Konuşmalar çok, görüşmeler çok, anlatılmayan hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır. Allah'ımız Celle Celalühü, kitabı Kerim'i ile, Aleyhissalatü Vesselam Efendimiz ehahadisi Muhammediye ile ve yaşantılarıyla ulema-i kiram ve suleha artık kitaplar almayacak şekilde bir İmam Şarani Hazretlerinin üç yüze yakın eseri var. Hep konuşulmuş, görüşülmüş. Burada bizim için gerekli olan nedir? Hatipler, hutbe okurken derler ki, hitap etmek, konuşmak, görüşmek bizden, tesiri Mevla'dan tevfik ve hidayet Mevla'dandirler. Hatipler hutbede, vaizler de, kürside derler ki, dinleyip, belleyip öğrendiklerimizle, mucebi muktezası ile amellere Mevla bizi tevfik eylesin. Çokça duyduk ama bunu yaşamayı hayatımıza geçirmeyi Allah bize lüt etsin denir. Şimdi okuyacağım hadis-i şerif, çokça duyduğumuz bir hadis-i şerif. Belki yüzlerce duymuşuzdur bunu, yüzlerce duymuşuzdur.
Fakat dediler ki, et tekraru hasen ve levkeene yüz seksen, Tekrar yüz seksen defa da olsa güzeldir, dediler. Güzel bir şeyi tekrar etmek, yüz seksen defa da olsa, derler. Mesela biz çokça duyduk diyelim, seksen kere duyduk, doksan kere duyduk, doksan dokuz defa duyduk ama yüzüncü defa da ne yapacaktır? Belki fayda edecektir. Ondan dolayı bunu duyduk, işte aynı mesele konuşuluyor, bunun dışında hiçbir şey yok dinmez. Belki o son dinlediğimiz bize tesir edecektir. Fakat burada asıl tesir kendimize tesir edebilirse bir başkasına tesiri olacaktır bunun. Hiç unutmam ben o zaman talebeydim. O kelimelerle bilmiyordum. Arabi kelimeleri de Farisi kelimeleri de bu Arabi ve Farisi terkiplerle ifade edilen konuşmayı biz anlayamıyorduk. Mesela bir doktora gittik. Biz dahi konuşurken doktor dedi ki acaba neyi ifade ediyorsunuz pek anlayamıyorum dedi. Şimdi bir kuşak farkı oluyor.
Aslında olmaması gerekir. İnsanın dilinin değişmemesi icap eder. Ama bu sıkça değişmelerden dolayı dedik ben anlayamıyorum. Fakat kendisine bizzat sözün tesir ettiği kimse konuşunca yıllar geçiyor, unutmuyorsun. Bir söz söyledi kalbime adeta yazıldı diyorsun. Sanki mermere kazılır gibi gönle işliyor. Üstadımızın üstazı buyurdular ki Sami Efendi, KaddeSallallahu Sırrı Hazretleri, işte bizim okuduğumuzun haberini alınca, marifetullahı tahsil için okuyalım, buyurdu. Hiç anlayamadım. Ne marifetullahı, ne bir şey hiç anlayamadım. Ama benim gönlüme yazıldı bu. Biz, hocalarımızı katiyen kerih görmüyoruz. Birçok faydaları olmuştur. Olmaz olur mu? Ama bunun yanında gönül hocalarımızın konuştuklarını hiç unutamıyoruz.
Mesela bir söz söylüyor, yine büyüklerimizden duyduğum bir söz Elimizi biz abdestte azalarımızı yıkarken üçer defa yıkıyoruz üçer defa yıkanmayı şu tarzda hiç duymadık Emmare-i tathir mülhimeyi tathir mutmainne-i tathir Bunu hiç duymadık Biz Emmare-i tathir dediği nedir Emmare-i tathir, nefis kötülükle emreder kötülüklerden korunmak ve muhafaza olmak Mülhime-i tathir nedir ikinci defa yıkayışta Mülhime-i tathir insan bazen çok güzel düşüncelere sahip olur. Bütün insanlığa faydalı olmayı düşünür, fakir düşünülür, yoksul düşünülür, akıl olarak fakirler düşünülür, yoksullar düşünülür, fikir olarak yanlış düşüncede olanların kurtulması düşünülür, hareket ve tavır olarak bizim riayet edeceğimiz asıl esaslara uymayan tavırların düzeltilmesi için gayret ederiz. Bunlar hep güzel düşünceler. Kalbe gelen ilhamattır, güzel hallerdir ama bunun yanında tam tersi de olabiliyor.
