Helal Kazanç ve Helal Yaşamın Önemi kaydında Bütün dünyada olan hadiseler malum, İslam ümmetinin görmüş olduğu sıkıntılar. Bundan etkilenenler de var, etkilenmeyenler de var. Hiç üzerine konmamış gibi, kendisini alakadar gitmez gibi bir tavır da var. Bir canı, yüreği yananlar var, bir de onun tamahsı var. Diyeceksiniz ki bu neden böyle oluyor, neden böyle bir aldırışsızlık var?…
Bütün dünyada olan hadiseler malum, İslam ümmetinin görmüş olduğu sıkıntılar. Bundan etkilenenler de var, etkilenmeyenler de var. Hiç üzerine konmamış gibi, kendisini alakadar gitmez gibi bir tavır da var. Bir canı, yüreği yananlar var, bir de onun tamahsı var. Diyeceksiniz ki bu neden böyle oluyor, neden böyle bir aldırışsızlık var? Bunun sebebini ulema-i kiram şu şekilde izah ediyor. Eğer günahta ısrar edilirse, yenilen taam helal olmazsa o kimsenin kalbi kararır. Aynı zamanda fikri de körelir buyuruyorlar. Çünkü helal taam, Hasan-ı Basri Gaddesallahu SÜRR hazretleri şöyle buyuruyor. Buna el halelul, el halelul tayyib derler. Bu helal, onun kib olmasını şu şekilde izah ediyorlar. Bir, haramlardan sakınacağız. Diyelim ki haram, ondan kaçınacağız. İkincisi, şüpheli olanlardan da kaçınacağız. Bir üçüncüsü masiva. Belki sırasını değiştirmiş olabiliriz.
Cenabı hakk'ın dışında ne varsa Ondan kurtulmak. Cenabı hakk'ın dışında ne varsa Ondan kurtulmak diye izah gitmişler. Bunu şöyle anlatıyorlar, Hasan-ı Basri rahmetullahi hazretleri. Kıyamet gününde sen neden böyle yaptın, neden böyle gittin diye suale çekilmeyeceği hususlerdir. Çünkü kazancı helal. Buyuruluyor ya kişi adımını bir yerden diğer bir yere atmadan şunlardan sorulacak birisi de Nerelerden kazandık, nerelere harcıyoruz? Acaba kazancımız helal mi? Harcadığımız yerler de doğru mu? Allah'ımızın da habibinin de razı olduğu yerler mi? Bundan hesaba çekileceğiz. Kıymetli bir kimse idi, şunu söyledi. Böyle bir iş için girilirken dedi ki helal kazanın, helal yerlere harcedin. Ama bu ayet-i celizelere de uygun, hadis-i şeriflere de uygun. Helal kazanın, helal yerlere harcedin. Çünkü bu bizim duygularımıza tesir ediyor. Fikirlerimize tesir ediyor, düşüncemize tesir ediyor, anlayışımıza.
Bütün yaşantımızda bitkisi var. Bilhassa evrad ve ezkarımızda, çok mühim. Caferi Sadık Gatta Sallallahü Hazretleri helal taam hususunda şunu buyuruyor. Çünkü anlayışsızlıklar taamın helal olmayışından ileri geliyor. Öyle ki diyor helal taam onunla Allah'a isyan olunmayan taamdır. Bir de Cenabı hakkı unutturmuyor, onun emirlerini unutturmuyor. Cüneydi Bağdadi'nin, haddesallahu ve sirra, çok güzel bir sözü var ama o sözü daha yedi veya sekiz yaşlarındayken ya yedi ya da sekiz Alimler toplanmışlar, şükür hakkında konuşuyorlar. Dört yüz alim düşüncelerini ortaya koymuşlar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri daha çocuk yaşta. İşte onun da bir gönlü kalmasın derecesine, bir de buna soralım, ne diyecek kabilinden? Ona da bu suali tevcih etmişler, demişler ki yavrum şükür nedir? O da Allah'ımızın vermiş olduğu nimetle ona isyan etmemek demiş. Dört yüz alim ayağa kalkmış.
