Değerli dinleyicilerimiz, İhsan Mektebi programımızda, inşallah bugün yine Mahmut Sami Ramazanoğlu Gadde Sallahü Sirrahü'l Aziz'in eserlerini sizlerle paylaşmaya, sizlere aktarmaya devam ediyorum. Fatiha Suresi tefsirine başlamıştık önceki programlarımızda. İnşallah kaldığımız yerden devam edeceğiz. Hamd konusunu ele almaya başlamıştık. İnşallah hamd konusuna Hüccetül İslam İmam Gazali rahimehullah'ın bir rivayetiyle devam ediyoruz. Hüccetül İslam İmam Gazali Minhacu'l Abidin isimli eserinde der ki: Hamd ve şükür salikin geçmekle mükellef bulunduğu menzillerin sonuncusudur. Maksadına ancak böyle vasıl olabilir.
Kulun süluke ilk adımını atması semavi bir ihtar ve hususi bir tevfik-i ilahi ile olur ki, sahibi şeriat Hazreti Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem buna Nur kulun kalbine girdiği vakit bir fütuhata mazhar olur ve inşirah duyar mealindeki hadis-i şerifi ile işaret buyurmuşlardır. Dediler ki Ya Rasulallah, bunun sahibinin bilebileceği bir alameti var mıdır? Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem cevaben şu aldanma yerinden, yani dünyadan kalben alakayı kesmek, ebediyet yurduna gönülden yönelmek, ölüm gelmeden evvel ölüme hazırlanmaktır, buyurdular. Kulun kalbine her şeyden evvel bütün nimetlerin bir tek mun'imi vardır, nimet vericisi vardır diye bir fikir ve ihtar hasıl oldu mu Allah benden şükür istiyor, hizmetinde devam ve ziyade istiyor. Şükretmediğim takdirde nimetini benden izale edeceğini ve azabının geleceğini hatırlıyor. Bana bir peygamber gönderdi.
Onu mucizeleriyle teyit etti. Benim her şeyi bilen ve her şeye kadir olan bir Rabbimin olduğunu haber verdi. Her taatın sevabını, her masiyetin ikabını, cezasını bildirdi, emretti, nehyetti diye düşünürse en azından böyle bir istiklalle Allah'a dönmekten başka çare bulamayacak, kalbinde gitgide yakin hasıl olacak ahiret hazırlığına girişecek, şeriatın erkanını zahir ve batınıyla öğrenmeye, ilmini ve marifetini, Allah'ın emirlerini ve Resulü'nün sünnetlerini yaşayarak kemale erdirmeye çalışacaktır. İbadetlere yöneldiği vakit, ekseri insanlar gibi kendisinin de günahlara battığını görecek ve Ben şu halimle ibadete yönelsem ne olacak? Bunca zamandır günahlarda ısrar etmişim, masiyetlerde bulunmuşum gibi fasit fikirlere maruz kalacak. Fakat gelen ihtar ile her şeye rağmen Allah'a tövbe etmeliyim. Beni bütün bunlardan ancak o kurtaracaktır.
Masiyetlerimin kirlerinden temizlenip onun hizmetine salih kul olacağım diyecek. Tevbe menzilinde aldığı ihtar onu kurtarmış olacak. Kul hukukuna ve şartlarına riayetle sadık bir tövbe ettiği vakit süluküne bakacak. Onu ibadetlerden alıkoyan ve onu can evinden saran dört tane azılı düşman görecek. Dünya insanlar, şeytan ve nefis. Şimdi o bu tehlikeleriyle karşı karşıyadır. Fakat dört taraftan bunları kesip atmaktan başka çaresi yoktur. Dünyadan tecerrüt, insanlardan teferruüt, uzaklaşmak, şeytanla muharebe, nefisle mücahede. Bu dördüncüsü hepsinin en zor olanıdır. Çünkü ondan tecerrüt de mümkün değildir. Şeytan gibi bir defada kahretmek de mümkün değildir. Fakat kul çaresiz bırakılmış da değildir. Nefsini takva yularıyla bağlayacak. Hak yolunda kendisine münkad kılacak, yani boyun eğdirecek, hayra sevk edecek ve fesatlardan men edecektir.
Kul, buna da muvaffak olunca ona arız olan ve ibadete yönelmekten meşgul eden dört mani daha karşılayacak. Birincisi zaruri olan rızık talebi. İkincisi korktuğu her şeyden umduğu, arzu ettiği veya istemediği, salih veya fasit olduğunu bilmediği şeylerden dolayı göreceği ihtar. Üçüncüsü, onu dört taraftan saracak sıkıntılar ve musibetler karşısında dikilen şeytanın muharebesi halkın muhalefeti ve nefsin huysuzluğu. Ve dördüncüsü karşılaşacağı türlü türlü kaza cilveleri. Bunları da dört şeyle kesecektir insan. Birincisini, rızık hususunda üzerine düşen vazifeyi yaptıktan sonra Allah'a tevekkülle. İkincisini tehlikeli yerlerde Allah'a tefviz-i umur, yani işi Allah'a bırakmakla. Üçüncüsünü sıkıntı ve musibet zamanlarında sabırla. Dördüncüsünü Allah'ın kazasına rıza ile.