İşte bu tersi olmaktan da kurtulmaktır. İkinci deva bizim ağzamızın yıkanması. Üçüncüsünün yıkanması nedir? Biz bundan şikayetçiyiz. Diyoruz ki mesela Ramazan-ı Şerif geçirdik. Biz Ramazan-ı Şerif'te ağlıyorduk, sızlıyorduk, Yaşantımıza çok dikkat ediyorduk. Çok güzel duygulara sahip oluyorduk. Şimdi ise bunun tersi oluyor. Neden oluyor diyoruz. İşte o neden o andaki yaşadığımız güzellikleri yaşayamıyoruz dememizdeki yakınmamızı bunu temizlemektir, bunu park etmektir. Mesela biz bunu hiç unutamıyoruz. Hiçbir kimseden de kolay kolay duymadık. Emmare-i tathir, mülhime-i tathir ve bunun yanında bir de bir de nedir Mutmainneyi tathir yani mutmainne ile artık gönlünün Cenabı Hakk'a tam çekilmesiyle huzura irmektir Hani öyle güzel sözler söylüyorlar ki yaşayan insanların bu sözlerini unutulmuyor. Diyelim ki namazda biz hiyama duruyoruz.
Abdest hususunda ifade buyurdular işte üç defa yıkamak emmare-i tattır, mülhimeyi tattır, mutmainne-i tattır, isterseniz abdestten alayım. Ellerimizi yıkamayı anlatırken iki el, bunda neyi anlatıyorlar? Dünyanın muhabbetinden de temizlenin, sadece ahiretteki maddi olan nimetleri hatırlamayı da unutun, rızayı ilahi isteyin diyorlar. Mesela elimizi yıkama hususunda. Bir ellerimizi kulaklarımıza kaldırmak Allahu Ekber derken burada bir elimle dünyayı diğer elimle ukrayı attım. Mevla'yı istiyorum. Çünkü insanların bir kısmı dünyayı istiyorlar, bir kısmı ahireti, bir kısmı da Mevla'yı istiyorlar. Yani bunlar hiç unutulmuyor, onların dilinde unutulmuyor. Bunu demek istiyorum. Mühim olan gönlümüze bu güzel sözlerin geçip hayatımızda uygulayabilmektir. Çokça duyduğumuz okuyacağım Hadis-i Şerif saadet alametidir, insanın huzurunda yaşamasının işaretidir. Ed-derul ve siyah geniş bir ev.
Biz bunun sıkıntılarını çok duyduk. Mesela dedem Rahmetullahi Adiy Hazretleri, Sami Efendi Hazretleri teşrif buyuruyorlar on beş kişilik aile iki küçük odanın içerisinde bugünkü odalar gibi de değil çok küçük odalar içerisinde Ne yapıyor? Evi olmadığı için bir başkasının evine misafir olarak veriyor geniş bir odası olan bir zatın ve kendisine diyorlar ki efendim sizin evlatlarınız içerisinde, öğrencileriniz içerisinde, manevi talebeleriniz içerisinde birçok ustalar var, size bir ev yapalım, nasıl olsa ölüp gideceğiz. Ne yapacağım evi barkı? Ben o zaman ahiretten mahrum kalırım diyor. Ondan sonra da üzülüyor, misafirlere de gelince keşke geniş bir evim olsaydı da üstazı alimizi misafir etseydim diye. Mesela bize misafirler geldi, biz üstadımızdan da duyuyorduk Kayseri ulemasından Hacı Hüseyin Aksakallı Hocamızın oğulları Hacı Mehmet Efendi teşrif ediyor. Bir tane odası var.
