Kıymetli dostlarımız, bugünkü manevi yolculuğumuza Allah'ı Zikretmek Gönüllere Şifa verir başlıklı sohbetle devam ediyoruz. Muhlis kesbidir. Muhlas vehbidir. Zikrin Anlamı. Zikir kelimesi hatırlama manasına gelir. Yalnız bu hatırlama güzel olan, hayırlı olan, iyi olan işlerde vuku bulan bir hatırlamadır. Eğer bir insanın iyiliği, güzelliği anlatılmışsa geçen gün sizi zikretmiştik denir. Eğer kötülüğünden bahsedilmişse zikriniz geçti denmez. Öyleyse namaz zikirdir. İnsanlar arasında iyi münasebetler, güzel komşuluk, aile arasında güzel geçim, ticari hukuka riayet bir müminin gönlünü almak zikirdir. Çünkü Allah hatırlatan her şey zikirdir. Manevi hayata baktığımızda meşayih-ı kiramın kendilerine tabi olan insanların Allah'a itaat etmeleri, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine ulaşabilmeleri için birer vasıta olduklarını görürüz. Zikrin Gayesi.
Zikir yapılmasından maksadımız muhlis vasfını kazanmaktır. La ilahe illallah diyen cennete girecektir buyrulmaktadır. Ama muh lisan şartı vardır. Nedir bu tabirin manası? Muh lisan her şeyi Allah rızası için yapmak demektir. Muhlis ve muhlas tabirleri farklıdır. Muhlis ismi faildir, muhlas ismi mefuldür. Bu farkı talebeliyim esnasında düşünürdüm. Kastamonu'ya gittiğimizde Mehmet Fevzi Efendi bana bakıp muhlis kesbidir, muhlas vehbidir diyerek meseleyi derhal halletti. Muhlas olabilmek için uğraşmalıyız. Böylesi bir kimseye rızayı ilahinin dışında bir şey yaptıramazsınız. Hesabı kitabı yoktur. Her yaptığı Allah rızası içindir. İşte zikrin neticesi budur. Mürşid dediğimiz zaman dönüştürücü aklımıza gelir. Bulunulan halden Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemin istediği güzel hale ahlaka dönüşmektir gaye. Vazife almak hususunda da eksiklikler var. Ulu orta kim vazife alacak deniliyor.
İnsanlar birbirine bakıyor. Bunun hiçbir anlamı yok. Aldıktan birkaç gün sonra bu vazife unutulacaktır. Bir kere cezb olunması gerekir. Kalben muhabbet edilmesi gerekir. Bu muhabbet bu zevk olmadan vazife alınmaz. Girişler üç çeşittir. Birincisi sadece Mevla'nın rızası için girenler. Bunlar hakikaten faydalanan kimselerdir. Allah'ın muhabbetine bu yol vasıtasıyla ulaşmaya çalışırlar. Kimileri de şu girdi, bu girdi, eben de gireyim diyerek vazife alırlar. Öteki çıktığı zaman tabii o da çıkacaktır. Bir üçüncüsü de teşviklerle ders alanlardır. Bunlarda ne kadar teşvik edilirlerse o kadar yol alırlar. İslam ahlakındaki en büyük gaye ne yaparsak yapalım yaptığımız işi Allah rızası için yapmaktır. Birinci şart budur. Muhlas olabilmektir. Sonra takva gelir.
Şeyh Mustafa Efendimiz dediği üzere tıpkı günümüzde doktora gitmeden bazı aletlerle bazı ölçümlerin yapılması gibi bizim de kendimizi ölçeceğimiz iki tane işaret vardır. Birincisi ibadetü taati zevkle yapabilmektir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin buyurduğu üzere arşı azamın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıftan birisi de ibadetü taatini zevkle yapan gençtir. İnsanlar bu noktada ikiye ayrılır. Emir olduğu için yapanlar, bir de zevkle yapanlar. İkinci ölçümüz ise Allah korkusunun artmasıdır. Bu zikirleri yapmaktan maksat takvanın meydana gelmesidir. Bu zikirler sayesinde iki sınıf insandan zevk almak için ibadet yapan insanlardan olmaya çalışırız. İbadetimizi zikirler sayesinde zevk içerisinde yaparız. Kuru kuruya değil manasını düşünerek ve o anda yaşayarak ibadetini yapan insanlarla bizim aramızda fark vardır. Üç. Zikrin adabı.
