Evliyaullahın Kerameti ve Manevi Yolculuk kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Bir yerden diğer bir yere Evliyaullah nasıl geçer? Bu mümkün mü? Şimdi Peygamberler de olsa bu nedir? Bir mucizedir Ama velilerde olacak olursa buna biz keramet diyoruz. Nasıl zuhur etti? Denilirse bunun misali Nemm Suresi'nde Mevla-yı Zülcelal bize haber verin. Biliyorsunuz o zamanın şeriatı, o zamanın kahratı…
Evliyaullahın Kerameti ve Manevi Yolculuk ne anlatıyor?
Evliyaullahın Kerameti ve Manevi Yolculuk kaydında Bismillahirrahmanirrahim. Bir yerden diğer bir yere Evliyaullah nasıl geçer? Bu mümkün mü? Şimdi Peygamberler de olsa bu nedir? Bir mucizedir Ama velilerde olacak olursa buna biz keramet diyoruz. Nasıl zuhur etti? Denilirse bunun misali Nemm Suresi'nde Mevla-yı Zülcelal bize haber verin. Biliyorsunuz o zamanın şeriatı, o zamanın kahratı…
Bu ses kaydının kaynağı kim?
Genel
Bu ses kaydı nasıl dinlenir?
Kayıt ücretsiz dinlenebilir; 12 konu başlığındaki zaman bağlantıları ilgili bölümü doğrudan başlatır.
Bismillahirrahmanirrahim. Bir yerden diğer bir yere Evliyaullah nasıl geçer? Bu mümkün mü? Şimdi Peygamberler de olsa bu nedir? Bir mucizedir Ama velilerde olacak olursa buna biz keramet diyoruz. Nasıl zuhur etti? Denilirse bunun misali Nemm Suresi'nde Mevla-yı Zülcelal bize haber verin. Biliyorsunuz o zamanın şeriatı, o zamanın kahratı bir devlet reisinin tahtı getirildiği zaman onun hükmü bitiyor. Sebe ülkesinde bir kraliçe var, der kız bunun tahtının getirilmesi gerekiyor. Süleyman Aleyhisselam arzu uyuyordu. Kim iyi bir beren birisi ayağı. Ona iltifat buyurmadı. Kendisine kitaptan ilmi olan kimse ona iltifat buyurur. O da Asaf bin Berfe'ye. Asaf bin Berhiya. Süleyman Aleyhisselam'ın veziri Asaf bin Berhiya yahut da Hızır Aleyhisselam olduğu da rivayet edilmiştir. Yalnız daha çok Asaf bin Hiper Hiya denilir, Asaf bin Hiper dedi ki özünü açıp ama ben onu sana getirdim.
A şebek ülkesi diye de bulundukları yerledim. Bir taht. Bayağı basit bir de değil. Çok görkemlidir. Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm. Süleyman Aleyhisselam onu, Melike'nin tahtın yanı başına bir beşi vermiş görünce o dedi kır mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin şundandır dedi. Şimdi o tahtı, o tahtı öz açıp yumun diye kadar bir zaman getirmiyor. Bunu bir peygamber getirdiği yok. Kim getiriyor bunu? Bunu kendisine ilim verilen, vezirinden biri. O zaman evliyaullah'ın da cisim olarak bir yerden diğer bir yerde bulunması mümkün. Kuran-ı Kerim'de bir ilim girse burada da Ebu Hasan-ı Arakani Hazretleri bayesi İslami Hazretleri'nin kabrinde sabah gidiyor kuşluk vaktine kadar tefsir okuyor. Bu ayrı. Böyle bir Allah'ın velisi. Bakın bir söz söylüyorum. Nefsine bir boyutta bulunuyor. Şunu kafamıza, gönlümüze yerleştirelim.