Ey ariflerin gözlerinin nuru, ne güzel söyledin, demişler. Cenabı hakk'ın bazı güzel kulları olur. Halıkımızın seçtiği kullardır onlar, seçilen kullar. Bir de kendilerini devamlı muhafaza ediyorlar, devamlı koruyorlar. Burada helal, taam deyince Cenabıhakk'a isyan olunmayan ve Rabbimizi unutturmayan taam diye ifade etmişler. Demek ki duygusuzluklar, aldırış etmemek. On binlerin üzerine çıktı zaten. Şüheda, o da çoluk, çocuk, yaşlılar, kadınlar vesaire. Halbuki muharebe hukukunda çocuklara, yaşlılara, kadınlara, ekilen, dikilen arazilere dokunulmaz. Burada bir sözü nakletmek istiyorum. O da ismini vermeyeceğim. Yahudi'nin, İsrail'in bir tarih başında bulunan bir kimse. Onların idaresinde bulunan kişi en yüksek tepede oturan biri. Böyle gazeteciler toplanmışlar, demişler ki Cenabı Hak Kuran-ı Kerim'de, En-i İsrail'in Yahudi'nin helakini haber veriyor, onların kahrolacağını.
Helal Kazanç ve Helal Yaşamın Önemi kaydında Bütün dünyada olan hadiseler malum, İslam ümmetinin görmüş olduğu sıkıntılar. Bundan etkilenenler de var, etkilenmeyenler de var. Hiç üzerine konmamış gibi, kendisini alakadar gitmez gibi bir tavır da var. Bir canı, yüreği yananlar var, bir de onun tamahsı var. Diyeceksiniz ki bu neden böyle oluyor, neden böyle bir aldırışsızlık var?…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 16 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Böyle deyince demiş ki: O demiş Kuran-ı Kerim'in vasfettiği, Müslümanları bulun da öyle konuşalım demiş. Bu bize şu hadiseyi de hatırlatıyor. Abdülhakim arvası hazretleri, hadiste sallallahuü sırra çok böyle gözetim altında mübarek zat takip ediliyor, evinden de çıkmıyormuş. Bir cuma günü çıkıyor, cuma günü de böyle pazarın açıldığı bir zamanmış. Biz ona bas da deriz, tamam açıldığı zaman. Onu gözetleyenler de var. Efendi Hazretleri bir çıksa da bir nazar buluşsa, bir öğüt ve nasihatinden istifade edelim diyenler var, çokça arzu ediliyor. Cuma günü çıkacak, birisi kulağına eğiliyor. Diyor ki efendim, ümmet-i Muhammed nasıl kurtulacak, bir kurtuluş yok mu dediğinde onun kulağına hafifçe eğiliyor. Nerede o Ümmeti Muhammed diyor. Ümmet-i Muhammed'in özelliklerini burada sayıp dökmeye hiç gerek yok. Kuran-ı Azimüşşan Hadis-i Muhammediye.
Bir İmam-ı Şarani'nin Kaddesallahu sırra üç yüz tane eser hazırlamış. Şimdiki gibi, öyle daktilolar neler yok. Daktilo tarih oldu zaten. Şimdiki yazıcı adetlerine yok. Bu kolaylıkların hiçbirisi yok. Ay ışığında yazıyor. Dolu eserler. Biz yakın tarihimize gelsek buraya bir sanatçı geldi. Salonda tabii cemaat dolu, bir şey dedi. Fatih onu duygulanarak dedi uzattı. Dedi ki Hacı Hasan Efendi'nin dedi şiirleri var. İnanıyorum ki dedi, burada dedi onu bilmeyen kimse yoktur dedi. Bütün dedi ezberinizde dedi. Sonra da sordu, Okuyabilir misiniz, dedi. Biliyor aslında. Güneşi, çekerimizin astarında kaybetmeyeceğiz. Diyoruz ya yanımızdan iki tane ırmak aktı zamanın kutbul ahtabı ve kutbu cihan. İnşallah o ırmaktan içenlerden oluruz. Ne diyeyim? Hep olumsuz olumsuz sözle söylemeyelim. İnşallah içenlerden oluruz. O da malum, işte görmüşsün. Adam Mekke'de bulunurmuş da Kabe'yi tavaf etmezmiş.
