede bulunur.
Aynen bunun gibi mürşid-i kamilimiz irfan deryasına dalmış, hakikat ve marifete erimiş, onun bazı hallerini çokça bulunduğum için, bunun ehli olduğumuzdan değil bulunduğum için görüyor. Böyle bir kimse vazifesiyle yükseldi, dersleri murakabelerde. Yalnız pek iltifat buyurmuyor, hiç halinden belli olmuyor. Gönlünden ona olan sevgi kesik kimse bilmez. Fakat muhabbet yok içinde. Assız sıkıntı burada. Buyuruyor ki Mürşid-i kamil yüzünüze tebessüm edebilir, çok iltifat eder ama mühim iltifat gönüldendir, kalptendir. Oturuyoruz bir yerde, bu üstadımızın biraz geri durduğu gönül olarak uzak durduğu kimse şu arka taraftan bize yaklaştı. Kulağıma dedi ki otuz senedir murakabedeyim. Hiç seslenmedim. Seslendiysem de bilmiyorum. Cenabı Hak hiçliğimizi, yokluğumuzu, acziyetimizi bildirsin. Demiş olabilirim, anladım ki Hacı Hasan Efendi gerçekten bir mürşid-i kamil. İnanmıyor muydun?
İnanıyordum ama inancım daha da ziyadeleştin. Bunlar bu yolun biraz püf noktaları. Gönül, mühim olan gönül. Gönülden sevebilmek, dıştan değil. Rabbimize olandır. Konya'da büyük bir meclis üstadımız bulunuyorlar. O toplantının içerisinde bizzat dikkatini çekiyor. Oradaki görevli olan bir kimseye diyor ki, bu kimdir deyince, efendim onu size sonra anlatayım diyor. Sonra görüşüyorlar o sevdiği kimseyle, evradını, ezkarını yapar. Fahr-i Kainat Muhammed Mustafa sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimiz bir kürsünün üzerinde onun yanına gelir. Gönülde bu tatlılık, bu huzur hali meydana geldiği zaman sevmemeleri mümkün değil. İstersen şahta ol, ister parkta ol. Sever, muhabbet eder. Bir tanesi isim bir nicinin, hitap verilmez yani. Hızır Aleyhisselam'la görüşüyor. Hızır Aleyhisselam diyor ki, benim bu kimseyle görüşmemin bir sebebi var. O da diyor, kaşlarının üzerinde bir nur gördüm diyor.
Onur bizi getirdi buraya, diyor. Yani bu dıştan bizi sevsin, bize iltifat etsin, işte bize bakılmıyor, biz bunu diyenler de oluyor bazı yollarda görüyorum, anlatıyorlar bazı mesleklerde. Bizi diyor, itibara almıyorlar diye. Halbuki itibar gönüldedir. Bir mürşid-i kamilin evladına irtibatı zehirdir, buyuruyor. Yetiştirilecek çünkü. Üç kısımda bunu ele alırlar. Birisi, canı gönülden her şeyiyle bağlı olan kimse. Derler ki onlar için, onlar bizden, biz de onlardanız, der. Bir, ikinci bir zümre, ikinci bir zümre, iltifat etmese, hürmet etmese, saygı göstermese asıl gidecek. İşte bu olmazsa başka yer olur diyecek şekle gelir. Nefsimiz ıslahı olmamış çünkü. Bağlandı bendim, gidemem Gayri'ye diyebilmek için birinci sınıfta olmak lazım. Onlar intisabında böyle alışlagelen adet üzere değil de Cenabı Hakk'a nasıl vasıl olurum düşüncesiyle dahil olurlar. Bir üçüncüsü de zararı dokunmasın diye.
