Sayfa yükleniyor…
Kur'ân'la İnşâ ve İhyâ Olmak
Prof. Dr. Ali Akpınar
Kısa cevap
İNSANLIK ALLÂH’A MUHTAÇTIR! “Ey insanlar! Siz Allâh’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye ihtiyâcı olmayan ve övülmeye lâyık olandır.” (Fatır, 15.) İnsan Allâh’ın nimetlerine, O’na inanmaya, O’nu sevmeye, O’nunla iletişim kurmaya, O’nun vahyini duymaya ve on...
- Yazar
- Prof. Dr. Ali Akpınar
- Kaynak
- Yeni Dünya
- Okuma süresi
- 9 dakika
“Muhakkak ki bunda, kalbi olan yahut şâhid olarak (zihnini toplayarak dikkatle) kulak veren kimse için bir öğüt vardır.” (Kaf, 37.) Bunun için Kur’ân, kalpleriyle akledenlerden, kalpleri körleşenlerden (Hac, 46.), kalpleri katılaşanlardan (Bakara, 74.) ve kalpleriyle anlamayanlardan (Araf, 179.) bahseder ve şöyle bağlar: “Kur'ân'ın anlamını düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed, 24.) “Kim Allah ve Elçisi için göç etmek amacıyla evinden çıkar da kendisine ölüm yetişirse, onun mükâfâtı Allâh’a düşer. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Nisa, 100.) Artık Kur’ân’ın dokuyup işlediği yürekler bağırlarında hep iyi ve güzel şeyleri barındırır, hep hayırlı niyetlerle harekete geçer.
- Kur’ân, beyinlere hitâb eder, düşünceleri inşâ ve ihyâ eder. İnsanın en önemli özelliklerinden biri de onun düşünen ve akleden bir varlık olmasıdır. İşte Kur’ân âyetleri, iknâ edici üslûbu, apaçık delilleri ve etkileyici anlatım gücüyle beyinleri donatır, kuşatır ve onları harekete geçirir. Öyle doldurur ve harekete geçirir ki beyinlerden fışkıran enerji, söz ve davranışlarla dış dünyâya yansımaya başlar. Bunun için Kur’ân sürekli çalışan, hareket halinde olan ve kullanılan bir akıl ister. Sürekli insanı düşünmeye çağırır, hem de derinlemesine ve ince ince düşünmeye, tefekküre, tedebbüre, teemmüle. Kur’ân’ın bu gücünden yararlanabilmek için gönüller gibi akılların da ona açılması gerekir. Akılların önyargıların bağından kurtularak özgürce çalışması, Kur’ân’ın berrak ilkeleriyle donatılması; düşüncelerin onunla kurulması gerekir. Bunun için akılların nefis ve şeytanlara kirâya verilmemesi gerekir. Pek çok âyet derinlemesine düşünmeye dâvet eder. Kur’ân’ın, önyargısız olarak doğru düşünen akla aykırı herhangi bir emir ve ilkesi yoktur. Kur’ân’da yalın olarak akıl kelimesi geçmez. Kur’ân’da geçen akıl kökünden türemiş kelimeler hep fiil hâlindedir. Zîrâ Kur’ân durağan değil, işlevsel aklı ister. Onun hedefi akıl küpü yapmak değil aklını kullandırmaktır. “Hiç yeryüzünde gezmediler mi ki düşünecekleri kalpleri, işitecekleri kulakları olsun. Zîrâ gözler kör olmaz fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 46.) “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allâh’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler..” (Âl-i İmrân, 191.) “Kur’ân’ı derinlemesine düşünmüyorlar mı? Yoksa onların kalpleri üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24.) Bu yüzden Allah ve âhiret bilinciyle dopdolu olan Kur’ân adamı hep iyilik, güzellik ve hayır düşünür, hayırlı plan ve projeler yapar. O, günah kurgularından arınmış kimsedir. Âyetlerle coşan yürekler, onlardaki engin mânâları düşünen beyinlerle birlikte bütünleşir, sâhibini iyilik ve güzelliklere taşır.
- Kur’ân, insanın söz ve davranış dünyâlarını inşâ eder. Kur’ân’ın dâvâsı kuru bir söz ve ideoloji dâvâsı değildir. Onun gâyesi laf salatasıyla, sâdece teorik bilgiler vermek hiç değildir. Aksine Kur’ân, söz ve davranış dünyâsına yansımak ister, teorilerinin hayâta geçirilmesini arzu eder. İçerisindeki cümlelerin güzelim hareketlerle müşahhas, mücessem ve müheykel hâle dönüşmesini ister. Ruh bedenle, mânâ madde ile bütünleşirse Kur’ân asıl hedefine ulaşmış olur. Bu yüzden Kur’ân insanı hayra doyumsuzdur, iyilik ve güzelliklere açtır. O hep iyilik güzellik düşünür, hayır projeleriyle dolar, iyiliğe ve güzel işlere doğrulur. Hayâtını bu güzelliklerle inşâ eder, değişir, gelişir ve güzelleşir. Değiştirir, geliştirir ve güzelleştirir. O her coğrafya ve şartta, her zaman iyilik ve güzellik meyveleri üretir. O, bu hayırları çevresiyle de paylaşır. Kur’ân adamı hayırların adamıdır. O, hayırlı bir işte yorulur, bir başka hayırlı işte dinlenir. Kur’ân ehli olanlar, hayırda yarışanlardır.
