Dedem bir türlü kendisini bırakamaz. Her hızlısa Hazal da bir kişi çıkar. Eve gelip ev değil, bahçede bir palaç. Alaçayı bilirsiniz çadır bizden, bunlar hasır parçalarında bir araya gelmek suretiyle bir araya gelmek suretiyle, Mihrane gelen bir civcivti. Onu alışık da olamaz. Allah Allah, bu hiç harekette bulunamayan, nereden kadın diye sağa bakar, sola bakar sonra biraz daha ileriye gittiğinde bir park su aldı, orada görür. Ne bu halin der, onu anlatmaya başlar. Kurban olduğum der. Ben baktım, Allah'cığım, şu buglarından Allah'ın sesini duydum. Taştan Mevla sesini duydum. Topraktan duydum. Hep kainatın zikrettiğine şahit olunca tahammül edemedim. Bu atta önünde bir duvar var. Çıkıp dağlara gidesim geldi dedi. Allah'ımız her an lokmayla dillerimize sahip olmakla, gönüllerimizi muhafaza etmek suretiyle iç kulaklarımızı artsın. Gözümüzdeki manevi perzeleri kaldırsın.
Gönlümüzdeki Ebu Cehil diyor ya Ya Muhammed seninle bizim aramızda diyor perdeler var. Ben sen nedir, sen dinlemiyorum dediği gibi Allah korusun. Yanlış tavırlarımızdan dolayı onların kalpleri kilitlidir buyruluyor. Ve kilitlidir Cenabı hak muhafaza buyursun. Açınca tabii belli olur. Biz buraya nasıl girdik onu şu anda birden kestiremiyorum. Herhalde dünyanın geçici olup ahiretin ebedi olduğunu bildirmek, Mevla'mızı bütün varlıkların zikrettiğini, Muhyiddin Arabi hazretlerinin ifadesine göre kalpte Allahü surra, Allahü Zülcelal'i en çok zikreden taşlar ve topraklardır. Çünkü hiçbir şeye ihtiyacı yok. Ondan daha az zikreden nebata bitkilerdir. Çünkü onlar böyle sulandığı zaman, sallarına sağa sola meyil meydana gelir, o anda bir ferah duyarlarmış. Üçüncü olarak Allah'ı nebatattan da daha az zikreden hayvanlardır.
O da duyguları var, ondan sonra yavrusu var, yemesi, içmesi var, bağırılması var. Ondan da daha az zikreden insanlardır buyuruyor. Buyurulduğu üzere, bir damla kan ve din hürlü endişe. Halbuki bu endişeleri zikir yapamaz mıyız? Yapar. Şöyle olur. Biz zannediyoruz ki gece üçte veya dörtte kalkacağız, seccadenin üzerinde sinsile-i şerifeyi okuyacağız, kaza namazımız varsa kazayı kılacağız. Ondan sonra yüz on bir istiğfarımız, Seyyidü'l istiğfar, yüz on bir tevhid, bir muhammeden resulullah sadıkul ve ahirimi, Yüz on bir salahü selam mukaddime dersinde ilk aldığımız derste üç İhlas. Bir fedafe, bir Nasip, bir Allahuumme salahü Fatiha, beş yüzde Allah diyor. Asıl ders ise üç gün istihgareye yatıyoruz. Buna ilaveten sekiz sure ölüm tefekkürü, rabıdamız ve beş yüzü dıştan, beş yüzü de içten Allah diyoruz. Biz zannediyoruz ki seccadenin üzerinde bu vazifemizi yapınca tamam, hayır.
Bunu tamamladıktan sonra biz kalkıyoruz. Evimizin işlerine başlıyoruz. Ne yapıyoruz? Bilmem tabii herkese göre değişir. Evin temizliğidir. O temizlik de zikirdir. Nasıl zikir? Ben işte elektrik süpürgesini alıyorum. Temizlemeye çalışıyorum odaları bunun. Zikir neresinde? Zikir bunun her yerinde. Nasıl her yerinde derseniz, duygu olarak ben bu evi temizliyorum ama gönül evimi temiz et, gönül evini dost gelecek kondurmaya diyen Yunus Emre gibi, gönülümü kirlerden, günah paslarından arındırabiliyor muyum düşüncesine sahip olabilmek bizim o anda zekerli olmamız demektir. Ondan sonra biz kalkıyoruz, ne yapıyoruz? Kalktığımızda biz, işte evin beyefendinin, iğnelerini yapıyoruz. Çayını koyuyoruz. Yanına zeytindi, peynirdi, iç. Burada da zikir var mı? Çok iyi bir zikir var. Bu bizim peynirdi, zeytindi. Eğer bir böreği, küreği varsa onlar bunlar benim midemin gıdasıdır.