Derdi belası üzerimizden gitsin diye hidayetimi isterler, o ayrı. O benim için. Böyle olunca İbrahim Aleyhisselam bana sevgi ve muhabbetinde safiyet içerisinde olunca onun kalbine muttali olduğum zaman bir başkasını göremiyorum, yoksa bana karşı olan sevgisini keserim buyuruyor, eğer bir başkasına sevgi olursa gönlünde. Çünkü ben sevgim için öyle kimseyi seçiyorum ki onu ateşle yaksam yine kalbi benden başkasına iltifat etmez ve benden başkasıyla meşgul olmaz. O benim için böyle olunca ben de onun kalbine muhabbetimi koydum. Ona lütuf ve ikramlarımı devam etti. Hatta onu kendime yakın kıldım. Ona muhabbetimi hibe ettim. Hangi nimet benim yanımda buna müsavidir? Hangi şeref benim yanımda bundan daha büyüktür? İzzet ve celalime yemin ederim ki bana bakmakla onun kalbini iyileştiririm. Zira beni kim severse ben de onu severim. Sevgi bir tohumdur. Kalplerin toprağına ekilir.
Akıl suyu ile sulanır. Toprağın verimliliği suyun temizliğine göredir. Kuran-ı Azimüşşan'da Cenab-ı Hak, toprağı verimli ve güzel memleketin nebatı Rabb'ının izniyle bol çıkar. Fena olandan ise faydası pek az olandan başkası çıkmaz. İbrahim aleyhisselama denildi ki bize faydalı öğütler ver. Bunun üzerine İbrahim aleyhisselam şöyle dedi, dikkatle dinleyeceğiz. Burada o vasf edilen kıymetli kimse herkes tarafından ihtiramla karşılanan Evrad ve Ezkarını sorduğunda, önünü letaiflerden anlatmadı, murakabelerden hiç konuşmadı ancak iki bin dıştan, iki bin beşten Lafza-yı Celal oku ve bundan insan anlıyor ki evrad ve ezkarla değil, asıl eğer iyi okuyacak olursak büyüklerimizin eserlerini, zikrettiğimiz Mevla'yı bulmaktır. Çokça Latza-i Celal verilir, olabilir. Her mesleğin kendine mahsus sırları vardır, biz oraya karışamayız. Yalnız binlerce Latza-i Celal'i okumaktan gaye o biri bulabilmek.
Allah derken Celle Celalühu, zikrettiğimiz Mevla ile kalbin alakasıdır. Eğer düşüneceksek, tefekkür edeceksek, tefekkürümüzün biri bu olmalı. Ben namazda kılıyorum, oruç da tutuyorum, tebliğ ve davette de bulunuyorum, zikirler ediyorum ama Rabbimle kalbim iletişim içinde mi? Adana'da dokuz yüz elli beşte Hacazen Efendi, Kaddafi, Bir gün mektebim yok diyen Hacasın Efendi. Sami Bendi Hazretleri, Buyuruyor ki üç İhlas bir Fatiha okuyarak vaaz etmeye başlayın. Başlarlar, bak diğer camilerin cemaati boşalır, koskoca Adana. Küçük bir mescit Şeyhoğlu Camii Tepebağ'da ama haber verdiklerine göre adliyeye kadar on beş bin kişi takip eder o tarihte ve araştırılır. Hocalar arasında derler ki, bu zata olan iltifat nedir? İçlerinden bir tanesi şunu der: Rasulullah'tan zerre kadar ayrılmıyor, der, Sallallahu Aleyhi ve Sellem.
Bizim onlardan öğrendiğimize göre o vaazının da nasihatinin de sohbetinin de oturduğu kalktığı her yerin cennet bahçesine dönmesinin de bir sebebi var. O da kalbi münevverlerinin her zaman Cenabı Hak ile alakadar olmasıdır. İbrahim Aleyhisselam'a denildi ki bize faydalı öğütler ver. Bunun üzerine İbrahim Aleyhisselam şöyle dedi, insanları dünya işleriyle meşgul oluyor gördüğünüz zaman, siz de ahiret işleriyle meşgul olun. Bu dünyayı terk anlamına değil. Onlar zahirlerini, dışlarını, giyimini, kuşamını, tıraşını, saçını, sakalını vesaire. Bunları tezyin ile süslemek ile meşgul olurlarsa siz de kalbinizin tezyini ile meşgul olun. Bir yerin manevi görevlisi vefatı der. Derler ki iki kişi gönderin. Sami Efendi Hazretleri kimi temsil buyurursa o bu vazifeyi deruhde eder. Bir tanesi hafız hoca. Giyim, kuşam çok müstesna. Elbisesi de, gömleği de böyle bir kimse.