Bu dört çare ile dört mefsedeti kestikten sonra nefis tembel, somurtmuş, neşesiz, hayra koşmayan, gaflet ve batata meyleden, bir sürü lüzumsuz şeylerle vakit kaybettiren, masiyete teşvik eden bir bela olarak karşısına dikilecek, kul bunu da Reca ve havf makasıyla kesecek. Reca Allah'ın vaat ettiği hayırları ummak, havf Allah'ın haber verdiği ukubattan korkmaktır. Kul havf ve reca içinde kendisini hiçbir yol kesici ve sıkıntı verici bir şey meşgul etmeden yoluna devam ederken, Şevk-ü Neşat ile ibadete koyulmuşken iki büyük afet daha karşısına dikilecek. Riya ve ucub. Bir vakit olup ibadetleriyle insanlara mürayilik eder, bir vakit olur az bir ibadetini büyük görür ve nefsine pay çıkarır. Bu vartalara düştüğü anda kendisini her cihetten ok yağmuruna tutulduğunu görecektir.
Bu musibetlerden kurtulmasının yegane çaresi ihlasa yapışmak ve ibadetini Allah'ın kendisine bir lütfu, keremi olarak görmektir. Cenabı hakk'ın lütfuyla bu vartadan da kurtulursa kulluk makamına yaklaşmış olur. Şöyle bir bakar, kendini Allah'ın nimet denizine müstağrak görür. Allah'ın tevfik ve ismetiyle buraya kadar geldiğine şükreder ve şükürden bir an gafil olmamaya ihtimam eder. Yoksa küfrana düşerse bu yüce mertebeden düşeceğini bilir. O mertebedeki halislerin mertebesidir. Artık böyle bir düşünceyi derhal terk ederek hamd ve şükrünü artırmaktan başka çaresi yoktur. Bunda da muvaffak kılınırsa maksuduna vasıl olmuş olur ve bütün ömrü boyunca bu güzel halet üzere devam eder. Gün gelir dünyada bir eğreti gibi olur ve her an ahiret habercisi bekler. Dünyayı hakiki vechesiyle görmeye başlar, ulvi aleme şevki arttıkça artar.
Bir bakar ki karşısında alemlerin Rabbinin elçisi emanetini almaya gelmiş. Rıdvan onu cennetle müjdeler. Rabbi ona gazap etmeyecektir. Gönül hoşnutluğu içinde emanetini teslim eder. Artık şu süfli alemle alakası kalmamıştır. Huzur-u ilahiye varmış, cennet bahçelerinde karar kılmıştır. Orada söyleyeceği de Elhamdülillahi rabbil alemin. Hamd, şükür, medih ve senadır. RABİLALEMİN Alemlerin Rabbi demektir. Rab, terbiye ve ıslah edici, yetiştirici demektir. Alemler hakkında olunca türlü türlü gıdalarla varlıklarının devamının esbabını yedi kudretinde tutan ve derece derece mertebeyi kemale ulaştıran demektir. İnsan hakkında olunca zahirleri nimetle terbiye eden ki bunun mahalli nefislerdir, batımları da rahmetle terbiye eden ki bunların mahalli de kalplerdir, demektir.
Abidlerin nefislerini ahkam-ı şeriat ile müştaklarının kalplerini adab-ı tarikat ile, aşıkların sırlarını envar-ı hakikat ile terbiye edendir. Burayı bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Abidlerin nefislerini ahkam-ı şeriat ile. Müştehakların yani özleyenlerin kalplerini adabı tarikat ile, aşıkların sırlarını envar-ı hakikat ile terbiye edendir. İnsanı bazen etvarıyla yani ömründe uğrayacağı her bir menzilin muktezalarıyla, gerekleriyle, bazen azasına koyduğu envarının nurlarının kuvvetlerinin füyuzatıyla terbiye eder. Kemiğe işittiren, yağ görme hassası veren, eti konuşturan, nebatatın tane ve meyvelerini yine onların gıdasına ve devamına vesile kılan, hayvanları elleriyle ve yağlarıyla, yerleri, nehirleri ve ağaçlarıyla, Eflaki yıldızları ve nurlarıyla terbiye ederek kullarına musahhar kılan Allah'ın şanı ne yücedir. Akıp giden zaman içinde seni sakin kıldı.
O derece hareketli haşerata gece sükun verdi. Seni onların hücumundan muhafaza buyurup gündüz rızkını aramaya imkan verdi. Seni sanki senden başka bir kulu yokmuş gibi itina ile terbiye etmekte. Sense ya ona hizmet etmezsin ya da edersen ondan başka da Rabbin varmış gibi edersin. Bu nasıl iş? Evet. Alemin alemler demektir. Alem kelimesi de cemidir, müfredi yoktur. Vehb bin Münebbih demiştir ki Allah'ın daha on sekiz bin alemi vardır. Dünya bunlardan sadece bir tanesidir. Harap olanlara göre Ümran, Sahra da bir tek çadır gibidir. Kabullah var demiştir ki alemlerin sayısı tespit olunamaz. Çünkü Cenabı Hak Rabbinin ordularını ondan başkası bilemez. Buyurmuştur. Rahman ve Rahim. Rahman, rahmeti dünyada bütün mahlukatı kuşatan herkese rızık ve imkan veren. Rahim rahmeti ahirette müminlere şamil bulunan. Fatiha'da tekrarının sebeplerinden bazıları şunlardır.