Bize vahide verirler, bize sohbette verirler, bir şartlarda bulunurlar bu müstesna. Yalnız bizim kendi kendimizi dikkat ve ıslaha yönelmemiz icap. Yoksa bu bir başkasının dökme suri de değirmen dönmez derler. Buna veririz. Bir iki binmeliyiz. Rahatlarız. Evet tesiri olmak değil olur. Ama asil tesir kendi aklımızı başımıza almaktır. Bakın aklını başına alıyor. Ebü'l Hasan-ı Arkanı Hazretleri kendisini nasıl biliyoruz veriyor. Buyurdu ki bir kadın haize olduğu zaman üstün, en nihayet on gün girdakadır, üstün veyahut bir kadının adet günü dedi ki ben otuz senedir, kırk senedir nefsin kötü arzu ve isteklerinden kurtulup da temizlenemiyor.
Bunu söyleyen Ebu'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l-Hasan'l- on Türk kadın, sonra da temizlenir. Denise diyor on sene oldu, yirmi sene oldu, otuz sene oldu, kırk sene oldu, daha nefsimin arzusu içerisindeyim. Nefis nasıl arzu giderse öyle gidiliyor. Bir atomun müdavimi olarak, evet, misafir etmek ikramı yaparsın o halde. Onun dışında katığın sofrada çoğalması ile bizim manevi hayatımızı çok engelleyen bir dahasını diyemiyorum, tartılamaz. İki katı pek bir araya getirmezler. Süleyman-ı Darani Hazretleri diyor ki ben iki katı bir araya getirmedim. Bir gün tuzun içerisinde üçüncü bez, tuz susam, susam, bu vardır yememişim. Bir sene ibadetle takibi zevkini alamaz. Diyorum ki tadınız yok, lezzetimiz yok.
Bir türlü bizde bir manevi gelişim olunuyor, fesahatlerimiz, sinirlerimiz, hoş geç. İlla tuza, ekmeği, bakarak yeme değil de Allah'ın izniyle konunun üzerine girmek ister. Bu nefsin de kuşat ve ıslahıyla sofraların, Mevlana'mız buyurdu ya eve geldiklerinde hanım bir yemek var mı? Hayır dedi. Bir çorba da mı yok? Yok. O da. Tuecek mi? İşte o kadar olunabilir efendim deyince, elhamdülillah, bizim soframız Firavun sofrasına dönme dedi. Bizim soframız Resulullah'ın sofrasına dön. Olsun diyecekler, çilekler ama aşırı sikimiz de olur. Evet, piramit bir başkasına giriverelim, içirelim. O yakın beldemizde bir kimse var. Mübarek bir insan, yetimleri çok sever. Yetimlere başka bir sevgisi var, muhabbeti var.
Ruha Suresi'nde geçiyor ya Rabbi Zülcelal'imiz habibini terk etmediğini, Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellemler devamlı tecellilerde, var, gafil ilahiye'de ve vahiy ile desteklediğini ifade buyurur. İşte müşrikler bundan istifade edebilirler ki Muhammed-i Rab'ı terk ettikleri Halid-i Lemyesen de ayeti celilesi ile Rabbin seni bırakmadır ve sana darılmadıdır. Müşrikler diyorlar ki Rabbi artık Muhammed'i terk etti, ona da darttı. Hayır, böyle bir şey yok. Burada Mevlamız Habibi'nin yetiğin ile öksüz oluşunu, sonra da yetime gelince sakın onu azarlama. Ve mim meseyle felatenha, yoksura gelince de sakın onu azarlama. Yedirilir, içirilir böyle bir kimse. En sonu çok güzel tamamlanmıştır bizim itikadimize göre. İnancımıza göre, yetimlere olan şefkatinden ve merhametinden. Nebi Ekrem sallallahu teala aleyhi ve sellem ben böyle sofra hazırladığı zaman hatip sofrasına otururlar.
