Makâlenin başlığı bize neler anlatıyor, bunları üç maddede toplayabiliriz: “Müslüman olduğunun bilincinde olmak.” “Müslüman olmanın gerektirdiği mükellefiyet ve sorumlulukları yerine getirmek.” “Din kardeşi için fedâkârlıkta bulunmak.” Her üç konu da birbiriyle içiçe, biri diğerinin lâzımı durumunda. Aslında sâdece birinci madde yeterli: “Müslüman olduğunun bilincinde olmak”. Bu bilinç kazanılırsa, diğer iki madde kendiliğinden yerine getirilecektir. Bu ifâde anlam zenginliğine sâhip çok genel bir ifâdedir. Ancak bir Müslümanın yaşama biçimini şekillendiren esasları hatırlatan, gafletten uzak, haram ve helâle dikkat etmeyi, içinde yaşadığı toplumda diğer insanlarla olan münâsebetlerini iyi kurmayı emredici bir ifâde biçimi olması açısından son derece önemlidir. İşte bu bilinç, bir “amel”i işlerken o “amel”i “ihsân” derecesinde olma niteliğine sâhip kılacak diri, canlı ve uyanık bir bilinçtir. Biz buna İslâmî şuur diyoruz. Bu şuur toplum fertlerinde ne kadar uyanık olursa, o toplum, o derece dinamik ve huzurlu bir toplum olacaktır. Bu da, Allah Teâlâ’nın: “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir..” (Âl-i İmran, 104.) âyet-i kerîmesinde tüm müslümanlara emir buyurduğu “iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun” hükmünün yerine getirilmesiyle mümkün olacaktır. Müfessirler, bu âyetin emri uyarınca müslümanlar içinde, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan bir ictimâî kontrol müessesenin bulunmasının farz-ı kifâye olduğunu belirtmişler; ancak bu görevi üstlenen kişilerde, görevin iyi ve hakkaniyete uygun olarak yerine getirilmesini mümkün kılacak bâzı şartların bulunması gerektiğine de işâret etmişlerdir. Bu cümleden olarak bu makâlemizde Din Kardeşi İçin Fedâkârlıkta Bulunmak anlamına gelen ve İslâm ahlâkının temel ilkelerinden biri olan îsar kavramı üzerinde durmak istiyoruz. Böylece bir taraftan emr-i bi’l-mâruf görevimizi yerine getirirken bir taraftan da bugün insanımızın şiddetle ihtiyaç duyduğu “paylaşma” duygusunu canlı tutmaya çalışacağız. Sözlükte "bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme" mânâsına gelen îsâr ahlâk terimi olarak "bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sâhip olduğu imkânları başkalarının ihtiyâcını karşılamak üzere kullanması, başkasının yararı için fedâkârlıkta bulunması" demektir. Cürcânî, îsârı, "kişinin başkasının fayda ve çıkarını kendi çıkarına tercih etmesi veya bir zarardan öncelikle onu koruması" şeklinde târif ederek bu anlayışın din kardeşliğinin en ileri derecesi olduğunu belirtir.1 Îsâr kelimesinin Türkçe'de karşılığı diğerkâmlık’tır. Terim anlamı îtibâriyle Kur’ân’da bir âyette geçmektedir. Âyet-i kerîme bize, lafız olarak olmasa da anlam îtibâriyle îsâr mânâsını vermektedir: “Daha önceden Medîne'yi yurt edinmiş ve gönüllerine îmânı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zarûret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saâdete erenlerdir.” (Haşr, 9.) Görüldüğü üzere âyette, bütün mal varlıklarını Mekke'de bırakarak Medîne'ye göç etmek zorunda kalan Hz. Peygamber'i (sav) ve diğer muhâcirleri şefkatle kucaklayıp mal varlıklarını onlarla paylaşmaktan çekinmeyen Medîneli müslümanlar (ensâr) övgüyle anılmakta, âyette onların şahsında müslüman toplumun bâzı temel mânevî ve ahlâkî özelliklerine temâs edilmektedir.2 Buna göre Medîneli