Allah'ım öyle etmesin. Mekke'de bulunup da Kabe'yi tavaf etmeyenler de kılmaz. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek buyurdu. Niçin eriyecek ya Resulallah diye sorulduğunda, kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için buyurdu. Bir kötülüğü gördüğünüz zaman onu elinizle değiştirin. Büyüklerimizde ekseriyetle hicret hali de var. Bir hicreti yaşıyorlar onlar. Kendi memleketlerinden bir başka yerde bulunuyorlar. Bunu, zayıf dökmeye gerek yok. Burada bir şeye işaret edeceğim. Bu hal üstad ağzımızda da zuhur etti, yerini demem, katiyen diyemem. Bizim kimseyi rencide etme ve sorgulama hakkımız değildir, o Allah'a aittir yani. Üstadımız oradan biraz erken döndüler. Sebebi orada bir menhiyat. Çok uğraşmış. İki defa o menhiyat yuvasını kapatmış. Diye ayrılmıştır.
Bak mücadele ediyor, eliyle. Abdülhamid Efendimiz malum. Bir cihan padişahı. Bir deha aslında. Çok müstesna bir deha. Aynı zamanda tehdit edilmiş, Cenabı hak katında desteklenmiş mübarek bir kimse. Ta biz yerini hatırlasam da desem Van'ın çok bir aşağıya iniliyor. Çok uzak, Van'dan çok uzak bir yer. Orada bir köye geldik. Hatta orada Nezih Fazıl Rahmetullah Ali Hazretlerinin şeyhinin şeyhi de var, Fehmi Efendi, rahmetullah Ali. Onu da ziyaret ettik. Ziyaret ettik. Bir dergah var, küçük bir dergah var ama içi feyiz dolu. Eski bir yapı ama bir nur gibi. Bakımlı, güzel. Yel sofraları var. İnsanın hoşuna geziyor, mütevazi oluyor öyle bir yerle. Orada duvara bir halı asmışlar. Dediler ki bu Abdülhamid Hazretlerinin göndermiş olduğu halı. Ta oraya halıyı düşünmüş. Sonra ora bir dilgahtır. Şimdiki gibi elektrik de yok. O lambalarına gaz yağı mı, neyse artık ona ne dinirse onu göndermiş.
Artık Homor adalarını söyleyemiyorum. Homor Adaları Mehmet Ali adında bir ekip hazırlamış orayı İslam'a davet edin diye. En uzak beldelerde mescitler yaptırmış. Anlatmakla bitmez. Bir kimsenin sekiz yaşında da çocuğu var. Cenabı Hak öyle bir iç gözlerini açmış ki bunun dili kekeme, konuşamıyorum. Şunu gördünüz mü bilmiyorum. Kekemeler Kuran-ı Kerim'de okurken hiç kekeme yok. Allah derken, la ilahe illallah derken Kuran-ı Azimüşşan'ı okurken kekemeli diye bir şey yok. Sonra Allah'ımızın kitabı keriminin öyle özellikleri var ki böyle bu yazılardan ya da kesitli olduğu için böyle dikdörtgen şeklinde ne de dik yazılarda der. Bu gözün merceğine uygun düşmüyor. Fakat hürmette zorluk çeken kimse Kuran-ı Kerim'i rahat kılıyor. Bu yazılarda diyelim Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem. Zorluk çekiyor. Ama Arapça yazıldığı zaman onda sıkıntı çekmiyor. Neden? Gözün merceğine uygun.
Sekiz yaşında bir çocuk. Bu konuşamıyor. Yalnız Abdülhamid Hazretlerinin böyle sofrasından artan taamlar olunca onu yediğinde o tecrübe de edilmiş. Biiznillahi teala dili açılıyor veya bir nazar buyuruyor, bir dua ediyor, oluyor. Bu üstadımızda bile aman unutturmayın sözümüzü, bazen bakıyorum dediğimizi unutup başka şeye geçmeyelim. Abdülhamid efendimizi unutturma. Sekiz yaşında göç etti. Üstadın şeye gelmiş de evliyanın keramet de var. Beylerbeyi, orada Muhammed Naci diye kıymetli bir insan. Dağıstandan oraya hicret etmiş. Oğlu ismini vermeyin. Vefat ettiyse ruhu şad olsun. Bir ezan okur ama Medine ezanı gibi. İkinci geldiğinde üstadımız sormuş. Oğlum nasılsın? Aynen diyordu, böyle bir yaşlı ninenin konuşması gibi ses tamamen bozulmuş. Babası demiş ki efendim ne oldu bilmiyoruz, isabetü'l-ayın mı oldu çocuğun sesi kay. Bir su getir bize buyurmuş.