Binlerce defa Allah demektense huzurla bir defa Allah demek daha üstündür. Tesbihi nasıl çektiğinizi bilmeden, anlamını düşünmeden yapmaktansa anlamını düşünerek, azametini tefekkür ederek ve onun hayata geçirilmesinin idrakinde olarak yapılan zikir evladır. Farasa duyduğum kadarıyla beş yüz defa Allah diyoruz. Fırsat bulamasak olur ama sandalye üzerinde falan değil. Daha sakin ve karanlık bir ortamda dış alemle irtibatımızı keserek kalbimize, gönlümüze dönerek bunu yapmalıyız. Kuran gece indirildi buyurulmasının bir anlamı, bir sırrı vardır. İsra suresinde Cenabı Hak habibini Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya gece yürüttüğünü haber veriyor. Geceleri göz dinlenir, kulak dinlenir, kalp dinlenir ve kişi bütün potansiyeliyle kendisini zikre verme imkanı bulur.
Sami Ramazanoğlu Hazretleri Gaddesallahu Sirahü'l aziz, gündüz yapılan taatle gece yapılan taat arasındaki farkı eğer ders gece yapılmaz da gündüz yapılırsa kazaya kalan oruç gibi olur buyurarak haber vermektedir. Temiz bir seccade üstünde oturulur. Huzurla Allah denir. Beş yüzünde dil damağı yapıştırılır ve hareket ettirilmez. Ocağın üzerine su koyduğumuzu düşünelim. Ocağı açarsınız ve su ısınmaya başlar. Başlangıçta parmağımızı suya değdirirken daha sonra dokunamaz oluruz. Nihayetinde neredeyse buharına da parmağımızı yaklaştıramayız. Önceleri hafif atışlar hissedilir, sonra gümbür gümbür kaynar. Kalp de aynen bunun gibidir. Önceleri yanar, bazen iğne batar gibi gelir insana. Daha sonra ara ara vuruşlar meydana gelir. Koşup da durduğumuzda, heyecanlandığımızda olduğu gibi kalbimiz sanki fırlayıp yerinden çıkacakmışçasına hareket eder.
İkinci beş yüzde içe verilmek suretiyle kalp zikre geçer, gönül arınır, temizlenir. Dört. Ferdi ve cemaat halinde zikir. Zikir, ferdi ve cemaat halinde olmak üzere ikiye ayrılır. Ahmed bin Hanbel hazretlerinin Müsnedinde de geçtiği gibi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e Ali radiyallahu anh gelmiş ve Ya Rasulallah benim için bir telkinde bulun demişlerdir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de mübarek gözlerini yumarak üç defa kelime-i tevhidi okumuşlardır. O da huzur ve huşu içinde Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemi takip etmiştir. Bu ferdi zikre örnektir. Bir de cemaat halinde olan zikir vardır. Ashab-ı Kiram'ın bir araya toplandığı bir mecliste Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem cennet bahçesine uğradığınız zaman meyvelerinden iyiyim buyurmuşlardır.
