Maide Suresi ayet elli dört. Bu Ayet-i Celile'de Allah onları sever celle celalühu, onlar da Rabbi zülcelal'imizi severler. Bu tarikat-ı Aliyyede rabıta döneminden sonra murakabe gelir. Dördüncü murakabe diye adlandırılır. Muhabbetü'l Hakk'ı Teala, Allah'ımızın muhabbeti kulun muhabbetinden öncedir. Bir mürid ile Şeyh Efendi yolculuk yaparlar. Yolculuk esnasında Efendi Hazretleri der ki müridine, oğlum sen mi beni çok seviyorsun yoksa ben mi seni çok seviyorum? Efendim? Ben seni canımdan fazla seviyorum. Efendi Hazretleri muhabbetini çekmiş, ondan beraber yolculuk yapacakları halde efendim herhalde ben yolculuk yapamayacağım, evde de bazı işler var, onları görmem lazım. Bak, gördün mü evladım? Muhabbet devamlı yukarıdan gelir. Burada da Rabbi Zülcelal'imi sevmese o onu sevemez. Kulun tevbesinden önce Cenabı hakk'ın o kuluna tövbe etmeyi ilham buyurmasa o tövbe edemez.
Rabbimiz tövbe etme duygusunu ona ihsan ettiği için tövbe ediyor. Ayet-i celile-i cemile olarak verilmiş. Ben dört şeyde yanılmışım. Ben zannettim ki onu zikrediyor, anlıyorum. Onu tanıyorum, onu seviyorum ve onu istiyorum. Burada bu şekilde geçiyor ama biz desek ta ki ben uyandım, ta ki ben buradaki ifadeye göre söyleyecek olursak işi anladım. Raitu, gördüm ki, Allah'ımızın anması benden önceymiş. Dervişin birisi zikrediyor, zikir esnasında bir tanesi gelmiş. Demiş ki bunca zamandır zikrediyorsun da Allah diyorsun, La ilahe illallah diyorsun. Zikrin enva'ını yapıyorsun. Bir defa olsun sana kulum dedim. Şöyle bir düşünmüş, hakikaten bana hiçbir kulum değil mi? Tesbihi bir tarafa atmış, seccadeyi de bir tarafa yan gelmiş yatmış. Rabbi zü'l-celalimiz Hızır Aleyhisselam'ı göndermiş. Ya Hızır kulum yetiş. Bu cehaletinden dolayı böyle yapıyor.
Bunca zamandır zikrinden dolayı, çünkü beni altmış yıl zikrediyor, anıyor. Bu mahvolup gitmesin. Onun Allah demekliği bizim kulum demekliğimizdir. Ve marifetehu, Rabbimiz, Zülcelalimizin beni tanıması, ben O'nu tanımamdan öncedir. Asıl O. Yaratan yarattığını bilmez. Ve muhabbettehu, Rabbi zücelalimizin muhabbeti benim muhabbetimin önünde olduğunu anladım. O seviyor ki ben de onu seviyorum. Rabbil alemin. Rabbi zü celalimizin beni tanıması min gabl ü talebiyle beni tanımasından öncedir. Ve Diyor ki: Ey zikreden kişi! Senin zikrin, senin artık toplayalım ihsan etmen, senin ikram ve ihsanda bulunman, senin yardımda bulunman, senin lütuf ve ikrama ermen Allahu zü'l-celal'dendir. Bir deyip toparlayacak olursak bu şekilde. Ve muhabbetullahi laabdihi, Cenabı hakk'ın kuluna muhabbeti kulunu muhafaza etmesidir.
Hazadan, beladan, isyandan, tuğyandan, nefsinin arzularından, şeytanın aldatmasından, dünyanın muhabbetinden, kötü niyetli insanların onu ifsadından korumasıdır. Ve're Ayetuhu, Allah'ımızın gözetlemesidir. O seni koruyor, her an gözetliyor Rabbi Zülcelal'miz. Ve takribuhu, onun, onun kolunu kendisine yaklaştırmasıdır. Ve ıstifahu yaadreti, zatına temiz bir şekilde arınmış bir vaziyette gelmesi için onu bütün kötülüklerden süzmüş en güzel bir hale getirmeye geliştiren hiç şüphesi Cenab-ı Hak'tır. Onu temizleyen, itikadi yanlışlıktan temizliyor. İbadetteki riyaki bir ucu benlikten, ahlakı rızailden, kötü ahlaktan korumasıdır. Allah'ımızın muhabbeti. Ve gad. El Kuddbudni, Meşiş gadresallahu sırre, el-Mahabbetü, muhabbet, Cenabı hakkı 7 kimsenin rabbimiz kalbine koymuş olduğu duygudur. İlahi bir duygu, ilahi bir sevgidir.