İşte güneşin ceketin, hastanın da eskitnak bu demek. İnşallah siz kıymetini bilirsiniz, bize de dua edersiniz. Yolundan gidiyorsa kıymetini biliyoruz demek. Gecelerimiz gündüz oluyorsa, gözyaşlarımız kan gibi akıyorsa su getirmişler, okunmuş. Anında bir izni-i tane düzelmiş. Abdulhamid Efendimiz yavrusunu götürmüş, tabii çok kalabalık. Abdulhamid Efendimiz'i görmek için halk bütün dışarı çıkıyor. O cuma selamlığın ey var. Bir türlü yaklaşamıyor. Böyle bir nazar buyurmuş. Rabbimizin izniyle siz, siz demiş. O yavruyu getir demiş. Ona artık nasıl bir muamelede bulunmuşsa, himmet-i adileriyle biiznillahi teala dilleri açılmış. Kötülüğü gördüğünüz zaman onu elinizle değiştirin. Abdülhamid Efendimiz Şeyhülislam'ın çocuğu rahatsızlaşmış, rahatsızlaşmış. Bu dış ülkelerde tedavi olmak istiyor. Elhamdülillah şimdi ülkemizde dış ülkelerden gelip burada tedavi oluyorlar.
Allah'ımız bunu da memleketimize nasip buyurdu. Fakat padişahımız bir türlü müsaade etmiyor. Çok zorlamış. Beni illa dış ülkeye çıkar, beni dış ülkeye çıkar. Çıkarmamış. Sonra yorgona sarılmış şeyhülislamın çocuğu. Demiş, beni göndereceksin. Evladım, bak ben seni gönderirim. Bu bir şey değil. Yalnız sen o batılların, o batılların, o batılların ülkesine gittiğin zaman kötülüğü kaparsın. Bir isyan kaparsın. Bir kötülük. Sana ürker helak olursun. Ben sana dış ülke mi diyorsun, oradan doktorlar getireyim diyor. Bakın ne kadar hassas. Bir babanın evladı üzerinde hassasiyetinin de olması İslam'ın nedenidir. Yoksa görüyorsunuz. Dertli bir şeyler söylemeyin. Siz de dertli misiniz bilmiyorum. Tabii herkesin kendine göre derdi vardır. Şunu diyecektim. Derler ya yaş, ağaç yaş iken iyidir. Bizde otuz yaşından sonra eğilmesin mümkün olmaz, genciyken.
Öyle yetiştirmişler ki elhamdülillah şeyimizden öyle ülkemizde az da olsa öyle dem çeken sofra duaları, Kuran-ı Kerim, bunun yanında sünneti Muhammediye'yi uygulamalar görünce insan, buna memnun oluyor, mesrur oluyor ama bu bizi mesul tutar Rabbimiz katında. Sabahlara kadar zikir bizi kurtarmaz. Asıl bu kurtarır muamele. Kıymetli bir hocamız diyor ki siz rabıta mı ediyorsunuz? Rabıta diyor kuru kuruya onun kalbinin altına kalbi koymak değil ahlakıyla ahlaklanmak diyor. Bir hacasan efendinin evlatları hususunda onları isyandan satın aldı, dirilttirecek kadar gayretini biz kendimize edep ve ahlak etmedikçe rabıta olmaz. Bir kötülük görüldüğü zaman onu elinizle değiştirin. Elinizle olmazsa dilinizle. Onunla yapamazsanız kalbinizle. Yani o kötülüğü buğz edin, razı olmayın. Bu imanın en zayıf olan kısmıdır. Bu elinle değiştirmeyi idareciler olarak ele alırlar.
Dil ile ulema-i kiramımız, kalp ile de artık onu söyledi. İmanın en zayıf kısmıdır diye. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek buyurdu. Niçin eriyecek ya Resulallah diye sorulduğunda, kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için buyurdu. Diyelim ki o zalimlerin mallarını almamaktı. İşte bir tanesi. İbni Haldun'a sordu biri. Dediler ki bundan çok müşteki olanlar var. Diyoruz zaten, biz diyoruz çocuklarımızı, belki on beş yaş olabilir mi? Ondan evvel olsa gerek camiye getiriyoruz. Sonra da zorlanılıyor, şadırvana kadar geliyor. Ondan sonra içeri girmiyor. Başta yapacağımız çalışmayı diyoruz ya otuz yaşından sonra yapınca olmuyor mu? Çok güzel bir cevap vermiş. Bir hassasiyet istiyor, bir gayret istiyor, bir çaba istiyor. Bir evrak ve ezkar mi aldırdı?