Ashap cennet bahçesi ve meyvelerinden maksadın ne olduğunu sorduğunda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zikir halkalarıdır buyurmuşlardır. Kuran-ı Kerim'de de geçen aşk ehli bir basir zümre vardır. Bu insanlar gönül ehli insanlardır. Asırlar boyu devam ettiği söylenen salihlerle meşayihin çatışması aslında yoktur. Cenabı Allah sevdiği kullarını dinde ince anlayış sahibi kılıyor. Fakihler şer'i meselelerde delilleri ortaya koyarak yürümüşlerdir. Aşk ehli insanlar bunları bilmekle beraber zahiri yönü asla terk etmeden işin kalbi, ruhi, manevi yönüyle ilgilenerek bilginin esasına erişmişlerdir. Nitekim Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem kişi bildiği ile amel ederse Cenab-ı Allah ona bilmediğini malum kılar buyurmuşlardır. Evliyaullah'ın bu vasıta ile eriştikleri bir nur vardır. Bir haz vardır. Biz buna ehil olmamakla birlikte ehil olanların yanlarında bulunduk.
Sohbetlerinden istifade ettik. Beş. Açık ve gizli zikir. Hal ehli insanlardan gördüğümüz, duyduğumuz kadarıyla açık zikir ve gizli zikir telkini şeklinde iki usul bulunmaktadır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ölmek üzere olan bir kimseye kelime-i tevhidi telkin etmişlerdir. Bu açık zikre örnektir. Gizli zikir ise Kuran-ı Kerim'de sayılamayacak kadar çok ayet-i kerimede haber verilmiştir. Uyuyan adamı nasıl uyandırırız? Ona Abdullah, Abdullah diye sesleniriz ve onu uyandırmaya çalışırız. Uyandıktan sonra bağırmaya gerek var mıdır? Allah hepimizi ıslah etsin. Ortak bir hastalığımız var. O da gaflet hastalığı. Bu hastalığın ilacı hakkı tavsiye etmektir. Bu da insanların durumlarını göz önüne alarak yapılmalıdır. İtikadi hata içerisinde bulunan, inanç hususunda tamamen ters olan bir kimseye zikir telkini yapamazsınız.
Zikir hatırlatma manasına geldiğine göre sadece hatırlatma amacıyla ibadet ve taat konusunda bilgi verilir. Bu konuda elinden geldiğini yapmaya çalışan insana da hususi zikirler telkin edilir. İmam Rabbani Hazretleri'ni unutmayalım. İmam Rabbani Hazretleri vahdet-i şuhud makamında olduğu için delilleri ortaya koymak suretiyle hareket etme yoluna gitmiştir. Muhyetdini Arabi hazretlerinin başını çektiği bir zümreyse meselelere her şeye fena makamından bakmak suretiyle yaklaşır. Her ikisinin de geldiği nokta aynıdır. İmam Rabbani Hazretleri Muhyiddin Arabi Hazretleri'nde olduğu gibi hem zahiri hem de batıni yönde söz sahibidir. Bizim gibi insanlar bunları tefrik edemeyeceği, ayırt edemeyeceği için hep İmam-ı Rabbani Hazretleri'nden bahsediyoruz. Bildiğimiz kadarıyla Muhyiddin Arabi hazretlerinin eserlerini okuyarak İslam'a girenlerin sayısı çok fazladır.
Onun kitaplarını okuyarak İslam'a giren, ona hayran olan pek çok insan var. İlkokul çocuğu, Cebir'i, bir bilinmeyenli, iki bilinmeyenli denklemleri, kök almayı, sinüsü, kosinüsü, tanjantı, kotanjantı herhalde bilecek değildir. Ne yapacaktır? Birer ikişer sayacaktır. Toplamayı, çıkarmayı yapacaktır. Belki bölmeye ikinci sene sıra gelecektir. Daha toplamayla, çıkarmayla meşgul olanlar kalkıp da cebirle, geometriyle meşgul olacak olurlarsa tabiidir ki Muhyiddin Arabi Hazretlerine olmadık sözler söyleyeceklerdir. Keşke o makama gelinebilse. Bu büyük zat anlaşılabilse. İmam Rabbani Hazretleri kötülük içindeki insanlara zikir telkininde bulunup bulunmama hususunu soran talebelerine bu insanlara da zikir telkininde bulunulması gerektiğini umulur ki kurtulmalarına vesile olacağını ifade etmişlerdir. Altı. İnsanın yaratılışında yer alan dört unsur. Anasırı erbaa.