Bir diğeri, temiz olmak şartıyla şalvarı var. Üstünde böyle bir insanların kabul edileceği bir giysi değil. Aba gibi, onunla gitmiş. Efendi Hazretleri bu iki kişi oturuyorlar, o giyim ve kuşamı yerinde olmayan kimseye dönüyor. Sohbetleri yaparken kitaplarımızdan mütalaa edilsin, böyle hayırlı eserler, ilmihal bilgisi verilsin, onu anlatıyor. Bir diğeri tam hazırlanmış, kılık, kıyafet yerinde, ona o kadar nazar buyurmuyorlar. İşte gelen cemaatin evrak ve ezkarında şöyle dikkat edersiniz, eğer kalplerinde bir yanma, bir ateş meydana gelir, yedirmez, içirmez, uyutmaz gibi bir durum olursa o zaman bir müddet tatil edersiniz, rabıtası kalır, salahü vesselam kalır. Eğer yine de geçmiyorsa o manevi ateş onu durdurmuyor, yatırmıyor, uyutmuyorsa rabıtayla salat-ı selamı da keser bir müddet, ondan sonra tekrar başlar. Bunları hasrette bekliyorlar, acaba kime işaret etti diye.
O zahiren süslenen kimse diyor ki İş belli oldu, varınca hep bu kardeşimize iltifatta bulundular. İltifat derken, nasıl hareket edileceğini ona bildirdiler. Demek ki onlar bizim şeklimize bakmıyor. Bizim mürşid-i kamilimiz giyim ve kuşam olarak da çok güzeldi. Bunda hiç şüphe yok. Yalnız, böyle İstanbul'da gördüğün yaşlı adamlar bile takım elbise giyiyorlardı. Üstadımızın da bir ceketi var, onu çok yiyor. O yaş itibariyle o günlerde çok küçüktüm. Yoksa mümkün değil onu, bu dönemlerimiz olsa söylememiz. Dedim ki bu ceket olmasa da, şimdi daha bir markalı ceketler olsa buyurdu ki Büyüklerimiz bizim dışımıza nazar etmez, kalbimize nazar eder. Doğuda üstadımız sohbette uyurlar. Böyle geride de iki kişi gönüllerinde çok kurgu var, beyinlerinde. Sözlerine, nelerine içten itirazlar ediyorlar. Dikkat kesiliyor onlara. Buyuruyor ki İçinizdeki o düşünceleri atın. Allah'ımız bildirirse bilirler.
Biz bir gelen misafirlerine çay hazırlanıyor. Böyle bardaklara çayı koyarken, demini üstüne suyunu bir güzellik meydana geldi. Bir tat. Kendi kendime dedim ki mübarek huzurunda oturup onu dinlemektense kalkıp hizmette bulunmak, çayları doldurmak, onların ayakkabılarını çevirmek vesair hizmetlerde bulunmak ne kadar güzel oluyor diye. Huzuruna gelir gelmez mübarek ellerini başıma koydu. Gelen misafirlerimize Allah için hizmet etmek, onların sohbetinde bulunmaktan daha tatlı geliyor, değil mi diye. Biiznillahi Teala. Birileri, gözlü olana gizli olmaz. Onlar zahirlerini tezyini ile meşgul olurlarsa siz de kalbinizin tezyini ile meşgul olun. Onlar bağ, bahçe ve sarayların imarı ile meşgul olurlarsa siz de kabirlerin imarı ile meşgul olun. İnsanlar birbirlerinin ayıpları ile meşgul olursa siz de kendi ayıplarınızla iştigal edin.