Bir kimseye takip istiyor. O mesuliyeti aldıranlar üzerindedir şüphesiz. İbni Haldun'a sordu biri, çocuklarımızı nasıl terbiye edelim? İbni Haldun dedi ki çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira zaten size benzeyeceklerdir. Kendinizi terbiye edin yeter. Meşşai yazamla bir zat var bizim. Çok edepliyim, çok hayalı bu evlatlarının kusurunu diyemezmiş. Sami Efendi hazretlerinde de öyle. Adana'daki Hasan Efendi diyor ki Hasan Efendi benim diyor hamurum şefkatle yoğurulmuş. Ben diyor haya ediyorum buyuruyor. Haya ediyorum. Hataları insanların gözümün önüne getiriliyor, gece karanlığı da olsa getiriliyor. Ne kadar yönümü çevirsen yine gösteril diyor. Ne olur, ben diyemiyorum. Kitap alıyorum elime, ilk başta söyleyemiyorum, ortasında söylemeye gayret ediyorum, siz diyor söyleyin de bu yanlışlıkları yapmasın, diyor. Bu zat diyemezmiş, gizli bir yere çekilir, ağlarmış.
O gözyaşlarıyla Allah'ımız ona nedamet lütfeder, ihsan edermiş. Efendimiz bir hadis şerifinde buyuruyorlar. İşte insan öldüğü zaman her şey bitiyor. Üç kimse müstesna, ona gelir geliyor öldüğü halde. Birisi öyle bir hizmet etmiş ki diyelim birisine Sahih-i Buhari diyelim, hediye etmiş. Kuran-ı Azimüşşan. Diyelim Elif Ba cüzünü okumuş, sonra Kuran-ı Kerim'e geçmiş. Ona Kuran-ı Kerim almış. Bunun gibi hizmetler, daha doğru hizmetler. Bu nedir? Bu yapıldıkça Kuran azimüşşan diyelim veya Hadis-i Muhammediye okundukça ona mükafat gelir. Devam eden bir taat diyoruz zaten. Devam eden demek. Buna dinlediğimizde büyüklerimizi hamdır, hamamdır, köprüdür vesairedir. Bir hastanedir. Buna benzer hizmetler. Bundan dolayı ona mükafat gelir yahut ilminden faydalanılan bir kimse, ilminden faydalanılan bir kimse. Bir de Kendisine dua ettiren bir evlat. Şam-ı Şerif'te para toplanıyor.
Oradaki okuyan Türkiye'den giden öğrencilere para toplanılacak, toplanıyor değil de toplanılacak. Demişler ki Türkiye'den iyi bir hoca bulun. Yalnız tanınan, bilinen, sözü tesirli, nüfuzlu bir kimse olsun. Orada bir tanesini göstermişler, isim vermiyorum, gerek yok. O da demiş ki benim saçım sakalım yerinde, görünüşüm de yerinde ama ben hoca değilim demiş. Ben size kıymetli bir kimseyi göstereyim, o da Hasan Efendi Hazretleri demiş. Üste ağzımız kalmış. Konuşmuşlar konuşmuşlar, sonra bir hadiseyi nakletmişler. O da velilerden birisi bir harrin kenarından geçiyor. Geçtiğinde birinci geçişi o kabirde bulunan kimse Allah korusun yanıyor. İkinci bir geçişinde o yanan kimsenin ateşinin nura döndüğünü görmüş ve sormuş Bir velinin de en küçük hali kabir haline vakıf olmaktır, demiş. Demiş ki benim bir evladım vardı, ben öptüm.