Bunlarla git, bunlarla içeri. Buyurdu ki Ey Ebu'l Hasem yirmi sene otuz sene pislik içindesin. Senin temiz olan Allah'a Teala'nın huzurunda hak olman gerekmez. Mi? Allah'ımız temizdir. İfade edilir mi? Süphanallah diyelim tamam noksan sıfatlardan tenzih ederiz, kemal sıfatlarıyla muttasırtır. Bu ifade kullanılamaz zaten. O süphanallah, Sen dedi mutlak kendini vasfettiğin gibi her şeyinle güzelsin, bizim de güzel olmamız gerek, buyur. Dediler ki kendisine Allah'u Teala'nın yolunda en ağır olan nedir? En zor olan nedir? O da buyurdu ki ona saatte bulunmaktır. Ona saatte bulunmaktır. Vücudumu itaate çağırdım, gelmedi. Bir yıl da ona su vermedim. Artık onu biz diyemeyiz. Susuz nasıl yaşadı, nasıl gitti, bizim akli ölçülerimize göre uymuyor diyemeyiz. Biz karışamayız. Ebu'l Hasanı Arekani hazretlerinin ifadesi Allah Teala'nın yolunda en ağır olan nedir dediler.
Ona itaat fakat dedi, nefsimi itaate çağırdım, gelmedi. Ben de bir yıl ona su vermedim. Sonra ürün mübarek bir zat ki on iki sene nefsimin demircisi gidin. Çok güzel bir ifade buldum. On iki sene nefsimin demircisi idi. Kendi nefsimden ayna yapmaya çalıştım. Şimdi Mevlana'mızın bir sözü var. Demiri ayineleştirmektir. Yani şu isminizi detayiklerle, zikirlerle ayine haline getirin, nurlandırın demek istiyor. Ayet-i celileye dönersek Kendinizi zulmetten nura çıkarın. Küfür zulmetinden iman nuruna erişin. İmandan İslam'a geçin, İslam'dan İslam'a geçin. Bunu infak ediyor. Onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşinde dağılıyor. Bakara yüz yüze söylemiş, nefsimin demircisi için, kendi nefsimden ayna yapmak için onu riyazet ocağına koyuyor, mücahede ateşinde dağılıyordum. Girme örsünün üzerinde kınama çekici ile doğrultuyordum.
Beş sene kendi zatıma ayna oldum, baktım, gördüm ki belimde kibir zünnarı gördüm. Zünnar kıza ait bir işarettir. Baktım diyor ki kibr hali gördüm. Mesela bir yere gelsem de ayağa kalkmasınlar, o da mahzun oluyor. Olmaz da. Biz anlaşılsın diye söylüyorum. On iki yıl uğraştım, sonra batınımda gördüm ki yine küfre işaret olan hüzünler var. Küfürdeyim de siz itikadi olan yönünü almayın. Beş sene daha uğraştım, ondan sonra diyor ayineleşmeye başladım ve bu üstadımız Efendimiz bize üç şekilde muhabbet anlatıyor. Üstatımız Efendimiz üç şekilde anlatıyor muhabbetimize. Birisi normal halkın muhabbeti. Nedir acaba? Allahu Teala'nın hinamından dolayı, mesela Allah bize göz geliyor, kulak verdi, kendi etti, ayakları etti, işte vasıtaları lütfetti, dibimizi, farkımızı içeceğimiz her şeyimizi lütfetti, ikram etti.
Bundan dolayı avamın diyor, avamın muhabbetin Allah u Teala'nın verdiği nimetlerden dolayıdır. Ya Rabbi sen bana bunları lütfettin, ihsan ettin. Bir nefesin şükrü eda ettiremez. Mesela adamın boğazına çökülse, nedir? Tam ölecek bir hale gelse der ki ya malının, mülkünü sana olduğu gibi bir tepki vermeyi de niyaz, yokluğunda belli olur hissi desin. İkincisi sadıkların ve hakikat delillerinin muhabbetleridir. Bu nedir derseniz kalbin Allah'u Teala'nın kudretine nazar gitmesinden kaynaklanır, perdelerin yırtılıp sırların açılmasıdır. Demek ki kalpte Allah'u Teala'nın küçük kudreti sihridir. Size çok küçük bir misal. Whats gibi bir misal. O da şu, delilerle birisi oturuyor. Otururken yanına bir kedi geldi. Kedi geldiğinde kedinin ayağını oynatmasındaki yüce kudretisiyle, ayağını oynatmasındaki kudreti görür. Allah yavaş yavaş. O sadece kedinin bir ayağını oynatmasın.