Onlar mahlukatın hizmetiyle meşgul olurlarsa siz de bütün mahlukatın Rabbi olan Halık'ın hizmetiyle meşgul olun. Onun hizmetiyle meşgul olmamak mümkün değil zaten. Canınız gibi sevdiğiniz bir kimse olsa, o da sizi aynı ölçüde sevse, El-Huld-Canibeyi, sevgi karşılıklı. Sizden az bir olumsuz hal görse ne hale dönüyor? Biz otuz yıl böyle dost yedik. Neden böyle oldu diyebiliyor. Fakat Cenabı Hak o kadar yanlışlıklarımıza rağmen ne buyuruyor? Esarna. Ey nefisleri hususunda Allah'ımızın koymuş olduğu sınırları aşan kullarım, nefislerine zulmeden kullarım, Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, ne olursan ol yine gel dediği gibi, Mevlanamızın tam bir dönüş hasıl olduğu zaman Cenab-ı Hak kabul ediyor. Ama insanlar hali malum. Sonra, bir kimsenin fiziki yönüne çok imreniyorsunuz, cazibesi var. Fakat bir müddet sonra bakıyorsunuz ki o bu güzellikte değil. Biz bir doktora gittik.
Doktor diplomasını almış olduğu resmi duvara nakşetmiş, levha halinde. Kendisi böyle muayene aletini alıp da işte o hastaya baktıkları masaya gelinceye kadar ne kadar zahmet çekti? Böyle zorlanıyor gelirdi, zorlanıyor. Çok yaşlı ama resimde bambaşka bir güzellikti. Bak insan, insan evvela böyle bir güzelliği haiz iken sonra ne oluyor? O güzellik bitiyor. Zeliha validemiz diyor ki, ya Yusuf ne güzel gözlerin var. Zeliha, öldüğün zaman bu gözler yüzüme akacak. Ne güzel yüzlerin var, onlar da solacak, kuruyacak. Ne güzel saçların var, onlar da vücudundan ayrılacak. O zaman Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, Kalplerinize ve amellerinize nazar eder. Kayseri ulemasından Trablusgarp'ta ilim tahsil etmiş mübarek bir kimse. Hacı Zühd Efendi, Rahmetullahi. Es'adi Erbili Hazretleri ile karşılaşır. Gönlüne birden gelmiş.
Es'adi Erbili Hazretleri Irak'ta Erbil nahiyesinden o günkü tarifler söylüyor. Biraz bölge itibariyle mübarek renkleri esmer. Diyor ki, kendinin şeyhi Hüsamettin Efendi zahiri olarak da çok güzelmiş. Batınını bilemeyiz, o Allah ile kendi arasında. Gönlünden geçiyor. Benim üstadım daha diyor, güzel. Bir demez okuduğum hadisi kutluyor. Zühtü Efendi, Cenabı Hak insanın suretlerine ve mallarına bakmaz, kalplerine ve amellerine bakar. Bir kadın Allah'ımız ona güzellik vermiş, Kocası ise onun tersi. Yalnız kocası her zaman hanımından şikayetçi. Hanım demiş ki, bülbül ile hem dev olmuş bir urabı naseza, yine gur'ap feryat eder, acaibi bundadır. Kendisini kadın bülbüle benzetiyor. Kocasını da karhaya benzetiyor.
Benim gibi diyor bir bülbülü sana Allah nasip etmiş, sen diyor hala şikayet ediyorsun deyince, o da diyor ki kocası, hüsnü gibi hulki de gerektir yarine, yoksa çok suret yaparlar kilise duvarına diyor. Hanım diyor düzelsin de ahlak da gerek diyor. Eğer ahlakı güzel olacak olursa, Aleyhisselatu Vesselam efendimizin Bir kadın malı için, hasebi nesebi, güzelliği için ve dini için hikaye edilir. En sonuna koyuyor Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz dini yönü. Çünkü insanlar parası var mı, maaşı var mı, geçindirebilir mi, acaba evi nasıl, bütün dünyevi yönlerini göz önüne. Ondan sonra şekline ve şemailine bakıyor. Soyluluk istiyor. En sonraya da dini. Eğer dini yönünü tercih ederse kişi, malını tercih ederse Allah malını yok eder. Sırf malına meyil de yaparsa, güzelliğine meyil ederse, yüzün güzelliğini bir sivilce yok eder, bir sivilce.