Müslümanların yâni Ensâr’ın temel özellikleri şöyledir: Îmânı gönüllerine yerleştirmişlerdir; (Muhâcirler gibi) Zor durumda kalıp kendi beldelerine gelenleri severler; Din kardeşlerine kendilerinden daha fazla imkân sağlanmasından dolayı içlerinde kıskançlık duymazlar; İhtiyaç içinde olsalar dahi onları kendilerine tercîh eder, şahsî menfaatlerinden, zevklerinden fedâkârlıkta bulunurlar. Îsâr, cömertliğin kendi içindeki derecelendirmelerin en üst noktasıdır. Bu derecelendirmeye göre “bir kimsenin elindeki imkânların en çok yarısını başkasına ikrâm etmesine sehâ (sehâvet), çoğunu vermesine cûd; imkânlarının tamâmını başkaları için kullanmasına da îsâr denir.”3 Gazzâlî, İhyâ-i Ulûmi’d-dîn isimli eserinde îsar hakkında şöyle demektedir: Cömertliğin en yüksek derecesi olup, bu mertebe sıddîklerin mertebesidir.4 Burada “İmkânlarını başkası için sarfedip de kendisini mahrûm bırakmasının câiz olup olmadığı” şeklinde bir soru akla gelmektedir. Bu konuda farklı görüşler bulunmaktadır. Kurtûbî şu tesbitte bulunur: “Mahrûmiyet ve sıkıntıya sabredebilenler için îsâr; hâlinden şikâyet edecek veya başkalarına el açabilecek yapıda olanlar için malına sâhip olmak (imsak) daha hayırlıdır.”5 Bu konuda vârid olan diğer rivâyetler de dikkate alınarak denge korunmuş, hüküm ona göre verilmiştir. Yâni burada dikkat çekilen husus, “âile ferdlerini maddî sıkıntıyla karşı karşıya bırakacak derecede tasaddukta bulunmanın doğru olmadığı” husûsudur. Çünkü bir taraftan îsâr övülürken, diğer taraftan da îsâr derecesine ulaşacağım diye elindeki imkânların tamâmını muhtaçlara verip sonra da başkalarından yardım istemek de kınanmıştır. Bu konuda bir rivâyet şöyledir: Peygamberimiz (as), elindeki malının tamâmını tasadduk etmek üzere gelen bir adam hakkında şöyle buyurmuştur: “Biriniz, başka bir şeye sâhip olmadığı hâlde (elindeki) malına yönelip onu sadaka olarak veriyor, sonra da insanlara el açarak oturuyor. Sadaka ancak (kişinin kendisini ve bakmak zorunda olduğu kimseleri) ihtiyaçsız bir hâlde bırakacak şekilde (verilir). Sana âit olan şu şeyi al. Bizim ona ihtiyâcımız yok!” Bunun üzerine adam malını alıp gitti.6 Yine bu konuda, “bir müslümanın malının üçte birinden fazlasını vasiyet etmesini yasaklayan” hadis de zikredilebilir. Abdurrahman b. Ebî Lubâbe'den (naklen) rivâyet edilmiştir: “Ebû Lubâbe O'na haber vermiş ki; O, Rasûlullah (sav) kendisinden râzı olunca şöyle demiş: "Yâ Rasûlallah! Muhakkak ki ben tevbemin (kabûlünden) dolayı, kavmimin yurdunu terk edip seninle kalacağım ve Allah ile Rasûlü'nün (rızâları) için bir sadaka olarak (bütün) malımdan vazgeçeceğim." Bunun üzerine Rasûlullah (sav); "(Malının) üçte birini (vermen) senin için kâfîdir." buyurmuştur.7 Peygamber Efendimiz (sav) bir başka hadislerinde: “Arkanda zengin vârisler bırakman, onları insanların elindekine göz dikecek derecede yoksul bırakmandan daha iyidir. Eşinin ağzına verdiğin bir lokma dâhil olmak üzere iyilik olarak yaptığın her harcama sadakadır.”8 “Îsâr kavramı genellikle mâlî fedâkârlıklar için kullanılmakla birlikte bâzı kaynaklarda "can ile îsâr"dan, yâni kişinin sevdiği bir kimse için kendi rahatını, huzûrunu, hattâ hayâtını fedâ etmeyi göze almasından da söz edilmekte ve bunun malla îsârdan daha fazîletli olduğu belirtilmektedir. Bundan dolayı tasavvufta sevgi kısaca îsâr olarak da tanımlanır. Çünkü en yüksek derecede