Suyun akmasını nasıl izah edelim? Bir kuşun bükmesin, tabiatın yeşermesini, şu bağlardaki sırları, semavatı, arzı. Hele kendi vücudumuza baktığımızda bunu nasıl izah etmemiz lazım? Şimdi görmediğimiz için İslamiyet, onların anladıkları anca o kadardır, diyor. Neden? Bu kadarı biliyoruz. Diyelim ki siz hiçbir yere çıkmıyor. Sizin bulunduğunuz yerde bahçelerinizi sulayan bir havuz var. Ne dersiniz? Hakikaten bütün bahçeleri su geliyor. Çünkü siz başka bir yer görmemişsiniz. Sadece o havuzu gördünüz. Der ki çok büyük bir su havuzu dersiniz. Bunun yanında bir öğreti öğreti olsanız, Allah Allah, o havuzu biz büyük zannediyordur. Daha neler vardır? O böleti gören barajı görecek olsa olay mısınız? Barajı gören büyük bir göl görecek olsa der ki biz yağmur aldanmışız, ne kadar büyüktür su birikintisi, suyun toplandığı bir mekan varmış. O ölü gören denizi görecek olsa o da aynısını söyledi.
Denizi öldükten sonra okyanusu görse aklı şaşacaktır. İşte aynen budur. Bizim durumumuz budur. Şu gözlerimiz açılmadığı için, kulaklarımız da açılmadığı için bize bunlar hep afati geldi. Kitap olacak gibi işte bu. Neden? Ki? Yoktu böyle bir şey, dinlememizin bütün sebepleri buydu. Onun için Yunus Emre diyor ki görürler o haber vermezler. Görürler ama diyor haber vermezler. Görürler, bilirler ama söyleyemezler. Kime söyler? O deryaları görenlere söyler, başkasına anlatamaz. Mümkün değil. Mesela misal yine vermek icap ederse bir bakıyoruz yüklerimizin aşkına, muhabbetine, zevkine, o yaşlarında, o hastalıklı hallerinde mesela rahatsız durumları var. Hastaneye düşüyor. Yine o anda bizim gibi insanlar nasıl irşad olacak, nasıl ıslah olacak, bu gençler nasıl kurtulacak diye bir gayret ve bir çaba var. Neden? Çünkü Rabbimizin yüce kudretini görüyor. İrşadtaki esrarı görüyor.
Habibullah'ın bu yöndeki gayretini görüyor. O gayretteki çözülemeyecek sırlara aşina olduğu için, yoksa Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem arşı azamda olduğu için mi onun için? Her türlü nimetlerle Allah'ın Rasulü gezemiştir fakat bakıyorsunuz mübarek ayaklarının altına dikenleri satılır. Bakıyorsunuz uygunsuz, bunlar hayal görür, Birleşmişler. Üstat ağabeyimizin huzurunda, necaset bunları satılırlar. Buna rağmen halkılıyor Ebu Cehil'in otuz dokuz defa kapısını çalmaya bir şuurdır. Buradan tahammül edemez onlar. Şimdi burada bize ekselçeler, Ebu Cehil gibi dipnotların otuz dokuz defa kapısını çalarken biz akrabamızda Allah'ın kullarından kaç kişinin kapısını çıkalım? Yahu ruhumuzun bir şahı için nefsimizin ıslahına ruhumuzun kemal edilmesi için şu hakikatleri bulalım diye sadat-ı kiram yolunu anlattığımız kaç akrabamız var? Ne kadar komşumuz var? Ne kadar arkadaşımız?