Dini için olursa Allah'ımız mal da ihsan eder, güzellik de ihsan eder. Şeyh Mustafa Efendimiz, Rahmetullah Ali dedem diyor ki Biz annenizle sabaha kadar Cenabı hakk'ın muhabbetinden konuşuruz. Hiç zahiri yönleri hatırına gelmiyor. Hep Rabbimizin muhabbetinden konuşuyorlar. Dahasını Allah'ımız müsaade ederse sonra anlatılır. Ey insan, Azrail seni çağırmadan önce sen nefsine karşı uyanık bulun. Bir gün çağıracak. El mevtu yetti bahteten, ansızın gelir. O ansızın gelmeden önce nefsine karşı uyanık bulun. Aman ha, irşad olalım, ıslah olalım, eksiğimize gediğimize çok bakalım. Tamamlayamayız o belli. Mükemmel olmak mümkün değil ama mükemmele doğru adım atacağız. Biz dünyada mükemmeli istiyoruz zaten. Bizim arabamız gibi bir araba olmasın diyoruz. Bizim telefon gibi bir telefon olmasın diyoruz.
Bizim giyim ve kuşamımız gibi bir giyim ve kuşam olmasın diyoruz, zahire değer veriyoruz ama asıl nelere değer verileceğini bileceğiz. Asıl bizim elbisemiz o bedenimizi tamamen örtecek olan kefenimizdir. Bizim asıl elbisemiz o kefenin içine girdiğimizde, ve tezevvve düfe inne hayrazad-i takva redtehuniyyau lilelbab, Salkılleu lillahi. Burada Cenabı Hak dikkati, benim sizi tenzih ederim. Bizim gibi insanlara dikkat çekmiyor. Ancak gönlü uyanık, kalbi uyanık, ruhen güçlü ve kuvvetli, gönül kulağıyla dinleyenlere hitap buyuruyor, Mevla'mız. Ey akıl sahipleri, ruhu da uyanık kimseler, sadece kuru bir akıl değil. Aklı maaşı, aklı maadle, yani dünya aklıyla ahiret aklını, esamle rabbena tine fit dünya hasene ve fil ahirete hasene. Dünyada da iyilik ahirette de iyilik.
Dünyada iyilik, dünyevi bütün görevlerimizi dinimizin emirleri içerisinde yürütmek, uhrevi vazifemizi tabii ihlasla, ihsanla, takva ile yerine getirmek. Azıklanınız, azıkların hayırlısı takvadır, buyuruyor. Asıl elbisemiz bu bizim. İsim saymayacağım. Şimdi giyim kuşam merkezlerini gerek yok. Bunları araştırmadan ziyade, evet kişi elbisesinin ve nalinin güzel olmasını sever buyuruyor Aleyhissalatu Vesselam Efendimiz. Ama kibritmemek, bir başkasına karşı üstünlük taslamamak gibi. İmam Şafi ve Rahmetullah Ali Hazretleri çok güzel giyiniyor. Onun bu giyinişini böyle takdir edenler için buyuruyor ki, bu insanlar için, o elbisenin içerisinde kıldan da bir gömleği var, kıldan. Bu da diyor, Rabb'ımla kendi aramda. Böyle bir gideyim. Efendim, biz acaba öğleyin hangi dağda, hangi bağda, hangi kırda, hangi güzel manzaralı yerlerde yemek yiyeceğiz? Evet yiyeceğiz.
