Sayfa metni
146 / Musahabe 2 Evet Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve seilem- ile ashâb-ı kirâmın hulefâsının, sonra hicret as rı nihâyetine kadar gelen bütün müslümanların kanâat- tan murâd ettikleri mânâ hiç bir suretle ne halkın çalış masına manî idi ne de malın tezeyyüd ve bereketlen mesine muârızdı. Kanâat pek memdûh idi. Çünkü doy mak bilmeyen harîs ruhların bir nevî riyâzâtı idi. Fesat ile çarpan yüreklere sükût veriyordu. Kanâat rağbette idi. Zîra isteniyordu ki hayat sırf maddiyât uğrunda uğ raşmalarla, didinmelerle bitmesin, yahut hırsın, tama hın ifratı gibi servet sâhipleri hakkında kin beslemek, el- lerindekine göz dikmek gibi kötü huylar onlara karşı bir fenalık ettirmesin. Çünkü bu halin, huzuru ve ictimâî nizâmı alt üst edeceğinden başka, cinâyet ve cürümlerden bir çoğunu meydana getirdiği biliniyordu. Ve bugün de bencil, dîn- siz zümrelerin teşekküllerin, fertleri milletleri kana bula yan hırsları kanâatsizlik yüzündendir. İslâm dîninde kanâatten maksat ancak şudur: İnsan, çalışacak ve bulduğu hâle râzı olacak. Ve el de edemediğinden müstağnî bulunacak. Helâl tarîkle kazandığını kâfî görerek eğri yollardan kazanmayı iste meyecek. İslâm’ın örfüne göre kanâat, halkın elindeki nîmet ve mala tamâhın (hased) zıddıdır. Şu halde kanâat, maîşeti dar kimseler için nefislerini başkalarının malına göz dikmeyecek surette terbiyeden başka bir şey değil; tâ ki günün birinde onlara karşı fenâlık etmesin yahut gayz ve kin besleyip de kalb istirahatından mahrûm kal-

