Böyle insanın bir yeri ağrıdığı zaman hep orayı düşünür. Der ki bu başımın ağrısından bir türlü duramıyorum. Dünya üzerinde bakıyoruz, Müslümanlardan başka ağrısız sızısı olan. Şimdi dişimiz sızladığı zaman deriz ki dişim öyle bir sızıyor ki uyku ne gözüme girmesin mümkün değil. Şimdi idlib gördüğümüz kadarıyla ne olsa oralar da soğuk. Kulak kadar olmasa bile soğuktur. Çok ince bir çadır. Bir de çadırlar gece soğuğu içine alır. Gördüm, içimiz tahammül edecek gibi değil. Siz de müşahede ediyorsunuz. Önümüze açıldı bir şeyler okunacak ama oradaki yalınayak çocuklar, oradaki kadınlar vesaireler, biz de kendi hayatımızı düşünüyoruz evimizde, parkımızda, çoluğumuzda, çocuğumuzda. Göremiyorum bir kardeşimiz vardı. Böyle bir gömlek icap etti kendisine. Yüzün üzerinde dedi. Dolaptaki gömlek yüzün üzerinde dedi. İdlib sadece bir yer.
Orada orada tabii giyimi, boşanma, her türlü sıkıntıları malum görünüyor. Allah'ımıza hamdediyoruz. Derneğimiz olarak hep yardıma başlamışlar, diğer yerlerde de öyle. Buna da çok seviniyoruz elhamdülillah. Yine de gönüllerde bir şefkat var, merhamet var. Allah'ımızın lütfetmiş olduğu bu merhametle ihsanda, ihsanda ve ikramda vuruluyor. Acınmayacak gibi değil. Şimdi acınacak çok yerlerimiz var. Şimdi onların ayakları diyelim çıplak, imleri kuşamları, bizim de imanımız çıplak. Çünkü sureti imandayız daha. Taklidi imandayız. Tahkika geçmiş değiliz. İmanımız tasdikte değil. Yani bu çok büyük bir yokluk, çok büyük bir kıtlık. İmanın tahkike geçmesi, tadını ve lezzetini duyma. İbadet ve taahhütlerin hazzını duymak. Biz eserlerde görüyoruz. Zaten öyle deniyor. Aman ha büyüklerimizin hayatından okuyun. Kendinizi ona göre tespit edip ayarlayın. Şimdi tespit çok önemli.
İnsanın tespiti, insanın ayarı terazisi çok önemli. Biliyorsunuz, bütün fıkıh kitaplarında geçer. Sa'd ibni Muaz'ın Yemen'e vali olarak tayin edilecek. Efendimiz burada hep ölçüleri soruyor, teraziyi soruyor. Gideceksin, ya Muaz orada senin önüne meseleler gelecek. Ne yapacaksın? Ya Rasulallah, Kuran-ı Azimüşşan'a göre muamele edeceğim. Kitabı Kerim'imizde nasıl ifade ediliyorsa öyle hareket edeceğim. Eğer orada bulamazsam Habib-i Kibriya sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimizin ehadîsi Muhammediyesine müracaat edeceğim. Orada da bulamazsam ümmetin seçkinlerini malumat sahiplerini toplayacağım. Ona göre karar alacağım. Efendimiz bundan sen Allahu Teala isem çok memnun oldu. Bizim ölçümüz ve tartımız budur. Başka bir şey olamaz. Çünkü bizi yaratan Esselamü yaratan yarattığını bilmez mi? Bazen bizim ev adetlerimizde de oluyor.
Bak çokça kullandığımız bu telefonlar hayatımızın bir parçası durumunda şu anda. Ne yapıyoruz? Bozulduğu zaman herhalde gelişigüzel bir tamirciye gidilmiyor. Bir oto tamircisine de gidilmiyor. Ne bileyim, bir başka ev aletleri ile uğraşan kimselerle de değil, bunun servisine giriyoruz. Çünkü bunu icada vesile oldukları için en iyi bilenler onlar. Şimdi bizi en iyi bilen kimdir? Rabbi Zülcelal'imiz. O yarattı bizi. Her şey onun yaratmasıyladır. Şu söz bizim çok hoşumuza girer. Müseylimetul kedep diye biri çıktı. Bu yalancı bir peygamber olmadığı halde peygamberim dedi çıktı. Aleyhisselatu Vesselam efendimize haber gönderdi. Dedi ki arzı ikiye bölelim, yarısını ben idare edeyim, yarısında Aleyhisselatu Vesselam Efendimiz iki cihan güneşinin serveri alem sallallahu teala aleyhi ve sellem söylediği söz Allah'ın vahyi. Öyle bir söz söyledi ki bakın bunu biz okuyoruz ama hemen geçiyoruz.
Düşünsek altındaki hakikatler çok gelir. Buyurdu ki, ey Müseylime, arz Allah'ındır. Daha bu kadar güzel söz olamaz. Efendimizin o mübarek sözlerin üzerinde dursak çok hakikatler görürüz. Bir de gönül gözümüz bir açılsa, şu beynimiz de açılsa, görülmeyecek bir şey yok. Arz Allah'ım. Ne buyuruyor? Her şey ona ait. Nasıl takdir etmişse öyle olur. Biz bunu desek yeter. Şimdi cenazelerde ne de söyleyen de pek duyulmuyor. Bir musibet anında şu mübarek söz Allah'ımızın kitabı Kerim'inde geçen ifade kullanılır. Esselam. Bunu Nasrettin Hocamız bile öyle güzel söylemiş ki haydan gelen hücu gider. Tamam, Allah'tan gelen Allah'a gider diyor. Burada tabii bidrak, deraka fiilinden Kuran-ı Kerim de esabi ashablı münafıklar cehennemin en alt derecesinde. İdrak, derin düşünmek demek. Tefekkür. Bu peygamberlerimiz müstesna.
Ulemai kiramız olsun, müçtehidin-i izam olsun, evliyaullah olsun, bunlardaki velayetin sırrı idraktir. Derin düşünmüş. Beyin perdelerini açmış. Mesela Esad Erbidi Hazretleri kendisi bu idraki babalarında da görüyoruz. Şimdi ağabeysi meclislerde konuşuyor, ilim ehli. Kendisi de çok merak ediyor keşke ben de okusam diye. Fakat babası yaşı ilerlemesine rağmen, Yasadi El Bidye hazretlerinin evladım, seni bir mektebe verelim, seni bir medreseye yazdıralım demiyor. Onun arzusunu bekliyor. İdraktir bu, anlayıştır bu. Geliyor babasına baba ben de diyor talim etmek istiyorum. Oğlum ben de bugünü bekliyordum diyor. İşte çalış. Bir başkası nasıl çalışıyor? Görüyor musun? O zaman çocuğu biz deli etmiş oluyoruz. O çocuğu çok aşağı, çok öyle bir anlayışsız şekle getiriyoruz. Hırslandırıyoruz. Bilme değil onun nefsani duyguları kabarıyor. Bak başkasına nasıl oldu? Seninle beraber girdi.
O siyasal bitirdi. O mühendis oldu. Bilmez böyle. Oğlum inşallah çalışırsın. Biz de çok istifade ederiz. İnsanlar da istifade eder. Dinimize hizmet edersin şeklinde demiyor. Çoğumuz yavrularımızı, evimizi, barkımızı yoldan.