Ama asıl taam bize İbrahim bin Edhem Kuddiselahu Sırıh Hazretleri insanlar dünyadan hiçbir şey yemeden çıkıp gidiyor. Efendim öyle olur mu, biz sabah kahvaltı yaptık, akşama doğru da yapacağız. Hayır, hayır, marifetullahı tatmıyorlar diyor. Bir söz söylerler, ne bilsin tadını anın asel göster, basel göster. Eğer tadını bilmezse bal göstersen, soğan göstersen de anlamaz diyor. Burada İbrahim Aleyhisselam'ın öğüt ve nasihatlerini dinlerken, bize bu ifadelerinde o kadar müstesna Cenabıhakk'a dostluğu anlatıyor ki hayran kalır kişi. Fakat bu dostluktan bir payemiz olmazsa, Allah'ımıza yakınlıktan anlatılıyor, o kurbiyetten bir nasibimiz olmazsa, ünsiyetten anlatılıyor. Bunlardan bir eğer bizim nasibimiz yoksa anlamamız mümkün değil. Bunları tadacağız. Bundan otuz sene önce kişi yediği yemeğin tadını unutmuyor. Size bir, o zaman bir yemek yemiştik. O neydi? Diyor.
Ne güzel haneden nimet çıkmıştı. Bak, otuz sene oluyor. Kişi onu unutmuyor. Neden? Tattığımız için. Biz Cenabı hakk'ın muhabbetini tada bilsek, o zaman neden bunlar ta dağın başına küçücük bir mekan yapmışlar, içine girip orada çilehanelerde kalıyorlar demeyiz. Çünkü Rabbımızla muhabbete erimiş, onunla hemhal olduğu için Eshabüve makumeyne maküntun. Siz nerede olursanız olun Cenabı Hak sizinle beraberdir ama bunu bizzat yaşayarak, öyle sadece şekil olarak değil, öyle olduğu zaman insanların içine karışmak istemez. Çünkü Mevla'nın muhabbetine karışmış. Şöyle düşünelim, böyle sığ aralığı, ondan sonra içkili bir hava. Kişi eğer huzurlu bir yerde ise öyle bir havaya girmek istemez. Yarı yakınına da varmaz. Aman ben bu meclise girememdir, ikrah eder. O sığarak kokuları, o içkinin kokuları, o ağızlardan çıkan sözler neler? Tipsindir.
Mevlamızın muhabbet cihetine dönecek olursak bize nefsin çok iştiha ettiği, arzu ettiği yerler artık ikrah haline gelir. Ondan hiç sevmeyiz, hoşlanmayız öyle yerden. Fakat İmamı Gazali Rahmetullahi İl-Barî buyuruyor ki hal transferi vardır. Eğer onlarla bir ünsiyete başlarsanız dostluğa, işte gel bir konuşalım, bilmem falan diyerek niyeti de bozuk olursa, bir konuşurken, iki konuşurken ondan sonra onun gibi olmaya başlarız. Çünkü bunu Harun'a melun yaptırdı. Melun baktı ki Harun ibadet ediyor. Zaten ay yüzlü çok güzel bir kimseymiş. Onu nasıl yoldan çıkaracağım diyor. Onun yollarını arıyor. Şunu söyleyeyim, bak nefsin çok büyük insanda tesiri var. Nefsini, arzu, nefsin arzularını ilah edineni görmedin mi, buyuruyor. O kadar güçlü, şeytan güçlü ama insan ondan daha güçlü. Hani milyonlarca insanlarımız isyanın içerisine giriyor. Hani insan nerede güçlü? İnsanın güçlüydü şurada.