“Onlar, sözün en güzeline uyarlar..” (Zümer, 18.) “Biz, insanlar arasında Allâh’ın gösterdiği şekilde hükmedesin/uygulayasın diye sana kitâbı hak olarak indirdik..” (Nisa, 105.) Kur’ân, gönül ve akılları kendi doğrularıyla donatıp îmâr ettikten sonra onların vicdanlarda ve beyinlerde kalmasını istemez, hayâta yansıtılmasını, söz ve davranış dünyâsında yaşanmasını özellikle ister. “Ey inananlar, hepiniz birlikte İslâm’a, barış ve esenliğe girin, şeytânın adımlarını izlemeyin, çünkü o size apaçık düşmandır.” (Bakara, 208.) “Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin. Ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allâh’a ve Resûlü’ne itaat ederse, büyük bir başarıya ermiş olur.” (Ahzab, 70-71.) Gönül ve beyinden gelen sesle, onlardan aldığı mânevî güç ve destekle söylenen sözler ve yapılan işler ayrı bir özellik ve güzellikte kendilerini gösterir; aşksız, ruhsuz ve bilinçsiz söz ve işlerden ayrılırlar.
- Kur’ân, inşâ ettiği Kur’ân erleriyle toplumu inşâ ve ihyâ eder. Evet, Kur’ân adamı bencil değildir, Kur’ân sistemi bireysel de değildir. O, kendini kurtardığı gibi çevresini de kurtarmaya çalışır. Kendisini inşâ ve ihyâ ettiği gibi çevresindekileri de inşâ ve ihyâ eder. Çünkü Kur’ân’ın ilkeleri cemaatle birlikte yaşanır. Kur’ân’ın dîni, dünyâda cemaatle yaşanır, ona göre Âhirette hesap bireyseldir. Bu yüzden Kur’ân’ın hedefi yetiştirdiği bireylerle, kurduğu âilelerle ideal İslâm toplumunu kurmaktır. Bunun için tüm insanlığa hitâben gelmiş olan Kur’ân’ın çoğu hitapları ‘Ey insanlar’, ‘ey îmân edenler’ şeklinde çoğuldur. Kur’ân insanları tek tek ele alır, işler ve donatır. Ne var ki İslâm, toplumsal bir yapıda yaşanması gereken bir cemaat dînidir. Kur’ân’ın hedeflediği toplum madde ve mânâyı, dünyâ ve âhireti birlikte düşünen, her iki alan ve dünyâyı da cennete dönüştürmeyi gâye edinen hayırlı toplumdur. “Allâh’ın ipine/Kur’ân’a toptan sımsıkı sarılın..” (Âl-i İmrân, 103.) “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 104.) “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız ve Allâh’a inanırsınız. Eğer Kitap ehli inanmış olsaydı elbette kendileri için iyi olurdu. Onlardan inananlar da var, ama çokları yoldan çıkmışlardır.” (Âl-i İmrân, 101.) “Allah da onlara hem dünyâ karşılığını, hem âhiret karşılığının en güzelini verdi. Çünkü Allah, güzel davrananları sever.” (Âl-i İmrân, 148.) “Ona dünyâda iyilik vermiştik. O, âhirette de iyilerdendir.” (Nahl 122., Ankebut 27.) “Biz dünyâ hayâtında da, âhirette de sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği herşey var. Orada size istediğiniz her şey var.” (Fussilet, 31.)
KUR’ÂN, ONLARA YETMİYOR MU? Kur’ân, indiği dönemin mesajına kayıtsız kalan insanlarına seslendiği gibi; apaçık mesajlarına duyarsız kalan, onun çağrılarına kulak tıkayan ve ona ardını dönen günümüz insanlarına da seslenmeye ve sitemleriyle onları uyarmaya devâm ediyor: Kur’ân âyetlerinden haberdâr olan kimse hangi çağda yaşarsa yaşasın, hangi konumda bulunursa bulunsun Kur’ân’ın apaçık belgeleriyle kendine gelmesi, şirk ve küfürden sıyrılıp aslına/fıtrata/tevhide dönmesi gerekir. Böyle bir kimsenin ne bekleyecek bir zamânı vardır ne de Kur’ân’dan başka başvuracağı bir kaynağı. Kur’ân âyetleri cihânı aydınlatırken, insanların gönül ve davranış dünyâlarını ihyâ ve inşâ ederken Mekke müşrikleri, Kur’ân’dan başka âyet/mûcize istiyorlardı. Bâzı Müslümanlar, görüşüp konuştukları Yahudilerden duydukları bâzı şeyleri yazıp Peygamberimize getirmişlerdi. İşte böyle düşünenleri Kur’ân şöyle uyarıyordu: “Kendilerine okunmakta olan Kitâbı sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Elbette inanan bir toplum için onda rahmet ve ibret vardır.” (Ankebut, 51.) “Îmân edenlerin Allâh’ı anma ve O’ndan inen Kur’ân ile kalplerinin ürpereceği zaman gelmedi mi? (Hadid, 16.) Unutmayalım ki son peygamber gelmiş ve insanları irşâd ederek görevini tamamlamıştır. Artık yeni bir peygamber gelmeyecektir. Son Kitap da inmiştir, artık yeni bir kitap da inmeyecektir. Ama Kur’ân, indiği gün gibi ter ü tâzelikle insanlığı aydınlatma görevini sürdürüyor. Son Peygamber de Kitâb ve Sünnet emâneti ile insanlığı irşâd etmeye devâm ediyor. O, hâlâ kırk yaşında Hira mağarasında ilk vahye muhatab olduğu ân gibi insanlığa Kur’ân mesajını sunmaya devâm ediyor. Gönül, beyin alıcılarını Ona çevirenlere ne mutlu! Unutmayalım ki gönül ve beyin alıcılarını Kitâb ve Sünnet vericisine çevirmeyenlerin söylem ve eylem ekranları Kur’ân ve Sünnet yayınlamayacaktır! Vesselâm! Prof. Dr. Ali Akpınar