Annemiz ne Rahmetullahi Aliha kendileri çok haya ediyorum. Pek öyle insanın da kalacağı yer değil. Hazın da mı diyelim o günün diliyle yani mutfak diyeceğim, Şimdi bizim mutfaklar gibi değil. Yine haya ediyorum hayvanların kaldığı yer. Orayı temizliyorlar, orada kalıyorlar misafire ise evlerini verir. Hiç unutmam, Ankara'dan bir minibüs misafir geldi. Vaizlerde vardı, içerisinde öğretmen olanlar da vardı, öğrenciler de vardı. On beş on altı kişi geldiler. Üstad zalimiz çok edepli, tarifi mümkün olmayan saygı ve sevgi duyulan mübarek bir kimse. Vaiz olan zatı bir odaya aldılar. Diğerleri ayaklı başlı, ayaklı başlı öyle yaptılar. Yine hiç unutmam. Ankara'nın Gölbaşı'ndan geldiler biraz da kış günüydü yolda gelirken karın buzun içerisinde elbiselerinin, pantolonlarının paçaları ıslanmış Onları da elektrikli bir sobada ısıttılar, inanın hiç böyle ayak basacak bir yoktu, yer yoktu.
O odada istirahat ettiler. Üstat Alimiz bir tane ihtiyaç yeri vardı. Lambası yanmadığı sürece serbesttir dedi. Böyle günler geçirildi. Genişliği de Cenabı Hak lütfetti, geniş evlerde ihsan buyurdu. O zaman insan misafirine karşı çok rahat oluyor, huzurlu oluyor. Fakat bir bakıyoruz şimdi evler geniş, kalpler var. Diyelim ki evladını evlendiriyor. Geçtiğimiz devrelerde dört gelin bir evde bulunabiliyor Bunu Doğu'da gördüm, bulunabiliyor Ama şimdi yok Daha evvelden Ev hazırlanıyor çeyizler neler tamamen yerleştiriliyor, hiç ananın babanın evine uğramıyor, oraya geliyor. Tabii bunun çok şefkatli olanı, merhametli olanı, vazifesini bilenleri müstesnadır. Evleri ayrı da olsa beraber yiyor, beraber içiyor. Derdine de, kederine de, süruruna da, neşesine de tamamen ortak o müstesna. Dört, atanın da hakkını bir biliyor.
Annesinin, babasının, kayınbabasının, kayınvalidesinin vesairlerin haklarını gözetenler müstesna. Ama sizin de duyduğunuz artık olumsuz haller annesini evinde barındırmayan çok kimseleri duyuyoruz. Yaşlanmış, annesini barındırmıyor evinde. Diyor, çocuklar ikrar ediyor. Kadın razı değil. Babasını evinde barındırmıyor. Siz de şahit oldunuz kendisi bir yere sığınmış adam on yedi sene geçmiş bakımevlerinde, huzurevlerinde on yedi sene geçmiş diyor ki bir defa olsun ne oğlum geldi, ne kızım geldi, ne torunum geldi, ne de yakınım. Bu kapıyı açıp da nasılsın baba, nasılsın dede demediler diyor ve ağlıyor adam. Ben diyor on yedi senedir kapıya bakıyorum. Oğlum da gelmiyor, kızım da gelmiyor diyor ama ev çok geniş. Ev geniş ama gönül dar. Büyüklerimiz bir söz söylerler. Derler ki bir kilim kırk derviş derler. Yani kırk derviş bir kilimde oturuyor.
Tabii anlatılır, işte bizim gibi insanlar oturtulmuş sofraya uzun uzun kaşıklar vermiş ev sahibi, birbirinin neredeyse gözlerine temas edecek şekilde bir türlü yiyemiyorlar. Kaşığı eline aldığı zaman bir diğerinin gözüne yüzüne isabet ediyor. Ama bir kilim kırk derviş dediğimiz kimseler bir araya oturunca kendi ağzına koymadan kardeşinin ağzına veriyor. O da bir diğerinin ağzına çok rahat bir şekilde yiyip içiyorlar. Şimdi diyorum evler çok geniş ama gönüller dar olmaz inşallah, bol olur. Bol olmasını istiyoruz. Bir misafir eve gelmesi ne demek? Bir misafirin eve gelmesi on kısmeti ile geliyor, birisini yiyor, dokuzunu bırakıyor, bereket oluyor. Sonra ev sahibinin de küçük günahlarını bağışlayıp giriyor. Şimdi durum bu.