Şimdi iki kuvvet düşünelim karşılıklı. Bir taraf silahlı, teknolojide en ileri noktada. Bir diğerine ise o nispette gücü yok. O teknolojide en ileri olan kimse, diyelim ki savunma sanayiinde çok güçlü, o diğer tarafı muhakkak alt edecektir. Çünkü güçlü. Biz gücü nefsimize verdiğimiz için şeytan ve nefis bizim üzerimizde at oynatıyor. Eğer ruhumuza güç versek, ibadetle, taatle, bilhassa ruhi taatlerle gönülden Cenabıhakk'a bağlı olup Allah'ım sen bizi yarattın, Kalp mekanını kendine ait kıldın. Tahyir, kalben, en es güne. Peygamberler için böyle buyurdun, velilere de böyle buyurdun. Kalbinizi temizleyin ki ben orada iskan edeceğim, muhabbetim bulunacak. Bunları tefekkür ede ede ne kadar yenik düşsek bile, o şeytana ve nefse kapılmamak için ruhumuza güç verecek olsak, bedende ruh hakim olduğu zaman yapması mümkün değildir. Yaklaşamaz bile. Ebu Said Harraz diye bir zat var.
Bu zat yolda giderken şeytanı görür. Şeytanı görünce asasını kaldırır. Melun der ki ben o asadan korkmuyorum. Kalbindeki marifetullah nurundan korkuyorum. İşte bu nuru depolarsın, gönül alemimiz, şu okyanuslar bir damla bir ile kalmaz onun yanında, o zaman muvaffak oluruz. Düşüneceğiz, tefekkür edeceğiz. Biz Rabbimizin emrettiği şekilde mi, bir başka şekilde mi? Bunu hatırlamayacağız bile. Allah'ımız ne emrediyor o? Biz ona sımsıkı, ashab billah, Kuran-ı Kerim'de buyurulduğu üzere Allah'ın kitabına sımsıkı tutununuz, buyuruyor. Allah'ın kitabına sımsıkı, esammül. Topunuz bizi, sımsıkı diyor, tutununuz. Bazen kalalar da neden? Kalayı dövüyorlar. Çünkü kala düşman girmemesi için bir muhafaza sayılır. Bak düşman halanın içine girecek. Ne yapıyor düşman? Kalaya bakıyor şöyle, eğer bir taş düşmüşse veya parçalanma noktasına gelmişse orayı dövüyor.
Zayıf bulduğu yeri duğuyla içeri girmeye muvaffak oluyor. Allah'ımız bizim zayıf yerimizi, es-A'zamle, En zayıf noktası insanı, şeytanın dövdüğüdur zaten. Gönlümüzdeki o halayı dövüp içeriye hortumunu atmasının sebebi de o. Kadına olan ilgi başta zikrediliyor. Kitabı Kerim'de insanın en zayıf noktası. Geliyor Karun'a ne yapıyor melun, onu bozmak için? Takkesini giyiyor, cübbesini geçiriyor sırtına, tesbihini alıyor eline. Ben de ibadet edebilir miyim? Tabi diyor, yoldaş oluruz. Birkaç gün kendisini belli etmiyor, daha sonra diyor ki, Karun bak bize dışarıdan yemekler geliyor. Gel biz çalışalım. Hem de ibadetimizi de. Bizim elimizden başkaları istifade etsin. Bu mantıken çok doğru. Gerçek yapılacak olan da bu ama bu yolla onu nasıl şaşırtacağın, nasıl bozacağın onun hilesini ve pususunu kuruyor. Doğru diyor, Karun çok zeki.
Az bir çalışmayla Kuran-ı Azimüşşan'da bildirildiği üzere hazinelerinin anahtarını büyük bir topluluk ancak götürebiliyor. Böyle zenginleşiyor, dünya ile aldatıyor. Bir tanesi para sayıyor. Üstadı diyor ki, madeni para sayıyor. Oğlum, bu paraları saydın, bak eline simsiyah geçtin. Eğer kalbine geçse seni ne yapardı diyor. Bizim Abdülkadir Geylani, Kaddafi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hazretlerinin buyurduğu gibi Elmalu yedi yüzü filkiz, yedi yüzü filbeyt, yedi yüzü lukayt. Kesede, kasada, evde caizdir ama gönülde caiz değil buyuruyor. Gönle girdirirsek ne olur? Aynen denizde yüzen gemiye döneriz. Gemi yaralandığı zaman içine su alacak ve batacaktır. Dünya aynen olacak. Olacak. Biz şimdi dünyanın üzerinde yüzüyoruz. Yüzüyoruz ama kalbimizde gözümüz harama bakarak, hasetle bakarak, şu huzurda söylenmeyecek kötü duygularla bakacak olursa delinir.