Bedenimizin yapısında eskilerin deyimiyle anasırı erbaa vardır. Su, hava, ateş ve toprak. Eksikliğimiz olduğu için kendimizden örnek verelim. Üstadımızın sohbetlerinde bağırma meydana gelir, duramaz, meclisin ortasına yürürdüm. İzmir'den bir cemaat gelmişti. Cemaate hacasın efendimiz Kadiesallahu siraü'l aziz, Sami Ramazanoğlu efendimiz Kadiesallahu zirraü'l azizden bahsediyorlardı. Bu esnada ben bayılıp düşmüşüm. Bu hadise Sami efendimiz haber verildiğinde unsur-u narisi yanmış buyurmuşlardır. Dikkat ederseniz bir mürşit tarifi yapacağım. Şeyh vücuttaki anasırı erbaanın dozajını ayarlayan kimsedir. Şeyh vücuttaki anasırı erbaanın dozajını ayarlayan kimsedir. Bu kafayı oynatma değil düzeltme mesleğidir. Bu sebeple kafasını oynatan kaç kimse vardır? Hakiki bir mürşid bırakın kafayı oynatmayı hasta hali sıhhate dönüştürür Allah'ın izniyle. Gezbe kalbin Allah'a yönelmesidir.
Ses hızı, ışık hızı onun yanında çok yavaş kalır. Vücut yapımızdaki dört unsurun dozajını ayarlayıp nefsin esaretinden kurtarıp ruhun emrine verilmesine manevi hayat diyoruz. İşte mürşid de bunu gerçekleştiren kimsedir. Maneviyat bizi kendimize zulmetmekten kurtarır. Hazreti Adem aleyhisselam yasak meyveden yiyince Cenabı Hak nefsine zulmettin buyurmuştur. Mürşitler de bizlerin elinden tutup bizleri Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin muhabbetine ve zatının aşkına teslim ediyorlar. Bu dört madde nefsin eline geçerse ne olur? Hava nefsin elinde olursa her tarafı yakıp yıkar. Ruhun elinde olursa o ya dönüşür. Asrı saadet hayatındaki değerini ölçemediğimiz hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz diye buyrulan o güzide insanların ahlakını kendine örnek edinen insanlar ortaya çıkar ve huzur ortamı meydana gelir. Yedi. Beş ruhani zikir merkezi. Letaifi hamse.
Vücutta sadrımızda beş tane letaif vardır. Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa. Bunlar emir alemidir. Halk da bedenle alakalıdır. Gönül Allah'ı zikrettiği zaman ne bir ticaret ne de bir alışveriş onları Allah'ın zikrinden alıkoyar. Nasıl alıkoyar ki? El kar da gönül yar da sözü mucibince el dünya işiyle uğraşırken gönül yar olan Allah'a meşgul olur. Kafa ile gönül birbirinden ayrıdır. Sami Efendimiz Hazretleri Aziz ne güzel ifade buyuruyor. Bir araba ile misal veriyor. Arabanın motoru çalışmasını temin ediyor, direksiyonu da sağa sola nereye gidecekse onu yerine getiriyor. Gönül bir motor gibi Allah'ı zikreder, kafada dünya işlerini tedbir eder, ayarlar. Bütün işlerimiz kalple alakalı olacak olursa o işte yalnızlık olmaz. Ticarette, günlük işlerimizde, yaptığımız bütün fiillerimizde haksızlığa gitmeyiz. Kalp salih olursa vücut da salih olur. Kalp fesada giderse vücut da fesada gider.