Ondan dolayı görev bizim gibi insanlardan geçti. Çünkü biz artık türlü girda var ya Kuran-ı Azimüşem'de sadece yediğini düşünün. Biz o olduk şimdi, sizi buyurun. Biz o olduk. Biz ilacımız, hapımız, kasladığımız, derdimiz, girmemiz, içmemiz. Ama bu gördüğüm genç kardeşlerimiz, hususen de yaşıyordu, onlara düştü bu gençler. Onları yapacak çünkü bizde o aşk kalmadı. Bizdeki latifeler, eğlenmeler, arada bir de büyüklerimizden hatıralar bununla içmişiz. Fakat azimkar olan, bu esrarı gören genç kardeşlerimiz çalışır. Onlarla da hiç uğraşmayacak. Onlara selam verecek, saygı duyacak, sivri duyacak onlar çalışacak. Ama bu arada Lokman suresinde haber verildiği üzere bir gencin gayretinde ilk ayağına engel olacak olan anne ve babasıdır. O olur her iş bitti de bu mu kaldı? Başına neden bu sıkıntıyı alıyorsun diyecek olan hem de elinde tesbih olan kimse engel oluyor.
Fakat o Rabbamızın aşkı ile, Habib-i Muhammedi Muhammedi. Doğuğu için onu hiç düşün. Gözünü kırpmadan Rus Abdülbunihir gibi radiyallahu anh'dir. Şu insanlık mahluktur, hakikate hepsi. Benim hiç kızmaya, öfkelenmeye gerek yok. Tarla verim vermiyoruz. Ne uğraşacağız? Hiçbir çiftçi verim alamadığı tarla ile uğraşmaz. Yeter ki o mani olmaz, o tarla sahibi mani olmaz. Diğer kimseler vasıtası yürür, o zaman adımlarını iyi atan ikincelere iş lafız olur. O bizlere hizmet etsin. Tüni-d-i Bağdadi, Sırrı-ı Sebasti Hazretleri Hazretlerinin yeğeni. Böyle olmaması lazım. Sırrı Sakati Hazretleri'nden Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri devsattarisi. Sonra döndü dolaştı yeğenimin sohbeti oturdu. Baktı ki boynuz kulağı gitti. Şu ne büyük bir anlayış, şu ne güzel bir düşün.
Avamın muhabbeti, Allah'ın inanından dolayı, sadıkların ve tahkik ehlinin muhabbeti de kalbin Allah-u Teala'nın kudretine nazarındandır, bundan kaynaklanır. Şimdi bizim o kudreti görebilmemiz gönül gözlerimizin açıklığı ile alakalıdır. Arif ve sadıklar Allah'u Teala'nın milletsiz, hadim sevgisini bilip ona nazar etmesindendir. Buna ancak ehli tarafından anlaşılabilecek, Allah'ımızın ezel sevgisini bilen, onun rednu olsunun mahlukata olan muhabbetini bilen kimsenin sevgisidir. Onlar gönülde yaşar. Bunu da yaşantılarında hiç ders gösterir. Yahiv bin Muaz, Kai Kaidesallahu Sırr Hazretleri'ne muhabbet denizinden, bir katle Çince ne dersindir? Muhabbet denizinden bir yudum Çince ne dersin efendim? O da muhabbet şarabına dönüşen alemin tamamını içtim, böyle olduğu halde susuz kaldım. Ona ne dersin dedim.
Sen muhabbet şarabından, Allah ile dostluk şarabından bir yudum içmişsin, bir yudum kendinden geçmişsin. Ben ise dedi Allahu Zülcelal'in mevlamızın muhabbet şarabına dönüşen, Adem'in tamamını içtiğim halde susuz kalıyorum, sen buna ne diyorsun? Nimetlere mazhar olursun. Az için gördüğümüz ve kendimizden geçerken onlar tarifi mümkün olmayan aşk ve muhabbet yenisine dalmışsak ve bunun için de arz ettim ya riyazetle, takva ile buna yetişmişler. Allah'u Teala'yı nerede buldun demişler. Mevla-yı Zülcelal'i, efendim sen nerede buldun? Kendimi görmediğim zaman dedim. Çok güzel bir beyit vardır. Sen çıkınca aradan, kalır seni yaradan. Sen çıkınca aradan, kalır seni yaradan. Bir kere kendi benliğimizi, nefsimizi çıkaracağız. Bu çıkmıyor öyle çıkarız ne dediğimize bakma çıkmıyor. Onu attığımız zaman, kendimizi Mevla-yı Zülcelal'in yolunda feda ettiğimiz zaman mümkün olur, aksi halde olmaz.