Nerede görüşelim, işte uzaktan gelmiş bir işte bir araya gelelim, misafir olarak bizim askerde birliğimiz oldu, beraber askerlik yaptık, işte okullarda beraber bulunduk, yolculuklarda değişik şekillerde ticari ortaklıklarımız vesaire. Bizim bir birliğimiz oldu, beraberliğimiz oldu, misafir olarak geldim dediğinde başka adresler gösterilirse ev geniş olsa ne olacak, kalp geniş olmayınca bir türlü evine alamıyor. Bakın size başımdan geçen bir hadiseyi anlatacağım. Develi'nin Sarıca diye bir köyü var. Bu köyde Abdullah amca. Bu fakir hanımı da iftihar etti. Kardeşlerimizin de destekleriyle gözetmeye çalışıyoruz. Evine vardık, ayranı yok, çayı yok. Zaten yemek yok, tek başına kalmış. Bakın ne diyor? Sanki bizi sarayda ağırlıyor, sarayda ağırlıyor. Gönlü geniş olacak olursa sarayda ağırlıyor. Diyor ki bir soğuk suyumuzu da mı içmeyeceksiniz? Çayı kahvesi yok.
Görmüyor, annesini babasını barındırmıyor. Misafir şöyle dursun, bir soğuk suyumuzu da mı içmeyeceksin diyor. Artık isim vermeyeceğim. Biz Urfa'da bir öğretmen kardeşimizin evinde kaldık. İnanın diyorum size sanki biz büyük bir sarayda misafir edildik. Kendisi nereye gittiğini bilmiyorum. Nereye gitti bilmiyorum. Bizi herhalde bir tane odası vardı. O odasında da buzdolabı vesaire evin ihtiyaçlarını göreceği malzemeler bulunuyor. Biz buzdolabının neyin bulunduğu yerde yattık. Sabah kalktık diyor ki bir banyo ihtiyacınız var mı? Banyo dediği yer bizim, sizin bildiğiniz bir kara soba üzerinde suyu ısıtacak. Onu da öyle bir tatlı şekilde ifade ediyor ki bir banyo alır mısınız diyor. Yani açıldığı zaman doğal gaz, bir tarafından sıcak su akacak, bir tarafından soğuk su bu yok. Bu nedir? Bu gönül genişliği. Efendimiz aleyhissalatu vesselamın dört şey saadet alametidir. Birisi de nedir?
Ettarul vesiah geniş ev. Biz bunu sadece mekan olarak ele almayacağız. Maddi bir mekan olarak değil, gönül genişliği. Adamın isterse evi çok geniş olsun ama kalbinde bir darlık varsa, misafirin gitmesini bekliyorsa daralmaya başlar insan. Yine bir olumsuzluk zuhur etmesini hiç istemem. Üstazi alimizle Kayseri'de bulunuyoruz. Bir eve gelindi. Şimdi ev sahibinin de bir başkasıyla anlaşması varmış. İşte tatil münasebetiyle biz bağ evlerine gideceğiz diye. Bunu da söylemiyor fakat adamın gönlünde misafir acaba o misafir de normal bir kimse değil ki zamanın kutbu olan bir zat. Arzu ediyor ki ne zaman tez ayrılır da biz anlaştığımız kimseyle bay evine gideriz diye. Bunu derhal hissettiler. Biz sonra öğreniyoruz bunu. Böyle bir şey söylemedi ama gönlünde misafirin biraz erken gidip de anlaştığı kimse yine beraber bay evine gitmesin.
Üstaz-ı Ali'mizi öyle bir gönlü daraldı ki içinden Cenabı Hakk'a tazarruda bulunmuş, yalvarıp yakarıyor. Bir evladı vardı çok kıymetli bir zat Mükremin Hoca diye Allah'ım diyor yetiştir, derhal kapının ziline basıldı İşte Mükremin Efendi geldi, üstadımız biz zaten ayrılacaktık dedi. Hani eğer ev sahibinin kalbi dar olacak olursa evi geniş de olsa rahat edemezsiniz. Adana'da mürşid-i kamilimizi fabrikatörler davet ediyor. Hacı Avni Beydirdi, o gibi insanlar fabrikatörler davet ediyorlar. Hiçbirisine gitmiyor. Talaslı Hafız denen Mehmet Efendi çok fakir bir insan. Diyor ki Mehmet Efendi ben sizde misafir olacağım. Efendim sizi misafir edecek benim odamda yok, ikram da yapamam deyince şu sözü söylüyorlar, zenginin türlü tamamı geçmez boğazdan kıl gelir fakirin yoksulun kuru ekmeği sanki bal gelir diyor tamam söyleyemedim ama bu mahalde söz Velhamdülillahi rabbil alemin El Fatiha