Benden sonra anası onu belli bir yaşa gelince elinden tutmuş, bir Kuran-ı Kerim öğreten Kuran hocasına teslim etmiş. Bizim yavru Bismillahirrahmanirrahim deyince benim ateş nura döndü demiş. Bir de konuşanın tesiri önemli. Mühim olan bu. Yoksa biz bunu hep anlatırız, konuşuruz. Efendim Hacı Hasan Efendi deyince namlusu temiz, namlusu temiz. Tesir ediyor. Öyle yardımlar yapmışlar ki bir tanesi, daha zaten Şam-ı Şerif'te ilerisi var. Ne kadar parası varsa olduğu gibi atmış. Sonra üstadımıza gelmiş, efendim demiş, sözümüzün tesiri olsa gerek ki biiznillahi teala ne kadar harçlığın varsa hepsini attım demiş. Allah'ın dostları seviliyor. Mühim olan sevilebilmek. Kıymetli bir kimseydi, bize seyri süluk anlattı, tarikat hali gibi. Bakın dedi, seyri süluk şu, şöyle dedi baktığınız zaman böyle canınıza koyasınız gelir. Öyle seversiniz ki böyle candan muhabbet edersiniz.
Yahu bu ne güzel insan dedirttirebilmek. Gerçekten öldü. Burada ulemlardan bir tanesi, bakın sözüne. Allah'ım sevgili bir dostu Allah'ım sevince sevdiriyor. Cebrail aleyhisselama sevdiriyor, sonra melekler, sonra yeryüzünde hayırlı kullarda ona muhabbet ediyor. Demiş ki çok fazla demiyorum, seksen gün kadar demiş. Fazla değil. Seksen gün kadar benim misafirim olacaksın demiş. İşte hak dostu, işte ona samimi evlat olanlar böyle olur. İnşallah biz sizi öyle görmek istiyoruz ve öyle üst-ü zan besliyoruz. İmamı Gazali çok güzel bir söz söylüyor. Bu hepimizin başına gidecek. Hepimiz bunu göreceğiz. Bundan kaçışı yok. İnsanın eceli geldiği zaman sahip oldukları şöyle taksim edilir. İnsanın diyor sahip olduğu, artış verecek burada.
Bir kere şu bedenimizde bize hayatiyet veren, elimizin tutmasını, ayağımızın yürümasını, gözümüzün görmesini, kulağımızın duymasın temin eden ve hilafetin, emanetin daha sayılamayacak kadar ilahi nimetlerin, aklın, fikrin, iradenin, tefekkürün, tefekkürün, tefehhümün vesaire. Hep kendi içinde meknuz olduğu, saklandığı ruhunu Azrail Aleyhisselam alır. Biz o huzura, bu ruhumuzla varacağız. Ona göre onu bilen insanların biraz önce söylediğim Hacasın efendiye evlad olmak geceyi gündüz etmek demek dediğimiz bundan daha şey ve murabıt olmaktır. Ruhun Azrail alır aleyhisselam. Malı da mirasçılara kalır. Bedeni toprakta bırakır. İyilikleri de hakkını çiğnediği kullara dağıtılır. Bu bize efendimizin kırk kubbesinden şunu hatırlatıyor sallallahu teala aleyhi ve sellem. İki kişi huzur-u ilahiye getirilir, iki kişi. Birinin bir diğerinden alacağı var.
Artık ne kadar isyan içerisindeyse, üzerinde haklar varsa vere vere hiçbir şey kalmamış, sevap kalmamış. O kimse demiş ki ya Rabbi, o zaman benim günahımı yüklensin. Madem hiçbir şey kalmamış, o anda diyor, Cebrail aleyhisselam kanadının altından o davalı olan kimseye işte benim günahım yüklensin diyen kimseye cennetleri göstermiş. Demiş bu nedir? Cennet işte. Eğer kardeşini bağışlarsan bu cennete dahil olursun. Zaten efendimiz o esnada çok üzülmüş, mahzun bir hal. Sonra demiş ki günahımı yüklensin diye. Ben bağışladım onu ya Rabbi demiş. Efendimiz ona öyle bir sevinmiş, öyle bir memnun olmuş. Ashab-ı Düzgün efendilerimiz şahit buna. Diyorlar ya Resulallah biraz önce üzgündünüz, sonra neşelendiniz ve hadiseyi anlatıyor. Yavrularımızın ıslahı neden başlıyor? Bizim bizim edevimize, erkanımıza, ahlakımıza ve yaşantımıza bakıyor.