O muhabbeti gönlüne koyup diğer bütün alakalardan kesilip tamamen Rabbimize yönelince kendi cemalini de ona açar. Cemal nurunu ona lütfeder ihsan eder. Muhabbet şarabından da içirir. O öyle bir muhabbet şarabı ki kendi isimlerinin, sıfatlarının, fiillerinin ve zatının tecellileri ile karışmış olan o ilahi şaraptan da kendisine muhabbet edenlere lütf eder, ihsan eder. Öyle bir hale gelir ki kul hakkı şuhud ile, esrarına vukufiyet ile adeta kaybolur. Ve hüve makamul fena, bu Cenabı Hak'ta yok olma halidir. Alaiddin Abdar Hazretlerinin çok güzel bir sözü var. Alaiddin Abdar, sırr-ı üst lazımımızın. Ey Allah'a kavuşmak isteyen kişi Rabbi Zülcelal'imize, erişmek isteyen kişi, kendi iradeni Rabbimize, Rabbimize teslim etmedikçe, iradeni onda eritmedikçe, kendi sözün değil Rabbimizin kelamı ilahisi önde olmadığı müddetçe eriştiğini, kavuştuğunu zannetme.
Allah'ımızın seçtiği her şeyin önünde olacak. Rabbimizin muradı olacak sende. Kendi ihtiyarında, kendi halinde durumunda değil. Mesela diyelim ki biz imametteyiz. İmamlık görevimizde sır rızayı ilahi için yapabilmek ve ben bunlara önder durumundayım, benim yanlışlığım onların da, onların da hataya düşmesine sebep olur diye tir tir titremektir. Ticaretimizde de Allah'ımızın arzu buyurduğu helal yolu tercih etmektir, her hususta. Simme gal ve şarap o öyle bir şaraptır ki o şarabı içen kimse nasıl ki bir suyu bir buradaki şarap tabii aşk muhabbet şarabı. İçtiği zaman ne yapıyor? Böyle bir vücudunda rahatlık hissediyor. Çok diyor terlemiştim, çok susamıştım, içince kandım. Bu şarabı içenlerin kalpleri kanıyor, gönülleri kanıyor, ruhları kanıyor, sırları kanıyor ve tarifi mümkün olmayan bir hale erişiyorlar ve bütün hücrelerine tamamen yerleşiyor.
Bütün sadece gönül zaten buna kandığı zaman, bütün zerratı gözünün görmesinde de o şarabın tadı, lezzeti ibretle bakmak suretiyle tecelli ediyor kulağında da, her halinde de. Ta ki kendisinden geçinceye kadar. Bunu vakit vakit kişi içer ama onlarda. Hiçbir aralık olmaksızın Arifani İlahi buyuruyor ya, bir an Allah'tan gafil olmak, celle celalü'l-alü, bize cehennem ateşinde yanmaktan zor gelir. Her an o tadın, o lezzetin içerisindedirler. Öyle olur ki onlar tamamen arınmış ve temizlenmişlerdir. Artık zulmani perdeler, nefsani perdeler geçildiği gibi nurdan perdeleri artık geçmeye başlamışlardır ve bu nimetten tadarken bu ilahi muhabbet şarabından hiçbir vasıta yok, direkt Rabbımızdan o nimete mazhardırlar. Evet, onların bazı hallerinden şu şekilde anlatılmış. Bu muhabbet üç halde izah buyruluyor. Birincisi, onun ilk başlangıcı, Allah'ımızın hizmet için seçtiği kullardır.
Bak birçok görevler yapılıyor. Dini, İslami hizmetler, tarikatı, adede de vazifeler, görevler, kimisi mürşit olarak kimisi halife olarak kimisi mürid olarak yapılıyor. Fakat bu hizmet için seçilenler bir farklıdır. Allah'ımız onları özel olarak seçmiştir. Mesela çok hizmet edenler olur dinimize, bize şer'i esasları öğretmeye çalışırlar fakat Allah'ın seçmiş olduğu kulların hizmeti farklı olur. Onları dinlerken insanda bir uyuşma, bir gaflet, bir tembellik hali meydana gelir. Der ki sözünü bitirse de kurtulsan. Fakat onlar mübarek ağzını açtığı zaman hikmetle dolu olan, gönlünden nuru ilahi dökülürken dillerinden doyma olmaz. Doyamaz kişi. Ruhunda bir tazelik hissetmeye başlar. Bir tatlılık hisseder. Bir kısmı budur. Bunlar, salihlerdir. Vel ulema ilmitehidin.