Besmelede geçen rahmet zikr-i zatidir. Fatiha'dakiler ise sıfatı ve kemalidir. Besmelenin Fatiha'dan olmayıp müstakil bir ayet olduğunu beyan eder. Kesreti zikre çok zikretmeye teşvik içindir. Allah'ı sevmenin alameti Allah'ın zikrini sevmektir. Bu da alemlerin Rabbinin zikridir. Rabb'ül Alemin bütün mahlukatını dünyada rızıklandıran, ahirette de müminleri mağfiret eden olduğunu beyan etmektedir. Bu sebeple akabinde din gününün maliki olduğu zikrolunmuştur. Yani rububiyet kah rahmaniyet kah rahimiyet yoluyla tecelli eder. Maliki Yevmiddin Din gününün Maliki. Gün örfte güneşin doğuşuyla batışı arasındaki zamana denir. Şeriatta ikinci fecrin doğuşundan güneşin batmasına kadar geçen vakte gün denir. Burada ise güneşin tuluğu, doğuşu ve grubu batışı mevzubahis olmadığı cihette mutlak vakit demektir ve ceza gününde emir sahibi ancak o olduğunu beyandır. O din gününün malikidir, hakimidir.
Din şeriat ve itaat manasınadır. Burada ise Beyzavi'nin beyanı veçile yevmi ceza ve darı ahiret demektir. Yani ceza karşılık günü ve ahiret yurdu demektir. Yevmi cezada o mükafat veya cezanın verileceği karşılıkların verileceği o günde her umura, her işe malik ve hakim ancak Vacibü'l Vücud olup o günde herhangi bir şeye muktedir ondan başka kimse bulunmadığını beyan için malik yevm-i muzaaf kılınmıştır. Dünyada ahiret ve mecaz tarikıyla mülk ve saltanat sahibi olarak Umur-i dünyaya, dünya işlerine muvakkaten malik olanlar, geçici olarak malik olanların hükümleri onların ölmesiyle bir hayali maziden, geçmişte kalan bir hayalden ibaret kalır. Fakat yaptıklarından hesaba çekilecekleri bir gün muhakkak vakidir ki o günün yegane malik ve hakimi ancak Allah'tır.
Şu zikrolunan evsafın icaplarını icra etmek, Vacib Teala Hazretleri'nin ef'alinden olduğu cihetle bu, onun halde layık, yegane mabud olduğunu beyandır. Zira alemlerin Rabbi ve Halık'ı olması zahir ve batın dünyada ve ahirette, bilcümle nimetlerini in'am etmesi ve yevm-i kıyamette malik olması Cenabı hakk'ın halde layık olduğunu beyan eder. Çünkü Muti ile asi, zalimle mazlum arasını tefrik için hazırlanan ceza gününe malik olanın ancak ibadete layık ve o güne malik olan zat olduğunda azıcık aklı olan kimse tereddüt etmez.
Allahü Teala alemlerin Rabbi ve Halık'ı olduğunu beyanla dünyaya ve Esbab-ı Maişete tevessül edenlerin işlerini kolaylaştırmakla bilcümle nimetlerini in'am edeceğini beyan ve merhamet-i İlahiyeden istimdadın lüzumuna işaret buyurduğu gibi zalimden mazlumun intikamını almak üzere Yevm-i kıyametin ve ahvali ahiretin vukuuna dahi işaret buyurmuş ve bu vesileyle Erbab-ı İsyanı itaate davet etmiştir. Çünkü Yevm-i Ceza'nın vukuuna iman eden bir asinin elbette o günde perişan olmamak için nefsine insaf etmesi lazımdır. Binaenaleyh ahirete imanı olmayan kimse her fenalığa cüret eder ve hiçbir kötülükten çekinmez. Zira akıbet korkusu yoktur ki fenalığa cüretten onu men etsin. Fakat Nebiyy-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin şu beyanı hiç kimsenin hatırından çıkmamalıdır. İyiliğin günü geçmez. Günah unutulmaz. Her şeyin karşılığını veren Allah da ölmez.
Dilediğini yap, fakat aynen karşılığını muhakkak göreceksin. Bu ifadenin Arapça metnini de okumak istiyorum. Ayrıca burada dinden murat İslam'dır. Çünkü Cenab-ı Hak Allah katında yegane din İslam'dır beyanı o günde tamamen meydana çıkacaktır sevgili dinleyiciler. İhsan Mektebi programımızın bugün de sonuna geldik. Bugün sizlere yine Mahmud Sami Ramazanoğlu Gaddesallahu Sirraül Aziz'in Fatiha Suresi tefsirinden bir bölüm aktarmaya çalıştım. Bir sonraki programımızda kaldığımız yerden devam edeceğiz inşallah.