Kendimi o zaman Mevla'mı buldum. Bir gün üstadımızın üstazı kendilerine görev verdiğinde nasıl hissediyorsunuz şu anda kendinizi deyince efendim işte arkada Ebubekir var, Ömer var, Osman var, Ali var, Büyük sahabeler var radiyallahu anh ve Necmin. Bir çocuk da onlara yol göstermeye çalışıyor. Gelmişler bir yere, bir adres soruyor. Mesela diyor ki bir düğün varmış burada, o düğün yeri nerededir diyor. O da önlerine düşüyor. Yalnız arkadakiler çok büyük olduğu için acaba onlara hiç şaşırmadan yollarını gösterebilir miyim diye büyük bir endişe içerisinde. Ben diyor kendimi aynen böyle görüyorum. Bu neden oluyor? Mevla'yı bulmasından oluyor celle celalühü. Onlar zaten bulmuş, geleceği yere girmiş. Onlar için hiç sıkıntı, bir meşakkat yok. Bak o şöyle latife ederdi, şöyle gülerdi, şöyle yapardı, sen onu geç, o bulacağını bulmuş. Onun latifeleri latiftir.
Onun tavırları, hareketleri hep Mevla'nın süzgecinden geçmiştir emri doğrultusundadır. Biz onları anlayamadığımız için kafamız başka hallere dönmesin, gönüllerimiz başka bir yerlere akmasın. O bulmuş bulacağım her anı Mevla ile olunur. Bunu isabet edemeyiz. Kendimize bakalım. Allah'ın sevgili bir konu, ölü bir beden, olmayan bir kalp, ölü bir beden, olmayan bir kalp, yanlış bir ruh, onların diyor tarihi var. Neymiş? Ölü bir beden. Beden ölürmüşse yürüyoruz, oturuyoruz, kalkıyoruz, yiyoruz, içiyoruz. Ölü beden demek. Ölü beden onların kasaplandığı zaman bir başkasından intikam almak için emri ilahinin dışına çıkmaz. Onda hasetlik diye bir duygu olmaz. Gıybet diye bir kelam olmaz. Onlar bir hesap içerisine girmezler. Ölü bir beden, bedenleri ölmüş onların. Ölmeden evvel ölmüş.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yeryüzünde gezip dolaşan cenazeye bakmak isteyen sıdri I Azam'a baksın buyurdu. Bunlar o hale gelmiş. Gelişeceği noktalara gelişmiş Allah'ın izniyle. Olmayan bir kalp, yahu kalpçisiz insan yaşar mı? Kalbi mevla olmuş demek. Hep onun muhabbetiyle donmuş, yanlış bir ruh, fenafillah olmuş, beka olmuş kimselerdir. Buyuruyor ki mübarek zat bize, şu üç hali elde etmeden şu dünyayı terk edip ahirete gösterin ama şu üç hali mutlak elde ediyor diye gözünüz yaşlı olsun. Yaşarları. Uşarması için tuğbilenler uzun endişeler olmaz. Dünyanın muhabbeti, kalpler kazmaz. Nefsin arzuları ve istekleri. Dillerimiz yanlış konuşmaz. Gözlerimiz eğri aramaz. Ellerimiz, başka yollarda, ayaklarımız, Rabbimizin razı olmadığı yerlerde gezmek, dolaşmaz. O zaman akmaya başlar. Çünkü gözde bir mani yok. Yaşın gelmesi için bir engel yok. Suyun gözü açılmış.