Rabbimiz da bize bunu Tahrim suresi altıncı Ayet-i Cezilede esenle. Ey inananlar kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında acımasız, güçlü Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır. Demek ki irşad ve ıslah nefsimizden başlıyor. Ondan sonra çoluk, çocuk, akraba, eş, dost dağılmış diyor. Merkezden muhite doğru. Ne güzel demiş Mevlana Celaleddin I Serçuki Kuddisallahu sırra. Kendine bak kendine, özüne, sözüne, benliğine, ilgilenme kimseyle. Kim ne yemiş, ne giymiş bu yönüyle söylüyor. Yoksa onun ifşad ve ıslah noktası değil burada. Bundan sana ne? Ne yedi, ne içti? Daha başka dinleyen haller. Kendini besle bilgiyle, sevgiyle, şefkatle. Ancak o zaman ulaşırsın insan olmanın erdemine. Dedemin dediği gibi Rahmetullah Ali elden bize ne lazım? Gıybet etmeyin gözün, ağarsın iki yüzün, siyah yüzü sevmesin.
Hayat yaşantımızla alakalı, essahle. Bunu ulemai kiramız kendisine parola olarak kabul etmiş. İr toplum, kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Salahattin Eyyubi'nin bu hususta rahmetullahi Ali çok güzel bir sözü var. Eğer savaş yapmadan bir milleti çökertmek istiyorsanız, burada mühim bir ders veriyor ama. Genç kuşak arasında ben bu kadar diyebilirim, saygısızlığı ve zinayı sıradan hale getirir. Kıyametin alametindendir, yahu bir kötülük yapıyorsun, Bunu milletin ortasında deyin de şöyle kenarda yap. Bunu da geçti artık. Bunu da geçti hadiseleri siz daha iyi biliyorsunuz. Rahip Samuel'in bir sözünü okuyacağım da, ne dersiniz bilmiyorum. Bir Müslümanın doğumundan ölümüne kadar kimliğinde Müslüman yazabilir. Bunu bil rahip söylüyor. Bakın etrafına nasıl bir ders veriyor. Planını ta yüzyillar önce yapıyor.
Bir Müslümanın doğumundan ölümüne kadar kimliğinde Müslüman yazabilir. Fakat bir Hristiyan gibi yaşayarak cami önündeki teneşire yapmalıdır. Kiliseye gelmesine gerek yok. Varsın camiye gitsin ama bir Müslümanı hayatı boyunca hissi Hristiyan gibi yaşatmalıyız diyor. Bu okuduğumuz Ayet-i Cellenin izahında verilecek bir bilgi. Hayatımıza göre bu hayat şekilleniyor. Huzurumuz ve huzursuzumuz. Niçin. Daha var. Fazla sözünü söylemek istemiyorum. Buradan netice olarak neyi demek istiyoruz? Saflarımızı netleştireceğiz. Evrad okuyan kimseyiz. Bu safları netleştirme değil de nedir? Bak hepimiz evrad okuyoruz. Hepimizin evradı var, ezkarı var. Bu onu gösteriyor bize. Eğer aldığımız evrad ve ezkar, hakkın hakimiyetini bize göstermiyorsa o vird olamaz. Virdi olmayanın yurdu olmaz demenin anlamı bu. Bu okuduğumuz vird nedir bizim? İki zümrenin halkı, iki zümrenin salahı halkın salahı.
İki zümrenin fesadı halkın fesadı, bunu temin etmeli. Biri ümera, ikincisi de ulemadır. Burada ne olursa olsun devrin zalimine karşı da meydan okumuştur Seyyid Abdulkadir Hak ile batıl arasında nerede duruyorsunuz ona bakın. Biraz uzun sürecek. Bu cihad eden hayırlı kimseler Gazze'de bakın ne söylüyorlar. Ayet-i Celile'nin hepsini okuyamam. Bir kısmını okuyun. Talut askerleriyle birlikte ayrılıp sefere çıkınca Cenabı hak muhakkak sizi bir nehirle imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir, eliyle bir avuç alan müstesna. Ondan tatmayan da bendendir dedi. Bakın ne diyor, Gazzeli mücahit. Hatırlayın Talut'un ordusunu, Allah'ın emrini çiğneyip suyu kana kana içenler helak olmuştu. Buyurun Müslümanlar. Gazze'de katliam ve açlık varken dünya nimetlerini kana kana kullanın.