Ruhumun gıdasını nasıl temin edeceğim düşüncesi o anda zikirdir. Canım bizim işimiz çok gücümüz yok. Onu da anlatacağım size. Evet. İnşallah. Sonra o çayı kaynatıyoruz. O çayın kaynaması rabıta demektir. Bir kere gönül, gönül rabıta-ı Şerife ile ne yapıyor, harekete geçiyor. Gönül ısınmaya başlıyor. Daha sonra yanıyor, daha sonra böyle pıt pıt pıt atıyor. Ondan sonra ne yapıyoruz, demliyoruz. Biz bir kerecik umbabta da demlenmedikçe mümkün değildir. Demlemeceğiz. Daha sonra evlatlarımız var diyelim. İşimiz günümüz bunlar gönül meyvesidir. Yarın ahirette eğer iyi bir terbiye görürse yetişmemize vesile olacaktır düşüncesi nedir? Bu da aynı zamanda zikirdir. Bu duygularla yaptığımız zaman işimizi gücümüzü hepsini zikir yapmış oluruz. Şimdi biz İmamı Gazali'nin ey Adil yolcusu diye ifade buyurduğu bu dünyanın geçiciliği hususunda birkaç söz etmek istiyor.
Dünyanın geçiciliği hususunda birkaç söz etmek istiyorum. Bir insan ne kadar çok yaşarsa yaşasın, sonunda ölecektir. Son nefeste imanla göçüp göçmemesi, göçmeme tehlikesi dahil kabir, mahşer derken yol boyu tehlikelerle doludur. Tutunacağımızdan Allah'ın rızası için yaptığımız kulluktur. Bir de yüce Rabbimizin yaratıklarına karşı yapılacak insanlık hizmetleri ve onların yardımı gelebilir. Resulu elhamdülillah şöyle buyuruyor sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir kimse ölüp ruhu bedenini terk edince şöyle bir ses gelir. Sen dünyayı mı bıraktın yoksa dünya seni mi? Sen dünyaya mı dünyayı mı topladın yoksa dünya seni mi toparladın? Sen dünyayı mı öldürdün yoksa dünya seni mi? Yıkanmak üzere neşire konulduğu zaman üç defa üst üste şöyle bir ses gelir. Kuvvetli bir bedenin vardı. Onu bu derece zayıf düşüren nedir? Çok tatlı bir dilim vardı. Güzel güzel konuşuyordun.
Şimdi seni kim susturdu? Kaç tane çok sevdiğin dünya dostları vardı. Han, şimdi bunlar neredeler? Seni niçin böyle yalnız bıraktılar? Kefene sarıldığı zaman şöyle bir ses gelir. Haşlıksız, azıksız uzun yola çıkılır mı? Geri dönülmeyecek uzun bir yola çıktığını biliyor musun? Yılan çıyanla dolu kabir evini cennet bahçesine çevirdin mi? Kaburt içine yerleş denilince, şöyle bir ses gelir. Ey ahiret yolcusu, eğer Allah'ın rızasını kazandın da, bu yola çıktınsa müjdeler olsun sana. Yok eğer, onun öfkesini kazandın da, öyle bu yola çıktınsa, yazıklar olsun sana. Tabut, kadrin kenarına konduğunda bir ses gelir. Ey insanoğlu, dünyada iken şimdi yerleşeceğin bu kabir için ne hazırlık yaptın? Bu karanlık yer için ışık getirdin mi? Yatakları beğenmeyen sen, bu çıplak halinle buradan ısır yatacaksın. Kadre yerleştirilince, yine bir ses gelir. Ey insanoğlu, üzerinde güler eğlenirdin.
Şimdi ise karnımda ağlıyorsun. Üzerimde bülbüller gibi konuşuyordun, şimdi karnımda susuyorsun. Defin işe bitirip, halk, kabristani terk ederek ayrıldıktan sonra, yüce Allah'tan dinini idare ederim. Ey benim kulum, yalnız kaldın. Sen bu karanlık yerde, yeşil dostun tek biriktirtiler. Hazreti bunlar senin yakınların ve dostların idiler. Bu duruma gelmemen için, hiçbirisinin bir yararı olmadığın. Sen ise benim emirlerime her su geliyordu. Yapma öğütleri dinlemiyordu. Şimdi ise gerçeklerle yüz yüzesin. Seni bu karanlık yerde yalnız başına bırakmak benim allak'lık çağına yakışmaz çevrilicileri. İzzetim ve celali mani için ben de sana şefkatle rahmet ve muamelede bulunacağım. Şimdi sana bir ana babanın evladına olan şefkat ve merhametinden daha fazla şefkat ve merhamet göstereceğim.
Seni memnun kılacağım deyip kabri cennet bahçelerinden bir bahçe haline dönüştürür ve içerisini kıyamete kadar kendisine arkadaşlık girecek huriler ve nuranlarla bulur. Kıyamete kadar birlikte cennet nimetlerinden faydalandılar. Ey insanoğlu. Seni karşılıksız yoktan halk eden yüce Allah'ın büyüklüğüne şefkat ve merhametine bak. O ne büyük sultanlar sultanıdır ki böyle günahkar kullarının suçunu bağışlar ve o ne derece merhametli bir Allah'tır ki Celle Celalühü her gün binlerce defa kullarının ayıplarını görülürten kimsenin ayıbını yüzüne bulunmaz. Öyleyse o şanına yakışanı yapmaktır. Bize düşen de kula yapışan şeyleri yapmaktır. O zaman biz ne yapacağız? Nelere dikkat edeceğiz? Onun üzerinde birkaç kelam gitmek istiyorum. Bir, Haber azabına sebep olan amelleri hadisi şeriflerine görmekteyiz.