Göz harama bakar. Kulak isyana düşer. El hayır yapması gerekirken hırsızlığa meyleder, memleket fesada uğrar. O bakımdan bütün insanlığın kurtuluşu kalbi ihyaya bağlıdır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin Mekke döneminde inen ayetler daha çok kalbi olan vazifeleri bildirir. Sekiz. Letaiflerin zikre geçmesi. Zikir başta lisan ile olur. Allah dedikçe kalp dediğimiz yer yanmaya başlar, sonra vurur. Vurduğu zaman iç aleme döner. O zaman sağ memenin iki parmak altında olan ruh letaifinin üzerinde durulur. Aynı haller burada da gerçekleşir, ardından normal hale geçer. Huzur halini izah etmek gerçekten zordur. Tatmayan bilmez dendiği gibi izahta zorlanıyoruz. Sır dediğimiz yer kalbin üst kısmındadır. Hafi dediğimiz yer ruhun üst kısmıdır. Ahfa döşümüzün ortasıdır.
Dışarıdan belli olmaz ama Esad-ı Erbili Hazretleri gül yaprağının her noktası güldür buyurdukları gibi vücudun da her noktası Allah'ı zikreder. Letaiflerin her birinin biner perdesi ve nuru vardır. Sadırda bulunan beş letaifin ve vücudun maddi yapısını oluşturan su, hava, ateş, toprak ve nefsin Mevla'yı zikretmesiyle salik nehirlerin deryaya akması gibi rahmet okyanusuna kavuşur. Vahdet deryasında kaybolarak vuslata erer. Günümüzde dersler rızıkta temizlik tam hasıl olmadığı için letaiflerin hareketiyle geçiliyor. Günümüzde insanımız manadan ziyade maddeye yönelmiş durumda. Çoğumuz menfaatim ne olacak, geleceğim, geçimim ne olacak, çoluk çocuğum ne olacak gibi endişelerin içinde kaybolmuş durumda.
Allahü Teala'nın istediği Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin yaşadığı gibi bir hayatı nasıl yaşar, çevremde de yaşatılmasına nasıl gayret ederim bunları düşünenlerimizin sayısı çok az. Eğer bu düşünceyi sağlayacak olursak ahireti dünyanın önüne alacak olursak Allah Celle Celalühu'nün aşkını ve muhabbetini nefsani arzuların önüne alacak olursak birbirimizle olan ilişkilerimiz, ailemizle, çoluk çocuğumuzla olan ilişkilerimiz bütün maddi değerlere bakış açımız değişecektir. Yaptığımız zikirlerin bizde yapacağı en büyük etki maddeyi de Allah'ın emrine vermek olacaktır. Her şeyimizi, düşüncemiz uğrunda feda etme aşkı ve zevki temin edilirse zikrimizin amacı yerine gelmiş olur. Toplumda isar yerine getirilirse bugün ben alışverişte siftah yaptım, komşum yapmadı diyebilecek insanlar yetişecek olursa o toplumda huzursuzluk olur mu? Olmaz.
Savaşlarda tam ölmek üzere olan ve suya ihtiyaç duyan ashabı kiram yanındakini göstererek suyun kardeşine verilmesini ister. Bir diğeri diliyle ifade edemese bile gözüyle yanındakine işaret eder. Böyle bir toplum elbette ki huzur içinde olur. Mühim olan gönlü derviş edebilmektir. Gönlün derviş eyleyen, hırkaya muhtaç değildir sözü önemlidir. Tevacüd ve cezbe halleri, coşkunluk halleri şer-i Şerife uygun davranılacak olursa caizdir. Aksi halde büyük tehlikeler zuhur edebilir. Rabbinin huzurunda hesap vereceğinin bilincinde olan zikirle kalbi eğitimini yapmış insanların oluşturduğu toplumlarda huzursuzluk da olmayacaktır. Ayaktayken, otururken ve yan olarak yatarken her an üzre zikri bize Cenabı Allah haber vermektedir. Toplumdan uzaklaşmadan, zikir meclislerinin lezzetinden Cenabı Allah hepimizi nasipdar eylesin. Amin.