sevgi, seven kişinin gerektiğinde sevdiği için canını fedâ etmeyi göze almasını sağlar. Uhud Gazvesi'nde İslâm ordusunun geçici olarak bozguna uğradığı sırada bâzı mü’minlerin Hz. Peygamber'in hayâtını korumak için kendi hayatlarını ortaya koymaları da can ile îsâr için örnek gösterilir. Bu arada Ebû Talha adlı sahâbînin kendini Rasûlullâh'a siper etmesi ve onu korurken yaralanması9 özverinin en güzel örneklerinden biri olarak anılır.”10 Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuç şudur ki: Müslüman olarak diğer müslüman kardeşlerimizle ilgilenmek her müslümanın bir îman borcudur. Zîrâ müslüman, komşusu aç yatarken kendisi tok uyuyamaz. Paylaşmasını bilecek, benlik duygumuzu, egolarımızı, nefsânî telkinleri kontrol altına alacak ve “infâk etmeyi” unutmayacağız. Yapılacak infakta îsâr seviyesine ulaşmanın yolunu ararken; yukarıda ifâde edildiği gibi denge korunarak yâni “mahrûmiyet ve sıkıntıya sabredebilenler için îsâr; hâlinden şikâyet edecek veya başkalarına el açabilecek yapıda olanlar için malına sâhip olmak (imsak) daha hayırlıdır.” prensibini gözeterek infâk edilmeli. Mârufu emretme münkerden sakındırma görevinin günümüzde bütün Müslümanlar için artık farz-ı ayn mertebesinde olduğu gerçeğinin idrâki içinde hayırda yarışmak temennîsiyle. (Allâhu a’lemu bi’s-savâb) Prof. Dr. Ali Çelik Dipnotlar: [1] El-Cürcânî, K.Ta’rîfat, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, Lübnan, Birinci Baskı, 1403/1983,s.40 2 Çağırıcı, Mustafa ., DİA,XXII,490-491 “ Îsâr” mad. 3 Kuşeyrî Risâlesi (trc. Dilâver selvi), 2009,İstanbul, s.278 4 Gazzalî, İhya (Dâru’l-Ma’rife, Beyrut),II,173 5 Kurtubî, XVIII, 21 6 Dârimi, Zekât, 25, ha.1666 7 Darimi,Zekat,25,ha.1665; Ebû Dâvûd, Eymân, 31 (3/240); Muvatta', Nuzûr, 16 (2/481); Musned, 4/452-453, 502., Hadisin vürud sebebi şöyledir: Ebû Lubâbe, Akabe biatlarında bulunan nakîblerden (Medîneliler’in temsilcilerinden) biri idi. Ebû Lubâbe'nin burada söz konusu olan tevbe meselesinin sebebi hakkında iki rivâyet vardır. Bunlardan birine göre; yahûdi Kurayzaoğulları Hendek Savaşında düşmanla birleşerek ihânette bulundukları için, savaşı müteakib, mahâllelerinde kuşatıldıklarında, kendilerine uygulanacak cezânın tesbîti konusunda Sa'd b. Muâz'ın hakem tâyin edilmesi gâyesiyle O'nunla istişârede bulunmuşlar, O da, O hakem olursa sonlarının ölüm olacağını söylemiş. Yahudiler, bu şekilde hâlifleri (antlaşmalıları) olan Ebû Lubâbe ve Sa'd'dan yardım umuyorlardı. Netîcede onlar yine Sa'd'ın hakem olması şartıyla teslîm olmuşlar, Sa'd da, istekleri üzerine haklarında Tevrat hükmünü vermiş ve eli silâh tutan erkeklerin hepsi îdâm edilmişti. İşte Ebû Lubâbe, netîceyi değiştirmemiş olan bu danışmanlığını Allâh'a ve Resûl'üne bir hâinlik saymış ve kendisini, affoluncaya kadar bağlı kalmak üzere Mescid-i Nebî'nin direğine bağlamıştı. Diğer rivâyete göre Ebû Lubâbe, Tebük Gazâsından geri kaldığı için kendini mescidin direğine bağlamıştı. O, aç-susuz bir hafta kadar direğe bağlı kalmış ve nihâyet yüce Allah (cc.) O'nu affettiğini bildirmişti.( Bkz. Usdu'1-Ğâbe, 6/266 ‘den naklen Aydınlı, Abdullah., Sünen-i Darimi Tercüme Ve Şerhi, Madve Yayınları, İstanbul, 1996: 3/434 vd) 8 Buhârî, "Veşâyâ", 2; Müslim, "Vaşıyye", 5, 8 9 Müsned, İli, 265, 286; Buhârî, "Cihâd", 80, "Menâkıbü'1-en-şâr", 18 10 Çağırıcı, Mustafa., DİA,XXII,490-491 “ Îsar” mad.