Sayfa yükleniyor…
Sayfa metni
zıddı vardır. O’nun şeref ve fazilette bir dengi yoktur. Bir kimse, Allah’tan varlığı zuhûra gelen veya varlığı Allah’ta tamâm olmuş olan ya da Allah ile birlikte gerçek bir varlığa sâhip bulunan bir şeyin olduğunu iddiâ ederse, her ne kadar bu şey rubûbiyyette Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olsa da, bu kimse, o şeyi kadîm olması bakımından -nitekim filozoflara göre âlem kadîmdir- Allah’a şirk koş muş olur. Aynı şekilde bir kimse, Cenâb-ı Allah ile birlikte olarak, ister kendi kendisine isterse Allah ile var olabilen bir şeyin varlığına ya da onun fenâsına veya fenâsının fenâsına ihtimal veriyorsa, o kimse akıldan mahrûmdur. Dolayısıyla o, nefsine ârif ol manın (mârifet-i nefs) kokusunu bile alamaz. Çünkü bir kimse -isterse varlık bulması (kıyam) Allah ile olsun- mâsivânın (Hakk’ın dışındaki var lıkların) ezelî olarak varlığını kabul ederse, onda fânî olacak daha sonra fenâ içre fenâda fânî olacak ve böylece peş peşe kesintisiz bir şekilde (teselsül) fenâ içre fenâ hâli sürüp gidecek. Bu durum, bir varlığın aynı anda hem varlığını sürdürmesini (kâim) hem de varlığından geçmesini (fânî) gerek tirir. Bu ise varlık (vücûd) ve yokluğun (adem) bir arada olması gibi imkânsız bir şeyi doğurur. Böyle düşünen bir kimse akıldan ve nefsine ârif olmaktan mahrûm bir müşriktir; o, ne Allah ne de nefsi hak kında bir mârifete sâhiptir. 42