Yani dediğim gibi tamaile eğlence diri hodriaşinir, Allah'ımızın razı olmadığı hallerle dolmamış. Onlar tamamen boşaltılmış. Mahallere göre değişir, mesela diyor ki üç metre kazdığımız zaman dehhas su çıkıyor. Bazı yerde de biraz mesafe uzuyor. Yani o dolu dolan uygunsuz maddeler kaldırıldığı zaman, siz toprağı kazıyorsunuz, kazdığınızda sıkıştırıyor. Biz diyoruz gönül gözlerimizle bu pınarların kaynaması için bir kere arz ettiğim o fena haller kalktığı zaman gözü yaşarmaya başlar. Ona konuşmanıza gerek. Anlatmanıza hiç gerek yok. O dağa baksa ağlar durur. Geldi ya bir dağdır, şekilsiz, biçimsiz gibi görünüyor ama orman onun üzerindedirdir ve yerin dengesini sağlıyor ve içtiğim bize hayat veren su onun altından çıkıyor. Dev ağlamaya başlar. Gözünüz yaşarmadan gaflete göçmeyin. Böyle olsun ki Hazreti Ömer'in radıyallahu anh ağlaya ağlaya, sadece Hazreti Ömer değil radıyallahu anh, dolu.
Ama kitaplarda daha ziyade ismi adileri geçtiği için diyorum, aynen bir taşın üzerinden sulaklıyor ya, halka halka sülün aktığı o işaretlerden belli oluyor. Onun gibi yüzünde iz meydana geldi. Ehlullah'ın görürsünüz böyle yüzlerinde o işaretler vardır. Kabarcıklar meydana gelmiştir. Bu göz yaşından olur. Hatta gözünün yaşının ateşinden dolayı böyle sivilceler kaldırmaya başlar. İkincisi heybetinden, idrarından kan gelecek bir hal zuhur üzere. Allah'ın azamet-i ilahiyyesinden dolayı diyor. İdrarından neredeyse kan gelecek bir hale düşün. Üçüncüsü derileri de incelmeye başlar. Kemikleri de erilmeye başlar. Bunu Ehlullah mesela onlardaki bir yaşantıdır, haldir, onlara mahsus bir durumdur. Mesela elini tuttur. Elimizi tuttuğu zaman o bütün halini çözerse, devrinde geçimsizliğin mi var? Çocuğun hali ve durum mu değişiyor? Sıkıntın mı var? Derdin mi var? Hastalığın mı var?
Nefsani ve ruhani nasıl bir sıkıntın var? Hepsini çözer. Yahu bu olacak bir şey değil. İlla şu maddi alemden misal verilecek de biz o zaman anlayacağız. Adam ölmüş gitmiş. Yahu bir saçının teni bulunacak olsa biz çözeriz diyor veya bir kanında adam ölmüş. Gömleğine bulaşan bir kanı öyle bir araştırıyor ki bu adam zehirlendi mi, yoldu, derdi hastalığı nedir, sıkıntısı nedir buluyor. Yani bu bir saçını kendinden buluyor. Teknik olarak buluyor. Bir evliyaullah gönlündeki manevi teknikle, kalbindeki ruhani zenginlikle hiç evladının durumunu elini eline aldığı zaman bilmez mi? Şimdi bizi fazla da konuşturmayın. İmtihan için sohbetine yerine göre cenabet birisini de oturtturabilir. Belki beni bilemelidir. Bilirler hod, haber vermez. Ya ben şöyle derim inanıverdim. Efendim bunu şahıslarına havale ediyorum. Birincisi gözyaşı, gözünden yaşar.
