Sayfa metni
Tevekkül / 171 hepsini bir lahzada Cenâb-ı Hak mahveder. Şu halde tevekkül demek; insanın nazarının bütün bunların mu hafazasına ve esbabının zuhurunu bizzat yaratan Ce- nâb-ı Hakk’a müteveccih olması demektir ki, kazanma sını, mâlûmâtını, kifâyetini de kudret-i İlâhîye izafetle görür. Nitekim emirnâmelerin altına nişânını yazan bir hükümdarın elindeki kaleme bakınca, insan yainız kale mi görmez, hükümdarın kalbi de ne gibi his ile müte hassis, hangi tarafa mütemayil neye hükmediyor oldu ğunu da düşünür. Tevekkül eden adam, çoğunu infâk için yahut muh taç olanlara vermek maksadıyla kazanıyorsa bedeniyle dünyâya bağlı, kalbi ile de ebediyete bağlıdır. Bu ada mın hali evinde tenbelcesine oturandan elbette şerefli- dirJ74 İslâm’da mütevekkilin alâmeti şudur: Malı çalınır, yahut ticareti hasara uğrarsa, yahut işi bozulursa halinden râzı olur, inanışı zâil olmaz, yüreği çarpıp durmaz. Bilakis evvelki haliyle sonraki hali aynı sekînetini muhâfaza eder. Çünkü bir şeye bağlanma yan kimse onun ziyanıyla endişeye düşmez. Bir şeyin ziyânıyla muzdarib olan evvelce ona bağlanmış de mektir. Tasavvuf indinde mütevekkil; “Redd ile kabul mü- sâvî olacaktır.” 174. ihyâu Ulûmi’d-Dîn, Cüz 4