Elimiz kendi malımız mülkümüz var iken bir başkasının malına uzanırsa kalp elindedir. Kulağımız şahidi ve ispatı olmayan, sözleri dinlemekle, çünkü araştırılmadan, ona aldanmak suretiyle kulağı delinmek suretiyle gemi yer alır ve gemi batır. Bu gönül gemimizi batırmamak için Allah'ımızın emirlerine elimizden geldiği kadar riayet edeceğiz. Bunu çok güzel şekilde izah ediyor. Ey insan, Azrail seni çağırmadan önce sen nefsine karşı uyanık bulun. Aman ha ne zaman geleceği belirsiz. Helekel müsevvifum, ileride yaparım diyenler helak olmuştur. Daha yaşım genç, daha ben okulumu da bitirmedim. Dur bakalım üniversiteyi bitireyim, yüksek lisansa geçerim, doktora tezlerimi hazırlarım. Belki ömür buna müsaade etmeyecektir. Uyanık olun. Geçenlerde anlattığım konunun eksiğini tamamlamak istiyorum. Biz o tarihte radyolar vardı ama herkeste bulunmazdı. Görsel cihaz ise hiç yoktu.
Bazı büyük müesseselerde varsa da bilmiyoruz, yoktu. Ondan, hocalarımızı camilerde dinlemeyi çok isterdik. Dinlediğim bir vaizi unutamıyorum. Şöyle konuştum, bir tanesi ayakkabı alacak. O zaman da böyle hazır ayakkabılar değil de ölçüsünü vererek yaptırılıyor. Diyor ki ayakkabıcıya, bana öyle bir ayakkabı yapacaksın ki yedi sene dayanacak diyor. Azrail aleyhisselam da peşinde dolaşıyor. Onun ruhunu kabz edecek, alacak. Azrail aleyhisselam gülmeye başlamış. Allah'ım ben bunun canını alacağım, ruhunu kabzedeceğim. Bu şurada kaldıysa üç beş dakikası kaldı. Yedi sene dayanacak ayakkabı diyor. İnşallah biz emelimizi, gayemizi ashable. Vel bakiyyatü salihatu hayrun inde rabbike sevaben ve hayrun emele. Sağ kullarını, bu şekilde kılacağız. Salih ameller bakirir, bizimle beraber gidecek. Daha kefenine cep yaptıran görülmemiş. Kasasının altına teker takıp, kabre indiren de görülmemiş.
Bizim kasamızda, kesemizde, kalbimizde imanımız. Bu güçlü olacak. Taklitten tasdik edin. Denilecek. Ta'atlerimiz taklitten tahkike denilecek. Ahlakımız ahlak-ı seyyieden reziliye denir. Kötü ahlaktan güzel ahlaka geçecek. Sabır kalkanıyla zırhlan. Kötü düşmanlarla cihada devam et. Kendini kurtarmak için ciddiyetini takın. Oyalanacak zaman yok diyor. Burada Şeyh Mustafa Efendi Hazretleri'nin bir evladı var. Bir an hanımına şunu söylemiş. Tabii ehlini küçük görme şeklinde değil. Hanım, beni çok konuşturma. Melekler ne konuşursak onu kaydediyor. İşte uyanık kimse böyle olur. Kötülüklerden alakanı kes, Sana faydalı olanı al ki, herkesin imdat aradığı günde necat bulur, kurtulursun. Velhamdülillahi rabbil alemin el Fatiha.
Kaynak: Genel
İmamet Ve İhsan Yolunda İbadet ve Takva | Mihmandar