İkincisi Allah'ın azametinden dolayı iktidarındaki akıntı bile değişecek diyor. İlla kan gelmesi değil bu. Kan gelsin demiyor. Bu kadar ızdırap içerisinde oluyor. Üçüncüsü kemiklerinin de incelmesin. Demire ki efendim amellerin fazileti nedir? Allahu Teala'nın zikri, Mevla'yı zikredeceksiniz. Ya oturuyor, kalkıyor, hepsi zikir eder. Zaten cisimleri zikir vermiyor onları. Bununla birlikte dilleri de zikirde. Ne yapıyor? Bizi ilşada çalıştırırız, dağa açar. Nerede otursak, kalsa hayırlı kelamlarda bulunuyor. İkinci olarak sakınma, Allahu Zücc Celal'den korkuyu taşıyor. Üçüncü olarak cömert kimselerdir. Dördüncü olarak Salihlerle beraber bulunurdu. Dediler ki efendim kalplerin en nurlu olanı nedir? Kalplerin en nurlu olanı içinde Rabbi zü'l-celalin sevgisinin dışında hiçbir şey bulunmayandır. İşlerin en iyi olan nedir?
İçinde mahluk düşüncesi olmayan veya bulunmayan, gösteriş bulunmayan kimsedir. Nimetlerin en iyisi nedir? Kendi çabamla, kendi gayretinle elde ettiğimdir. Eğer kendi kazancımız olsun her şey bir şey. Yemede, içmede ağzın tadı meydana gelir, Gevdeki geçim hasıl olur. İnsanlarla çok hoş bir alem zuhur eder. Allah'u Teala'yı dinleyici görmedikçe söz söylemeyiz. Zaten dinleyici Rabbımın Semi'undası idi ama bu sizin diyor kalbinize gerdetsin. Eğer bir söz söyleyecekseniz Rabb'ım beni mutlak duyuyor, şunçesi ile konuşun da yanlış söze dalmayın. Arkadaşların en iyi olanı nedir? Yaşamı Mevla ile olandır. Artık izahını inanıyorum. Konuşan Mevla olmadıkça söylenen sözü dinlemeyiniz. Yahu bunu söylüyor şimdi. Kimse kendisini berbat etmesin istemezsin sen. Şimdi önünde üzerine gazı benzini dökmüş, kibriti çakmağı onu da çakmış. Hiç razı olabilir misin? İsterse senin en büyük hasmın olsun.
Aman hasmın bilelim kesin adam yanıyor, bağırırsın yanıyor. Diyelim ki onuncu kattan kendisini atmak için adam yukarıya çıkmış, sarkıtıyor kendisini. Ne yaparsınız? İtfaiye de haber verirsiniz, gemiyete de haber verirsiniz her yere ve koşarsınız aman ha adam kendine atlıyor, yok olacak helak olacak. Hani eğer biz konuşmuyorsak, konuşan kimselere de acıyarak uygun bir dille onun da kopulmasını temin edecek. Çabamız bu olacak. Konuşanı Allah olmadıkça Celle Celalühu böyle bir kelamı da dinlemeyiz. Hep hayır kelam olsun. Efendimiz buyurdular ya maddeler halinde, geçer sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ya hayır söyleyin ya da Kul gafil olmadığını nereden anlar deyince, Allahu Zülcelal'i zikrettiği zaman baştan aşağı Allahu Teala'nın onu zikrettiğini kavrarsa, Kendisi Allah diyor mesela namaza duruyor bir kere dediler.
Namaza durduğumuzda Rabbimizle aramızdaki perdelerin kalktığını hissediyoruz. Oruç tuttuğunda takvaya, cihadında Her okunuşta değişir. Gelin, endüstriyel okuyalım, kendinize dersler çıkaralım. O kitaplar kolayına yazılmadı bu müsaade eder ama anlayamıyoruz derseniz bunun arka kısmında kitapların dikkatçesi var. Eğer daha da anlayamıyoruz derseniz yeni dünya ilgisinden, Sani Sucan'ımızın, Hashyazallahu Sır'a yazıları çok sadeleştirmiş şekilde bir üstadadimizin sohbetlerinde güzel ruhlar
Kaynak: Genel
Evliyaullahın Kerameti ve Manevi Yolculuk | Mihmandar