Alimler ama ilimde rukuh sahibi, en azından mutmainne sıfatına erimiş, kötülüğü tamamen hazırlanmış değil, nur-i ilahi ile boyanmış olan kimselerdir. İkincisi muhabbetin ikinci kısmı ve vasatualli ehlill ahvali, hal ehlidir. Bu hal ehlini nasıl bileceğiz biz hal ehlini? Mesela biz böyle kabirler de ziyaret ediyoruz. Ashab-ı güzinin de kabrini, peygamberlerinde, aleyhimüsselam velilerinde, onların yaşamış olduğu o güzelliği, bulunmuş olduğu o makamdaki tadı ve lezzeti vücudun hissediyor, yaşıyor. Mesela Sami Efendi Hazretleri, kalpte Sallallahu Aleyhi ve Sellem'a bununla kayıtlayamayız müstesna. Allah'ın velisi Ashab-ı Kehf'e gitmişler Tarsus'ta. Ziyaret yaptıktan sonra bir müddet durmuşlar. Bakmışlar ki güneş neredeyse aşacak şekilde gelmiş. Buyurmuş ki bize Ashab-ı Kehf'teki Yemliha, Mekserine, Müsline, İla ahirihi bunlar hallerini yaşattı buyurmuş. Mesela Kabe-i Muazzama'ya varıyor.
Bayezid Dib İslami Hazretleri diyor ki, ben Kabe'yi ziyaret ediyorum zannettim. Tavaf yaptığımı düşünüyordum. Meğer Kabe beni tavaf ediyormuş. Her şeylerinde müstesna. Rabbimizin öyle bir nuruna erişmiş ki onlar, erişmiş ki bizzat yaşıyorlar onu. Mesela biz şimdi meyvelerden tadıyoruz. Tattığımız her bir meyvenin tadı ve lezzeti hissediliyor. Diyelim ki adamın gözü görmüyor. Fakat siz ona bir çilek ikram ediyorsunuz. Mevsim olarak artık onun devri yaklaşıyor. Yine hiç görmediği halde bu çilek diyor, nerede yetiştin? Hissediyor, biliyor, tadıyor onu. Bütün ibadat-ı taatte bu sevgi alabilmek. Allah'ın yolunda cihad ettiği zaman, o cihada aleyhissalatü vesselam Efendimiz buyuruyorlar ya, gazaya ben doymadım buyuruyor. Ehl-i küfre karşı mücadelede doymadım buyuruyor. Şimdi biz buna yaklaşamıyoruz bile. Bu ifadelerde dahi mümkün değil. Az bir şöyle bir anımsatıp geçiyoruz.
İkincisi, ve Öyle bir hale geliyor ki o manevi muhabbet şarabından içince, böyle apık sapık da konuşmaya başlıyor. Elinde değil ama. Bunu diyorlar ki küfre girdi ama o anda kendinden geçmiş ilahi sarhoş. Bayezid-i Bistami Hazretleri Rabbimiz benim cübbemdedir diyor. Ne diyor? Benim şanım artmıştır. Bu gibi sözler söylüyor. Mesela Hallac-ı Mansur'un enallah dediği gibi. Günümüze doğru gelirsek bir kısım kimseler var, açamam. Açalım. Bunlar diyor kendinden geçtiği zaman söylediği sözdür. Mesela Bayezid Bistami Hazretleri böyle bir söz söyleyince diyorlar ki kılıçları kuşanın. Böyle bir söz söylediğimde bana o kılıçları havale edin diyor. Hiç dokunmuyor ama kendime gelirsem katiyendim. Burada Şeyh Mustafa Efendimiz, dedemin rahmetli Ulu Ali Hazretlerinin ihvanından firavun Safız. Bu Zikrullah'ta kendinden geçiyor, şu damarları şişmiş gibi oluyor.
Şu bir kısmı Dedem diyor ki en keskin bıçağı, en keskin bıçağı bunun bileğine sürün. Bileğine çaldıkları zaman hiçbir şey yapamıyor, Hiç tesir etme. Bu halin içerisinde. Şimdi bunu söyledikten sonra üzüldüğüm bir hususu hepimiz için söyleyeceğin müstesnaları vardır elbette. Üçüncü bir hal, bunlarda ilahi cezbe galiptir. Allahu Zülcelal'den başka hiçbir şey kalmamıştır. Sonra sahva, uyanıklık hali demek, ona iyi düşüyorlar. Üçüncü olarak ve nihayet artık bunu izah yok. Ancak Esad Erbili Hazretleri'ni diyebiliriz. Efendim tecelliye mazhar oldunuz mu şu halim diyor, diyemez. Ona artık çok söylediğimiz için de tekrarını yapmak istemiyorum. Eşya tamamen konuşuyor ve nebatatın da cemadatın da hayvanatın da bütün zikrine de vakıf esrarına da şahit bir durumdadır. Cenabı hak şefaatlerine mazhar kılsın. Elhamdülillahi rabbil alemin el Fatiha.